Gönderen: adalarpostasi | 21 Eylül 2017

“Büyükada’ya gidelim!”

“Büyükada’ya gidelim!”

Hayal meyal anımsamaklığım dünyaya geldiğim Narmanlı Han’dan değil, Doğan Apartmanı’nda tam karşı pencereden
o vakitler “ölümsüz” sandığım annesi Lütfiye Nine’yle birlikte yürekleriyle el sallıyorlar iki yaşındaki bu çocuğa…
İnanılmazsa da, o an gözümün önünde hâlâ…
Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun (1913-21.9.1975) hatırlı hatırasına saygı ve sevgiyle selâm ola…
)O(

Bedri Rahmi Eyuboğlu, “Adalardan Bir Yar Gelir”, kağıt üzerine guaj boya, 100x66cm.

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu (der. Mehmet Hamdi Eyüboğlu), Gece Yarısı (Yazılar 1932-1936), İstanbul (2002)92-96:

Tan, 28.5.1935
Bedri Rahmi Eyüboğlu

“Büyükada’ya Gidelim!”

İstanbul’u coğrafya tarih kitaplarında değil de “Piyerloti”nin gül rengi gözlükleri arkasından görüp seven bir Fransız arkadaşla Büyükada’ya gidiyoruz. Ona Paris’te ben adalardan uzun uzadıya bahsetmiş, adaları Acem minyatürlerinden çalınmış bahçeler, gökler ve gözleri ceylan gözlerinden hiç de aşağı kalmıyan sempatik eşeklerle süslemiştim, adaları gökten Marmara’ya damlıyan iri birkaç zümrüt damlasına benzetmiştim. Ve arkadaşım birkaç muharrir ve ressam yardımı ile bu iri zümrüt damlalarını (Engr 1)in biraz fazla şişman ve gözleri kuvvetli bir içki kadar insanı sarhoş eden kadınlarıyla iskâ etmişti. Nihayet bu rüyalar beldesine beraber gidiyorduk. Ve hatırı sayılır bir sıkıntı da cepleri kurşun dolu bir adamın sıkıntısı halinde içime asılıyordu. Bu ağırlık iki şeyden geliyordu. Evvelâ: Adaları ona lüzumundan fazla methetmiştim. Bilhassa Büyükada’yı ela gözlü eşeklerinin eğerlerine varana kadar ballandıra ballandıra anlatmıştım. Şimdi misafirine önce evini, evinin bahçesindeki ağaçları metheden bir ev sahibinin onun kendisine çok aziz olan bu şeylere lâkayt kalacağından korkacağı korku ile korkuyordum, kendi kendime adanın en basit bir plânını yapıyordum: Çamlar, beyaz evler, ceylan gözlü eşekler eşittir Ada.

Halbuki Fransız arkadaşım kendisine Piyerloti’nin vaaddettiği şeyleri İstanbul’da bulamayınca bir hayli üzülmüş ve iştahını adalara saklamıştı, içimi sıkan ikinci şey de Büyükada’ya ikide bir “Principo” demek ve işitmek mecburiyeti idi… Biz onların Pari’sinin kuyruğuna ufacık bir S takıp Paris diyorduk, onlar Büyükada’ya Principo diyorlardı. Bu istemin nereden gelip Büyükada’ya musallat olduğunu bilmiyor ve bu kelimeye fena halde sinirleniyordum… Nihayet vapur kalktı! Bereket versin günlerden İstanbul’un en güzel bir günü ve saat güzel bir sabahın yedisiydi, yani İstanbul şehri şirini uyanalı çok olmamıştı. Sarayburnu’nun üstünde rüya artıkları, ve önde renk renk, çeşit çeşit bir baca koleksiyonu vardı.

Karadeniz’den Marmara’nın cılız, renksiz damarlarına dökülen dinç bir su, vapurumuz altında olgun bir karpuz gibi kütürdeyerek yarılıyordu.

Vapur Haydarpaşa’ya uğradı, Fransız arkadaşım, bu büyük binanın ne işe yaradığını sordu:

— Ankara’ya buradan gidilir, dedim.

Ve onun bütün kuvvetiyle adaların üzerine abanan dikkatini bir başka tarafa çekmek için bu sefer ona Ankara’yı methetmeye başlamıştım.

— Tasavvur et! diyordum; yepyeni bir şehir. Yirminci asrın bütün nimetlerinden istifade eden bir mimari.

Arkadaşın dikkati bala yapışan sinek gibi adalara saplanıp kalmıştı. Bir aralık benim kendisini başka bir diyara götürmeye çalıştığımı görünce gülerek:

—Sen, dedi; saatlerce aradığı bir parçayı bulup gramofona koyduktan sonra, onu dinleyeceği yerde bir başka plâk aramıya başlıyan algın adamlara benziyorsun… Adalara gidiyoruz, ceylan gözlü dilberler görmeye gidiyoruz.

— Plâk hikâyesinde haklısın. Belki Behzad’ın bahçelerini de bulacağız. Fakat, ceylan gözlü dilberlere gelince!.. Ben sana eşeklerden bahsetmiştim… Ve onları bulacağımızı garanti ediyorum… Derken göründü Talas’ın bağları! Adalar geçit resmine başladılar. Vapur doğrudan doğruya Büyükada’ya gittiği için arkadaşım merakını onlar üzerinde tamamıyla harcıyamamış ve kulağının ucundan ayak parmaklarına kadar tecessüs kesilerek Büyükada’ya düşmüştü…

Arkadaşımın ilk inkisarı hayali iskelede oldu. İskele boyunca onun başının içinde yerleşen dilberlerin yarısı boyunda ve kaşları Jakond’un kaşları kadar yok olan ufak tefek midinet satıcı kızlar kırıtarak dolaşıyorlardı… İskeleden çıkar çıkmaz da minyatür bahçeleri yerine önüne muntazam bir asfalt yol çıkmıştı. Köşedeki gazinolarda gözleri hiç de ceylan gözüne benzemiyen dilberler vardı. İlerledik. Ve sakız kadar beyaz villaların birisi önünde arkadaşım:

— Dostum, diyordu… Biz yanlışlıkla Nis’e gelmişiz!

— Yoo!.. dedim. Nis’ten bir parça daha güzel bir yere geldik. Fakat kabahat bende. Ben sana adayı bu kadar methetmemeliydim. Ne tuhaf, insanlar ekseriye bir başkasının fazla methettiği şeyi sevemez oluyorlar. Adanın güzelliğini keşfetmek zevkini sana bırakmalıydım. Seni bir gün habersizce adaya getirsem, sen onu çok garip dekorlar ve mahlûklarla süslemeye vakit bulamayacak, olduğu gibi kabul edecektin.

Arkadaşım boynunu büktü: “İstanbul minarelerinde ezan okuyan mavi sakallı müezzinlerin” de yerinde yeller estiğini görünce, o boynunu gene böyle bükmüştü. Fakat köşe başından çılgın kahkahalar atarak, dört nala bize doğru gelen eşekli bir kafile görününce, arkadaşımın yüzü güldü ve içini çekerek:

— Neyse! dedi. İşte Nis’e benzemiyen bir köşe!..

Ufak zillerin yaygarası, eşek süvarilerinin asfalta dökecek kadar sarkan, ütüsü bozulmuş pantalonları, iriyarı bir bayanın çorabı ile fazla yukarı sıyrılan etekleri arasında kalan bir parça, ömründe hiç eşek görmediğini zannettiğim arkadaşımın müthiş hoşuna gitmişti. Biz de derhal iki eşek kiraladık. Eşeklerden bir tanesi beyazdı. Eğer takımı kırmızı. Gemi ve bütün kayışları işlemeli idi. Kara gözlerinden sonsuz bir tevekkül akan kırmızı eğerli beyaz eşeği Fransız arkadaşıma takdim ettim. Beyaz eşeği boynundan öptü. Ve yola koyulduk. Deniz, adım başı yolumuzun önüne çıkıyor ve masmavi bir Kütahya çinisi gibi çamların arasında parçalanıp dökülüyordu. Beyaz eşeğin kırmızı eteğinden ve bu kuvvetli mavi yeşil armonisinden sarhoş olan arkadaşım bir aralık çamlara ve denize bakarak:

— Şimdi Türk çinilerindeki mavi ve yeşillerin hikmetini anlıyorum. Ve karşı sırtlardan birinde kaybolan renkli bir eşek kafilesini göstererek:

— Evlerine “Mimoza” veya otellerine “İsplandit” adını takanlar ne kadar uğraşırsa adanın çamları bu kadar yeşil, denizi bu kadar mavi ve eşekleri bu kadar cana yakın oldukça o her zaman bir Acem minyatürü kadar güzel kalacak diyordu.

Eşekler, daha doğrusu eşekçiler, bizi Dil’e götürmüşlerdi. Önümüzde azgın bir ressam paleti kadar renkli bir plaj yıkanıyordu, plaja müthiş bir rağbet vardı… Plajın üstündeki kahvelerden birinde oturduk. Heybeliada karşımızda, kenarından bir parça kesilmiş bir kavun gibi yüzüyordu. Yanımızdaki masalar yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Etrafımızda hemen hemen herkesin Fransızca konuştuğunu gören arkadaşım hayretle:

— Ne tuhaf, dedi; İstanbul’da Fransızca konuşulmıyan bir yer yok mudur?..

— Olmaz olur mu, dedim… Beyoğlu’nun birçok taraflarında yalnız Rumca konuşurlar, Ortaköy’de, Hasköy’de oturanlar İspanyolca konuşurlar.

— Eee… Türkçe nerede konuşulur?..

— Şehzadebaşı, Fatih, Edirnekapı civarında…

Arkadaşım kendisini bir gün o civarlara götürmemi rica ederken iki adım ötede burnundan konuşan bir gramofon “Karyoka”yı* kıvırmaya başlamıştı. Masa komşularımız bu ilâhî musiki ile coşmuş ve bütün azalarıyla burnundan şarkı söyliyen gramofona yardıma girişiyorlardı. Komşularımızdan çoluklu çocuklu bir aile muhteşem bir sofra hazırlamaya başladılar. Ve bir parça sonra kocaman bir rakı şişesi masanın ortasında yer aldı ve rüzgârın bin bir müşkülâtla koparıp bize kadar getirdiği yemyeşil bir yosun kokusunu bu kocaman şişe sırtlayıp götürmüştü… Arkadaşım bu garip kokulu içki hakkında izahat istedi.

— Bu içki, dedim, Fransa’da şarap ne kadar içilirse, bizde o kadar harcanır. Bizim dinimiz kurulurken şarap icat edilmişti. Ve peygamberimiz şarabı menetti. Fakat rakı ondan çok sonra icat edildiği için yakayı kurtarmıştı!

— Şaraptan ne farkı vardır?

— Şarap içen adam güzel konuşur. Rakı içen adam da evvelâ güzel konuşur. Fakat ikinci kadehte şarkı söylemeye başlar ve üçüncü kadehte üstünü başını kirletir.

İzahatım arkadaşımı tatmin etmemişti. Ufak bir şişe rakı ısmarladık… Arkadaşım rakıyı evvelâ bir parça kuvvetli, sonra harikulâde buldu, o birkaç kadeh rakıdan sonra çamları daha yeşil, denizi daha mavi ve “Karyoka”yı* daha kıvrak bulmaya başlarken kahveden çıktık.

Süt kadar beyaz bir akşam adayı, çirkin isimli villalarını bir kat daha güzelleştirirken adadan ayrıldık. Arkadaşım bir parça sarhoş olmuştu. Berrak, durgun bir akşam onun sarhoşluğuna birkaç kadeh daha ilave ediyor ve arkadaşım bana Beaudelaire’dan yüksek sesle mısralar söylüyordu. Bir aralık vapurun ön taraflarından ikimizin çok sevdiğimiz bir melodi yükseldi, “Macar Rapsodisi”ni çalıyorlardı. Gramofonunu cıgara tabakası gibi yanında taşıyan bir meraklı bu güzel parça ile akşamı bütün vapur yolcularına daha lezzetle tattırıyordu…

Vapur bütün adalara uğradı. Ve hepsinden, günlerini son damlasına kadar kana kana içip tüketen ve gözlerinden tatmin edilmiş insanların yorgun saadeti taşan insan kümeleri aldı.

Fransız arkadaşım çoktan pembe gözlüklerini takmış, ortalığı gül, gülistan görüyordu. Bir aralık gözleri vapurun bacasından büyük bir iştah ile buram buram çıkan ve akşamın beyazlığını açmadan bulandıran dumanlara takıldı ve bir müddet dalgın, dumanlara bakakaldı. Ona ne düşündüğünü sordum:

— Senin bana anlattığın ve benim de ilavelerle süslediğim adalara herhalde bacasından bu kadar bol ve küstah bir duman salıveren vapurlarla gidilmediğini düşünüyorum… Suya daha çok değen, suyu daha çok tadan, bir balık kadar rahat yüzen sandallar düşünüyorum.

Ben ona su kokan sandalları ve muhayyilesinin alamıyacağı daha birçok güzellikleri görebilmesi için İstanbul’a biraz geç geldiğini söylüyor ve ona “Lale devri”ni anlatıyordum…

 

_________________*
Neşeli bir Brezilya müziği ve dansı. —y.n.


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: