Gönderen: adalarpostasi | 30 Ocak 2012

ADALAR POSTASI-2649: prens adaları’nın derinliklerinde…


Büyükada ‘da…



* * *


ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

20 Eylül 1911 Çarşamba günlü, Merkezi Dersaadet’te olarak Birinci Osmanlı Numune-i Terakki Ziraat Anonim Şirketi ünvanı altında bir şirket teşkili için Büyükada’da mukim Ardovidof ve rüfekasına ruhsat itasına dair…

* * *
ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada’da, 2011.

* * *


ADALAR’da HAVA DURUMU:

30 Ocak 2012 Pazartesi
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Hafif kar yağışlı
1/2ºC
%55-70 nem
Poyraz, KD 32km/sa
Gündoğuşu 07:18… Günbatışı 17:15…


* * *
Cicely Mary Barker, The Gorse Fairies.
__________________________________________



1- Ömer Faruk Berksan: “Bundan böyle benimle birlikte hizmet yarışına çıkanlarla koşuya devam edeceğim. Bu ülkeye, bu Adalar’a hizmet etmeye gayret edenlerin, partisine, mesleğine, görevine, inancına, düşüncesine bakmadan yanlarında olacağım, gücüm nispetinde destekleyeceğim. Başkaca bir amacım yok…”


2- Pek yakında Kartal(A)dalar Belediyesi hizmetinizde!…

3- Erhan Öztürk: “Kadın memur Aynur Alyanak’a mobbing uyguladığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılmasına izin verilen Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu yeni bir rekorla daha gündeme geldi…”

4- Adalar Belediyesi: “Son zamanlarda ulusal ve yerel basında “Başkan’a mobbing suçlaması” başlıklı, gerçeği yansıtmayan haberler yayımlanmaktadır. Bu sebeple aşağıdaki açıklamaların yapılması zorunluluğu hasıl olmuştur…”

5- Gökhan Günaydın, CHP Genel Merkezi’nde “İzmir, Eskişehir ve Adalar Belediyeleri dahil olmak üzere, CHP’li belediyelere yönelik baskın ve operasyonlara,” ilişkin basın toplantısı yaptı…

6- Şükrü Abanoz: “Burgazada ve Heybeliada CHP delege seçim sonuçlarına göre kazananlar şöyle…”

7- Bülent Şanlıkan: “Feryal Salehi, fotoğrafta solda duran küçük kız. Sadece kendi fotoğrafını bulmakla kalmadı aynı zamanda yolları Şahinyan’la Büyükada’da kesişen annesi ile dedesinin de fotoğraflarını buldu…”

8- Abdullah Onay: “Sokak köpekleri hakkında Arif Çağlar’ın yazısına not…”

9- Selçuk Aral: “Kar[lar altın]da Kınalıada [kaçak iskelesi]…”

10- Selah Özakın: “Ankara’nın karına bak! Çankaya’nın karınâ bak!…”

11- Ahmet Tolgay: “Film bir başka adada, Marmara’nın ortasındaki Büyükada’da çekilir…”

12- Hasan Cevad Özdil: “Etkinlik iptali duyurusu…”

13- Canan Alioğlu: “Haydarpaşa’da…”

14- Kent Hareketleri adıyla biraraya gelen birçok mahalle derneği ve sivil toplum örgütü, Taksim’deki kürsüden “Kent bizim, yaşam alanlarımıza dokunmayın,” dedi…

15- Hakan Kabasakal: “Adalar Denizi- Farklı Dünyalar 1-5…”

)O(


_____________________________________________

From: ÖMER FARUK BERKSAN 
Subject: Değerli Adalılar 
Date: January 29, 2012 2:06:18 PM GMT+02:00 
Değerli Adalılar, 
ADALAR POSTASI’nda [ADALAR POSTASI, aslında hiç kimse… aynı zamanda sizherkeshepimiz! Gerçekte 1 Nisan 2005’ten beri sanal âlemde bir haberleşme ağı sadece…] kısa süreyle arka arkaya [Yüksel Özcan’ın, “Kızılay Genel Başkanı Adakuleyi ziyaret etti” başlıklı haberinin ADALAR POSTASI-2309/6 (11.9.2009)‘nda da yayımlanmasından neden sonra Deniz Toprak’ın, ADALAR POSTASI-2639/10 (17.1.2012)‘ndaki yazısında bu haber ve ekindeki yorumları referans gösterip alıntılamak suretiyle yinelediği, bir kez daha sunulur bilgilerinize. )O( ADALAR POSTASI]+[Deniz Toprak’ın, ADALAR POSTASI-2639/10 (17.1.2012)‘da yayımlanan yazısındaismimizin ve resmimizin çıkması nedeniyle açıklama yapma gafletinde bulundum. Doğrusu inceleme yapmadan, hiçbir açıklama istemeden yapılan haksız yayına, şahsımın ve temsil ettiğim kurumlar üzerinden Adalılar’ın yanlış bilgilendirilmesi nedeniyle çok üzülmüştüm. 

[Deniz Toprak’tan] Aldığım “SANA NE” cevabı ile uyum gösteremeyeceğim seviye nedeniyle, bu polemikte yerim olmadığına karar verdim. İki taraflı çapraz ateş [ADALAR POSTASI-2648/2/3(28.1.2012)] bu olsa gerek. Doğrusu Yüksel Özcan’a şimdi daha fazla hak verdim. 
Cevap verme bahanesiyle beni itham eden veya beni hak etmediğim bir zan altında bırakan, konumuzla uzaktan, yakından alâkası olmayan yazılar [ADALAR POSTASI-2648/2/3(28.1.2012)‘nda yayımlanan Deniz Toprak’ın yazısı ekinde yer alan 
http://kuslarvadisi.blogcu.com/rodeocu-murat/794465 kaynaklı yazılardan alıntılar] gönderildi. ADALAR POSTASI-2648/2/3(28.1.2012)‘nı okuyan Adalılara karşı kendimi kısa açıklamalar yapmaya mecbur hissettim. 
Kısaca değineyim: 
* Merak etmişler, Sayın Yüksel Özcan’la iş, özel ve sair hiçbir ilişkim yok. Adamızda resmi veya sosyal görev yapan her kişinin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Bir hatası olduğuna inananlar ise resmen ilgili kurumlara şikâyet ederek, soruşturma yaptırmalı ve netice almalılar. Böylece sonucunu da hepimiz öğrenebiliriz. Ancak soru sorar gibi yapılan ithamlarla, bu kişilerin itibarlarıyla oynanmasını doğru bulmuyorum. 
* Her iki yazıda da bana sorulan ‘Kutsal Vazife’ suali de içi boş bir karalama gayretinden başka bir şey değil. Bana göre bütün görevler kutsaldır. Devlet adına yapılan görevler ise daha kutsaldır. Asırlara mal olmuş Kızılay adına yapılan gönüllü görev ise kutsal değil de nedir? Tabii bunu herkes anlayamayabilir. 
* Kızılay Yönetimi olarak Adalar’da yaşanabilecek yangın ve sair felaketlerin nasıl haber alınacağı, nasıl yönetileceği gibi konular Kızılay’ın aslî görevidir. Bundan doğal ne olabilir ki? Biz kuleye piknik yapmak, manzara seyretmek, guruba bakmak için çıkmadık. Bir afet anında ilk temas kuracağımız yerlerden biri olduğunu gördük. 
İnternet üzerinden zaten herkesin okuduğu, bildiği, bir çoğu aslı astarı olmayan yazılar için de bana açıklama şansı verilmiş oldu. Buna da teşekkür ederim. 

* Ben zamanında Ülker’in ortaklarındandım. 1987 yılında ayrıldım. Yani tam 25 yıl oldu. Çeyrek asır önce noktayı koyduğum ve bugün hiçbir alâkam olmayan bu kuruluşla ilişkilendirilmeye çalışılmakla ne amaç güdüldüğünü anlayamıyorum. Kaldı ki bir ilişkim olsa bile, doğrudan 30 bin, dolaylı olarak 100 bin ailenin ekmek yediği bu kurumdan utanç duymaz, ancak iftihar ederdim. 

* 16-17 yıl kadar önce bankalar ve çeşitli finans kurumlarıyla problemlerim oldu. İş ve aile düzenim alt üst oldu. Çok şükürler olsun ki birkaç yıl içinde tek bir kuruş kalmamacasına, bütün borcumu ödeyerek, aklandım ve toparlandım. Şimdi en yüksek seviyelerdeki güven ve kredi imkânlarımla, eskisinden daha itibarlı bir seviyeye ulaştım. İş hayatı risklerle doludur. Sadece bu riskleri üstlenen kişilerin muvaffak olma şansları vardır. Ancak, risk üstlenen kaybedebilir de. Bu kişileri kötü niyetli olanlardan ayırmak gerekir. Bugün benim bir alacağım kaldı diyen tek bir kişi ve kurum yok iken, kredi kurumlarına karşı önlem alma, mal kaçırma gibi kafa karıştıracak haberler yaymak, kimseye yakışmaz. 16 yıl önce yapılan ve haksız olduğu hemen anlaşılan o kara propagandayı hatırlatmak, beni üzmekten başka kime ne sağlayacak ki? Yarın kimin başına ne gelir, bilinmez. Düşmanımın bile o günleri yaşamasını istemem. O sıkıntıyı çekmeyenlerin, fütursuzca bunlardan bahsetmesi ne kadar üzüntü verici. 

* Türk ırkı Tavas savaşına kadar Müslüman olmadığına göre, hepimizin geçmişi bir gayrimüslime dayanacaktır. Elbette benim geçmişim de öyledir. Bunda utanacak, gocunacak bir şey olamaz. Kaldı ki bu ülkede gayrımüslimler de şerefleriyle yaşama hakkına sahiptirler. Yazıda bahsi geçen ve gizli bir Musevi olduğu ima edilen Dedem İslam Efendi ise eşi Şakire Hanım’la birlikte, sonradan yanlarına bir de torunlarını alarak 60 yıldır Kozlu’daki Müslüman mezarlığında yatmaktadır. Halbuki yaşamlarında dinlerini gizleyenler, mezarlarını gizlemez, gerçek inançlarına uygun yerde yatarlar. Rahmetli Dedem Fatih Medresesi’nden ve Dar’ül Muallimi’nden mezundur. Yani hem cami hocası, hem öğretmendir. Yıllarca Köprülü Kütüphanesi’nde görev yapmıştır. Tahsildeyken Kırım’dan gelip hacca giden babası, dönüşünde memleketine varamadan hastalanarak İstanbul’da vefat etmiş ve Edirnekapı’da defnolunmuştur. Dedemin dedesinden öncesini ise gerçekten bilemiyorum. Annemle babam ise Edirnekapı Şehitliği’ndeki, aile kabrimizde yatmaktadırlar. Irk ve din ayrımı yapmak Fransız parlamentosunda normal olabilir ama bizler çok ayıp karşılıyoruz. 

* Bir paragrafta Fethullah Hoca adı geçiyor. Kafa karıştırmaktan ileri bir tarafı yok. Kaldı ki ilişkim olsa bile, kime zararım olacak ki? Yazılardaki tutarsızlıklar da buradan anlaşılmıyor mu? Bir karar versinler, gizli bir Musevi miyim, yoksa gizli bir Hoca sempatizanı mı? Yoksa her ikisini aynı anda idare eden inanılmaz bir yetenek mi? 

* İki dönem Motosiklet Federasyonu’nda bulundum. İlk dönemimde, Spor Toto Teşkilat şimdiki başkanı Bekir Yunus Uçar Federasyon başkanı idi. Dünya Motosiklet Şampiyonası’nın Hezarfen’de yapılmasını bizzat kendisi teklif etti. Bununla ilgili karar zaptı, Yönetim Kurulu Karar Defteri’nde mevcuttur. Sonradan sırf seçimde arkadaşı Bekir Yunus Uçar’a avantaj sağlaması için GSGM Genel Müdürü Yunus Akgül beni suçladı. Soruşturma açıldı ve bugüne kadar bir şey çıkmadı. Kaldı ki bu paranın yarısı da zaten ödenmedi. 

* Kapadokya Meslek Yüksek Okulu’nu kuran İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı’nın başkanıyım. Kâr amacı olmayan böyle bir eğitim kurumunun başında bulunmaktan büyük bir onur duyuyorum. Pek çok hayırlı amacının yanında, bölgenin kaybolmaya yüz tutmuş sanatlarını canlandırmayı da düşünmüştük. Bunlardan biri de bölgenin gerileyen bağcılığı idi. Mütevelli Heyeti’ndeki 3-5 arkadaşın dışında kimseden söz edildiği gibi para dilenmedik. Şarapçılık bölümü için yine iddia edildiği gibi ne Müslümanları, ne bir başkasını kullandık. Tek amacımız bölgenin kalkınması için eleman yetiştirmekti. 

Bunlar, hep planlı, programlı olarak bu ülkede tuğla üstüne tuğla koyma gayretinden başka amacı olmayan bizleri karalamaya yönelik, kafa karıştıran ifadeler. Aslını her zaman bana sorabilirdiniz. Ancak, bu bahaneyle çok şükür ki ben de kendimi ifade etme imkânı buldum. 

Ben ringde yapılan ve birinin diğerini dövmeye, devirmeye dayalı sporlar yerine, hizmette öne geçmeye çalışan kulvarlı yarış sporlarını tercih ediyorum. Koşu, yüzme, binicilik gibi. Amacım bu iki arkadaşla ring usulü kim devirirse kabilinden dalaşmak değil, sadece sizleri aydınlatmak. 

Bu nedenle ben hizmet kulvarımı artık diğerlerinden ayırıyorum. Bundan böyle benimle birlikte hizmet yarışına çıkanlarla koşuya devam edeceğim. Bu ülkeye, bu Adalar’a hizmet etmeye gayret edenlerin, partisine, mesleğine, görevine, inancına, düşüncesine bakmadan yanlarında olacağım, gücüm nispetinde destekleyeceğim. Başkaca bir amacım yok. 

Bir de artık böylesine polemiklerin peşinden gitmeyeceğim. Demek ki tecrübe kazanmanın da yaşı yokmuş.

_____________________________________________

pek yakında
kartal(a)dalar belediyesi 
hizmetinizde!…

dol
dur
MA!…
Fotoğraflar: Ugo Antonio Corintio, Büyükada sahilleri, 28.1.2012.

şu karşıda kartal
bu yanda da
ha babam durmadan
doldurulmada sevahil-i adalar
az kaldı varmaya karşı yakaya
“durmak yok, yola devam”la…
kardeş chp’li belediyeler 
kartal ile adalar ittifakıyla
bir olup karşı duracaklarmış 
durma bir 
chp’li belediyeleri basan 
akp iktidarına
velhasılı pek yakında 
huzurlarınızda 
daire-i kartal(a)dalar!
***
“şu karşıda bir kuru dal,
dala konmuş kırk kartal.
kartal kalkar, dal sarkar.
dal sarkar, kartal kalkar.”
)O(
kardeş CHP’li belediyeler,
bir örnek beraber!…
Takkeli
Adalar Belediye başkanı Mustafa Farsakoğlu

Takkeli
Kartal Belediye başkanı Altınok Öz

Kartal’a nazır
Adalar Belediye başkanı Mustafa Farsakoğlu
Adalar’a nazır
Kartal Belediye başkanı Altınok Öz



_____________________________________________

Sabah, 28.1.2012
Erhan Öztürk 
34 ayda 13 müdür değişti Adalar Belediyesi basıldı 
Kadın memur Aynur Alyanak’a mobbing uyguladığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılmasına izin verilen Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu yeni bir rekorla daha gündeme geldi. Farsakoğlu’nun, belediyenin en önemli müdürlüğü olan Fen İşleri’nde, 34 ayda 13 müdür değiştirdiği saptandı. Meral Ak, Şerafettin Sönmez, Sevgi Ünsal, Tarık Recep Konal, Naciye Kaya, Selim Türkmen (iki kez ataması yapıldı), Resül Can, Hamit Yıldırım, Sumru Süslü, Recep Çalı, Doğan Uluç ve ismini tespit edemediğimiz bir müdür, daha sonra ya eski görev yerlerine döndü ya da belediyede farklı bölümlere kaydırıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ, Dünya Bankası ve Kartal Belediyesi’nin de aralarında bulunduğu kamu kuruluşlarından geçici görevlendirme veya tayin yöntemiyle gelen müdürlerin büyük bölümü şimdi imzaladıkları ihale dosyaları nedeniyle yargılanıyor. Hakkında dosya bulunmayan tek isim, son müdür Doğan Uluç. 
İHBAR MEKTUBU 
Farsakoğlu’nun atadığı müdürlerin bazıları bir hafta, bazıları bir ay koltuğunda oturabildi. Örneğin, Naciye Kaya 11 gün, Sumru Süslü 5 gün, Selim Türkmen ise 19 gün müdürlük yaptı. Müdürlerin önemli ihalelerden sonra görevlerinden alınmaları müfettişlerin de mercek altına aldığı konulardan birisi. Önceki gün polise gelen isimsiz bir ihbar sonucu harekete geçen Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Adalar Belediyesi’ne baskın yaparak çok sayıda belge ve evraka el koydu. Fen İşleri Müdürlüğü’ndeki “yol bakım onarım çalışmaları, personele yemek hizmeti, katı atıkların toplanma gibi çok sayıda ihalede usulsüzlük yapıldığı ileri sürülüyor.

_____________________________________________

Adalar Belediyesi, 26.1.2012
BASINA VE KAMUOYUNA DUYURULUR!…
Son zamanlarda ulusal ve yerel basında “BAŞKANA MOBBİNG SUÇLAMASI” başlıklı, gerçeği yansıtmayan haberler yayımlanmaktadır. Bu sebeple aşağıdaki açıklamaların yapılması zorunluluğu hasıl olmuştur. Öncelikle haberlerde bahsi geçen karar Adalar Belediyesi’ne tebliğ edilmediği için içeriği ve dayandığı gerekçeler bakımından açıklama yapmak bu aşamada mümkün görülmemektedir.

1– Adalar Belediye Başkanı toplumda ve çevresinde saygınlığı olan, Emekli bir Mülkî İdare Âmiri olup aynı zamanda hem bir bilim adamı hem de Adalar Belediyesi Belediye Başkanı olma sıfatıyla siyasi bir kimliğe sahip, kamunun güvenine mazhar olmuş üst düzey bir yöneticidir. Tüm yaşantısı, ülkemizin her köşesinde halka hizmetle, başarı ve onurla geçmiş, halen de öyle geçmektedir. 27 yıl 10 ay Mülki İdare Amirliği yaptıktan sonra, çeşitli üniversitelerde öğretim elemanı olarak çalışmış, 1996-2001 yılları arasında Adalar Kaymakamlığı görevini yerine getirmiş ve 29 Mart 2009’da yapılan yerel seçimlerde Adalar Belediye Başkanlığı görevine Adalılar’ca seçilmiştir.

2– Hakkında şikâyette bulunan görevli daha önceden Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu tarafından tanınmamaktadır. Şikayetçi Aynur ALYANAK hakkında yapılan soruşturma dosyaları incelendiğinde, 1990’lı yıllardan bugüne kadar; sözkonusu kişi hakkında eski Belediye Başkanları’ndan Recep Koç döneminde 1 kez, Av. Can Esen döneminde 14 kez, Çoşkun Özden döneminde ise 3 kez, mesaiye riayet etmediği, Belediye Başkanı, Başkan Yardımcısı ve çalışma arkadaşlarına sözlü olarak saygısızlık ettiği, Kurum’un huzur, sükûn ve çalışma düzenini sürekli olarak bozduğu gerekçeleriyle 18 KEZ soruşturma açıldığı; bu soruşturmaların sonucunda uyarma ve kınama cezası aldığı, alışkanlık haline gelen davranışları yüzünden çeşitli disiplin cezaları almadığı hallerde dahi iddiaların aksine müsamaha gösterilerek sözlü veya yazılı olarak uyarıldığı görülmüştür.

2009 yılı Nisan ayı sonrasında ise ilgili kişi hakkında; mesaiye riayet etmediği, kurumun huzur, sükûn ve çalışma düzenini sürekli olarak bozduğu gerekçeleriyle 3 kez soruşturma açılmıştır. Aldığı uyarma ve kınama cezalarına itiraz eden Aynur ALYANAK idari yargıya başvurmuştur. Mahkemece, “isnad edilen fiilin sübuta erdiği açık olup, kusurlu fiilin karşılığı olarak tesis edilen UYARMA ve KINAMA cezalarında hukuka ve mevzuata aykırılık görülmediği ve davanın reddedildiği, işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı, yapılan işlemlerin yasal olduğu,” belirtilerek Aynur ALYANAK aleyhine karar vermiştir. Söz konusu kişi ilgili birim âmirlerince defalarca sözlü ve yazılı olarak uyarılmasına rağmen ısrarla ve kararlı bir şekilde 657 sayılı Kanu’nun 99. ve 100’üncü maddeleri gereğince belirlenmiş olan çalışma saatlerine riayet etmemiştir. Ayrıca, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 8’inci maddesi’nde yer alan “Devlet memurları, resmi sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene lâyık olduklarını hizmet içindeki ve dışındaki davranışlarıyla göstermek zorundadırlar. Devlet memurlarının işbirliği içinde çalışmaları esastır,” ilkelerinin aksine Aynur ALYANAK kurum içinde ve dışarıda defalarca mesai arkadaşlarına sözlü olarak sataşmıştır. Bu hüküm gereği, memurun güven ve itibarını sarsacak nitelikteki davranışlarından dolayı yazı yla birim âmiri tarafından uyarılmıştır.

Bunun yanı sıra sözkonusu kişi tarafından sürgün yeri olarak nitelendirilen Kınalıada Zabıta Hizmet Birimi de tüm diğer Adalar’da olduğu gibi Belediyemizin yerinden yönetim ilkesine uygun olarak halkımıza doğrudan ulaşmak amacıyla hizmet verilen ve şikâyetçi dışındaki personelimizin de görev yaptığı bir birimdir. Çalışma düzeni konusundaki profili yukarıdaki bilgilerden de anlaşılan bir personelin, bu birimde çalışmaya başlamasını birçok kişinin şahitliğinde baklava dağıtmak suretiyle kutlama konusu yapması iddialarının samimiyeti hususunda önemli bir göstergedir. Yukarıdaki açıklamalardan da açıkça anlaşılacağı gibi, Aynur Alyanak’ın Adalar Belediye Başkanı’na yönelttiği suçlamaların gerçekleri yansıtmadığı görülmektedir.

3– Haberde bahsi geçen Meral AK isimli personel ise, hakkında yapılan şikâyetler sonrası sürdürülen incelemede, ihaleye fesat karıştırmak, görevi kötüye kullanmak v.b. fiilleri işlediği gerekçesiyle görev başında kalması kamu hizmetlerinin gerekleri açısından sakıncalı olması nedeniyle ilgili yasa çerçevesinde görevden uzaklaştırılmıştır. Bu kapsamda Adalar Kaymakamlığı tarafından 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun gereğince 2009 yılında SORUŞTURMA İZNİ VERİLMESİNE karar verilmiştir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenleme uyarınca hakkında ciddi iddialar bulunan bir memurun yapılan veya yapılacak olan soruşturmanın selâmeti açısından görevinden uzaklaştırılabileceği açıktır.

Başbakanlık Etik Kurulu tarafından gönderilen savunma talepli yazıyı aldıktan sonra bu işlem hakkında 10. İdare Mahkemesi’nce 13.11.2009 tarihinde iptal kararı verildiği belirlenmiş olup, sözkonusu mahkemenin iptal kararını ilk kez 20/05/2010 tarihinde Hukuk İşleri Birimi’ndeki dosya incelendiğinde öğrenilmiştir. Bunun üzerine aynı gün Meral Ak görevine iade edilmiştir. İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nin iptal kararının gerekçesi ile iptal kararına bu denli geç vâkıf olmamızın gerekçesi ise aynıdır. Aynı konuda Mülkiye Başmüfettişi tarafından da, 26.01.2011 günlü İçişleri Bakanlığı onayıyla, 04.02.2011-18.02.2011 tarihleri arasında ön inceleme yapılmıştır. Meral AK’ın mahkeme kararının yerine getirilmediği iddiasına ilişkin şikâyeti üzerine, 23.02.2011 tarihli ve 4/5 sayılı ön inceleme raporu ve eklerinin incelenmesi sonucunda SORUŞTURMA İZNİ VERİLMEMESİNE karar verilmiştir. Karar metninde aynen şöyle denilmektedir; “….. müştekinin görevinden uzaklaştırılmasına ilişkin işlemin iptali yönündeki idari yargı kararının, Belediye Avukatı D… U….’a tebliğ edildiği, ancak bu tebligatın, adı geçen avukatın birimiyle ilgili işleri savsaklaması nedeniyle öğrenilemediği….” Bu doğrultuda Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu kararına karşı temyiz yoluna gidilmiş olup bahsi geçen karar henüz kesinleşmemiştir.

4Ayşegül TUNCA ise 1995 yılından beri Belediyemizin daimi işçi kadrosunda çalışan bir personeldir. Önemle belirtmek gerekir ki; Adalar Belediyesi bünyesinde “Özel Kalem Müdürlüğü” diye bir birim bulunmamaktadır, bulunması da kanunen mümkün değildir. Özel Kalem Müdürlükleri, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 59’uncu maddesinde sayılan istisnai memurluklardan olup, Belediye ve Bağlı Kuruluşları İle Mahalli İdare Birlikleri Norm Kadro İlke ve Standartlarına Dair Yönetmelik hükümlerine göre, büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu 150.000’in üzerinde sayılan belediyelerde özel kalem müdürü istihdam edilebilmektedir ki 14.000 nüfusa sahip bir ilçede Özel Kalem Müdürlüğü kurulamayacağı yasadan da anlaşılacağı üzere mümkün değildir. Haberlerde geçen “göreve başladığı 3 yıldan bu yana 5 Özel Kalem Müdürü değiştirdi” şeklindeki açıklamanın da ne kadar tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine “13 Fen İşleri Müdürü, 8 Başkan Yardımcısı değişikliği” gerçekleri yansıtmayan bir iddia olup, yapılmış olan değişiklikler de her kurumda rastlanabilecek gerekçelere dayanmaktadır. 

5 “Bir çok çalışanıyla da mahkemelik oldu,” şeklindeki iddia da iyi niyetten uzak, art niyetli bir iddiadır. Her ne kadar hayatın ve hukuk devletinin olağan akışına uygun olsa da, bugüne dek hiçbir çalışanıyla şahsi olarak mahkemelik olmadığı gibi İdare tarafından yapılan iş ve işlemlere karşı İdari Yargı’da dava açan personel sayısı 11 kişidir. 

Hangi gerekçeyle ve hangi bilgiler doğrultusunda sözkonusu kararın çıktığı anlaşıldığında kamuoyuna daha sağlıklı bilgi verme imkânı doğacaktır.

Adalar Belediyesi

_____________________________________________
Milliyet, 29.1.2012


“CHP’li belediyeysen her an tutuklanabilirsin”

CHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın, AKP iktidarının CHP’li belediyelere yönelik münferit değil, sistemli olarak “baskı, yıldırma, gözdağı verme ve çalıştırmama politikasını” sürdüğünü ifade ederek, “CHP’li Belediye’ysen her an tutuklanabilirsin, hakkında 400 yıl ceza isteyebilirler, hakkında 500 sayfalık iddianameler düzenleyebilirler, bütün çalışmalarını engelleyebilirler. Çünkü bunların takvimi 2014’e ayarlı,” dedi.

Günaydın, CHP Genel Merkezi’nde “İzmir, Eskişehir ve Adalar Belediyeleri dahil olmak üzere, CHP’li belediyelere yönelik baskın ve operasyonlara,” ilişkin basın toplantısı yaptı.
Anayasa’nın 127. maddesine göre, merkezi iradeye, yerel yönetimler üzerinde bir idari vesayet yetkisi verildiğini, ancak bu yetkinin amacının mahalli hizmetlerin iradenin bütünlüğü ilkesine uygun bir şeklide yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması olduğunu belirtti. İçişleri Bakanlığı’nın da mahalli idareler üzerinde soruşturma yetkisi olduğunu belirten Günaydın, “Acaba bugüne kadar kaç belediyeye soruşturma izni verilmiştir,” diye sordu.
Türkiye’deki toplam 2 bin 947 belediyenin bulunduğunu, bunun bin 628’i AKP’li, 534’ü CHP’li olduğunu söyleyen Günaydın, bin 628 AKP’li belediyenin 436’sı hakkında, 534 CHP’li Belediye’nin ise 271’i hakkında soruşturma izni verildiğini kaydetti. Buna göre, AKP’li belediyeler için verilen soruşturma izni sayısının belediye sayısına oranı yüzde 25 iken, aynı oran CHP’li belediyelerde yüzde 51’e çıktığını ifade eden Günaydın, ancak, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in bu tabloya rağmen, “Soruşturulan belediyelerin oran olarak birbirlerinden farkı olmadığını,” söylediğini ifade etti. Günaydın, Ergin’i “matematik bilimine saygılı olmaya” davet etti.
 -“ANFA’YA YÖNELİK İDDİALARA NEDEN SESSİZ KALIYORLAR?”-

Meselenin yalnızca soruşturma izni olmadığını, bu yetkinin kullanım biçiminin de önemli olduğunu vurgulayan Günaydın, “CHP’li belediyelere yönelik sabaha karşı ve yandaş medya eşliğinde yapılan baskınlar, bir itibarsızlaştırma operasyonu şeklinde sürdürülmektedir. AKP, reality showları aratmayan senaryolarla 2014 yılının siyasi zeminini değiştirmeye çalışmaktadır,” dedi. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve İstanbul Adalar Belediyesi‘nde yapılan ihbarlar sonucunda, belediyelerden bilgi ya da belge istenmeksizin baskınlar yapıldığını belirten Günaydın, “Acaba Ankara Büyük Şehir Belediyesi’nin ANFA şirketinde çalışan binlerce güvenlik elemanının hizmet alımı ihalesinden çalışma koşullarına yönelik ortaya konulan iddialara neden sessiz kalmaktadırlar,” diye sordu.
 -“TÜRKİYE’DE ADAM VURMANIN CEZASI 15 YIL AMA CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANI OLMANIN CEZASI 400 YIL MIDIR?”-

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde de Sayıştay denetmeni, mülkiye müfettişi, vergi denetmeni ve özel yetkili savcıların görevlendirdiği bilirkişilerden oluşan ordunun hazırladığı raporlar sonrasında, 483 sayfalık bir iddianame hazırlandığını ve bu iddianamede, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Aziz Kocaoğlu hakkında toplam 397 yıl hapis cezası istendiğini söyledi. Günaydın, “Ben şunu soruyorum; İzmir için 483 sayfa iddianame hazırlayanlar acaba güpegündüz, sokak ortasında cinayet işleyenlere böyle tuğla gibi iddianameler hazırlamaktadırlar mı, 400 seneye varan hapis cezası istemektedirler mi? Yoksa Türkiye’de adam vurmanın cezası 15 yıl ama CHP’li Belediye Başkanı olmanın cezası 400 yıl mıdır,” diye sordu.
 -“AKP’Lİ BELEDİYEYSE BİR HAFTADA, CHP’Lİ BELEDİYEYSEN BİR YILDA”-

Günaydın, sorunun yalnızca baskı ve yıldırma politikası olmadığını, CHP’li belediyelere yönelik bir çalıştırmama politikasının da sürdürüldüğünü ifade etti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 8 bölgede hazırladığı kentsel dönüşüm projelerini 13 Ekim 2010’da Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geçirdiğini, ardından Valilik’ten de geçerek İçişleri Bakanlığı’na tam bir yıl sonra 11 Şubat 2011 tarihinde bu projelerin girdiğini belirten Günaydın, İçişleri Bakanlığı’nın hâlâ bu projeleri Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu’na göndermediğini söyledi. İçişleri Bakanlığı’nın, yazdıkları yazı sonucu ise kendilerine “projelerin incelenmesine devam edildiği” yönünde cevap verdiğini söyleyen Günaydın şunları dedi: “Sayın Şahin, (İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin) Türkiye’yi dolaşıp garip espriler yapmak yerine, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şu projelerini bir an evvel inceleyip Başbakanlığa ve Bakanlar Kurulu’na gönderseniz ve orada kentsel dönüşüm çalışmaları sürse on binlerce yurttaşımız uygun olmayan konutlardan kurtulsa daha iyi olmaz mı? İzmir için bir yıldır sürdürdüğünüz bu çalışmaları Ankara Büyükşehir Belediyesi için nasıl yapıyorsunuz, ben size tarif edeyim, 6 Temmuz’da bu projeler Bakanlar Kurulu’na gidiyor ve ertesi gün Resmi Gazete’de ilan edilerek yayımlanıyor. Yani, AKP’li Belediye’yse bir günde, bir hafta süren süreç, eğer CHP’li Belediye’ysen bir yılda ‘incelemeler devam etmektedir,’ diye size yanıtla geri dönülüyor.” Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nde de benzer süreçlerin yaşandığını ifade eden Günaydın, “Bumerangı atıyorsunuz Bakanlar Kurulu onayından dönüp gelmesini bekliyorsunuz, ama önce Valilik döndürüyor, sonra İçişleri Bakanlığı döndürüyor ve bu dosyalar size aylarca sonra geri geliyor ve bugün Eskişehir AKP bürokrasisi içinde boğulduğu için kentsel dönüşüm uygulaması yapamıyor,” dedi.

-“BUNLARIN TAKVİMİ 2014’E AYARLI”-

Tüm bunların CHP’li Belediyelere karşı, AKP iktidarı tarafından, münferit değil sistemli baskı, yıldırma, gözdağı verme ve çalıştırmama politikalarının sürdüğünü gösterdiğini belirten Günaydın, “CHP’li Belediye’ysen her an tutuklanabilirsin, hakkında 400 yıl ceza isteyebilirler, hakkında 500 sayfalık iddianameler düzenleyebilirler, bütün çalışmalarını engelleyebilirler. Çünkü bunların takvimi 2014’e ayarlı, ‘CHP’li Belediyeler çalışmasın, biz bunu kullanalım’” dedi. Kamuoyuna bu sistemi deşifre ettiklerini söyleyen Günaydın, “Halkın iradesinin oyunu alarak belediye başkanı seçilmiş CHP’li arkadaşlarımız, halkın iradesinin tecelli etmesi için tüm baskı ve yıldırmalara karşın çalışmalarını, yükselen bir azim ve kararlılıkla sürdüreceklerdir” dedi.
 -“BAŞBAKAN TERÖRE DİKKAT ÇEKMEK İÇİN CHP’Lİ BELEDİYELER İFTİRA ETMEKTEN BAŞKA BİR YOL BİLMİYOR MU?”-
Basın mensuplarının sorularını da yanıtlayan Günaydın, CHP’li belediyelerin Alman Vakıfları aracılığıyla PKK’ya para aktardığı iddialarına ilişkin, yeni bir gelişme olup olmadığının sorulması üzerine, iddiaların asılsız olduğunu yineleyerek, CHP’li belediyelerin konuyla ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a dava açtıklarını hatırlattı. Dava dilekçelerine Başbakanlık tarafından yazılan savunmalarda, ‘Biz büyük belediyeleri kastetmiştik. Dolayısıyla küçük belediyelerin açtığı davalar zaten yetki açısından gereçsiz olmalıdır. Ayrıca Başbakan, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu çok önemli bir konuya dikkat çekmek istemiştir,’ dendiğini ifade etti. Günaydın, “Başbakan teröre dikkat çekmek için CHP’li belediyeler iftira etmekten başka bir yol bilmemekte midir? Soru bu kadar açıktır ve bu süreç artık hukuk zemininde devam etmektedir” dedi. (ANKA)

_____________________________________________

AdaGazetesi, 29.1.2012
Şükrü Abanoz

http://ada-gazetesi.com/wp/?p=2821

Burgaz ve Heybeliada delegeleri belli oldu

Burgazada ve Heybeliada CHP delege seçim sonuçlarına göre kazananlar şöyle;

BURGAZADASI

Temsilci Delege
1) Hıdır Uvaçin
2) Musa Kazım Biçer
3) Hülya Göler
4) Sinan Yıldırım
5) Ali Abdan
6) Salih Reha Sayın
7) Hıdır Kaya

Önseçim Delege Listesi 
01) İsmail Fındık
02) Selman Eker
03) Ümit Altınbaş
04) Dilek Ayşen Akgül
05) Ali Yıldırım
06) Nil Biçer
07) Mustafa Pamuk
08) Yaşar Yıldırım
09) Muzaffer Ulaş
10) Mustafa Karakaş
11) Güngör Kekeç
12) Muharrem Konuk

HEYBELİADA


Temsilci Delege 
01) Deniz Emin Tüfekçi
02) Adnan Ercan
03) Hülya Dinç
04) Rıfat Öztürk
05) Efnan Akpulat
06) Haydar Işık
07) Melek Merdiyan
08) Timur Pişkin
09) Recep Yarlıgan
10) Döndü Ayvaz
11) Nevin Özgül
12) Nihat Doğan
13) Serdar Köşker

Önseçim Delege Listesi
01) Ufuk Özgül
02) Dündar Dayı
03) Kahraman Ercan
04) Gülnur Özkan
05) Yaşar Biryüz
06) Mürvet Çıdam
07) Zuhal Erel
08)Oya Ünlü
09) Koray Dinç
10) Nuray Kaya
11) Haluk Önal
12) Nurçin Özgül
13) Hüseyin Ateş
14)Tamer Çıdam
15)Yüksel Erel
16)Banu Dinç
17)Fehmi Pişkin
18)Sevgi Sarısaç
19)Aynur Kılıç
20) Salih Gürsoy Altınkaya
21) Ali Doluca
22)Asiye Aksoy
23) Özlem Avcılar    

[…]

_____________________________________________

Akşam, 28.1.2012
Bülent Şanlıkan

Ortak hafızanın fotoğraf albümü 
İstanbullu Ermeni Maryam Şahinyan’ın bir ömür çektiği fotoğraflar SALT Galata’da sergilendi. 1935-1985 yılları arasındaki dönemi kapsayan dev veri bankasında neler yok ki? Cumhuriyet’in ilk yılları, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları, 1974 Kıbrıs Savaşı, köyden kente göç gibi pek çok toplumsal olayın yanı sıra gündelik hayatın ayrıntıları da fotoğraflarda yer buluyor. 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkârını suç sayan yasa tasarısı, Fransız Senatosu’ndan 127 oyla geçerken 1 milyona yakın insanın fotoğrafını çeken Şahinyan’ın arşivi sanatçı, yazar, araştırmacı Tayfun Serttaş’ın dönüştürdüğü sergide geçmişini, yakınlarını arayan insanlarla buluştu. Tarihe not düşen 200 bin siyah beyaz fotoğrafsa, dış politik kavgalardan uzak ‘ortak hafıza’ya çağrı yaptı  
[…]
ÇOCUKLUĞUNA DÖNDÜ
Şahinyan’ın 1970’li yıllarda düğün sonrası çektiği fotoğraflardan birini ilginç kılan pozda yer alan kız çocuğunun o anın peşine düşmüş olması. 50 yaşındaki Feryal Salehi, fotoğrafta solda duran küçük kız. Sadece kendi fotoğrafını bulmakla kalmadı aynı zamanda yolları Şahinyan ile Büyükada’da kesişen annesi ile dedesinin de fotoğraflarını buldu. Salehi, Şahinyan’ın Büyükada’da oturduğu yıllarda yazlıklarında kiracı olarak bir süre yaşadığını anlatıyor. Salehi, “Çok özel bir insandı. İşini çok severdi. Profesyoneldi. Stüdyosunda bir tarihe şahitlik etti. Fotoğraflara bakarken ‘ne kadar çok değişmiş her şey’ diyorsunuz. Bu çalışma tabiki son derece detaylı ve zor. Ancak insanların bir zamanlar çekilmiş ve unutulmuş karelerinin yeniden canlandırılmış olması büyük bir tarihi değer taşıyor. Şahinyan’ın fotoğraf kareleri bizlere geçmişten geleceğe ışık tuttu,” diyor. […]

_____________________________________________

From: ABDULLAH ONAY
Subject: sokak kopekleri hakkında arif cağlarin yazisina not
Date: January 29, 2012 9:41:31 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Sokak köpekleri hakkında 
Arif Çağlar’ın yazısına not…

Arif Çağlar, ADALAR POSTASI-2648/6(28.1.2012)‘nda, “Sokak köpekleri sorunu”na değinmiş. Haklı tabii ki, hayvana uygulanan vahşet, insana uygulanan vahşetten çok ayrı değil, Arif’in de örnek verdiği örtüşmeler çok tarihte. Nitekim İttihat ve Terakki iktidarının sokak köpeklerine uyguladığı bu soykırım, sonrasında yürürlüğe koyacağı katliamların bir işareti belki de. Sokak köpeklerinin ‘sorun’ olarak görülmeye başlanmasının tarihi de İttihat ve Terakki iktidarının öncesine gider. Düşünsel temelleri de daha öncelerde oluşturulmuş. Aşağıda eklediğim daha önce yazdığım bir yazıda belirttim ben de bunları. Ama bu katliamın sorumlusu sonuçta bu kararı alan iktidar. Ayrıca bu ‘sorun’ olarak gördüğünü yok ederek sorunu çözeceğini düşünen bir zihniyetin de egemenliğini gösteriyor.

Büyükada Barınağı’nın girişi, 1.11.2011.

Yine Arif’in haklı olduğu bir başka konu da hayvanseverlerin sokak köpeklerine yoğunlaştığı, Adalar’daki diğer hayvanların sorunlarına eğilmedikleri. Doğru, ne yazık ki, bu Adalar’a özgü bir şey değil, ülke genelinde de böyle. Çünkü bu öyle bir sorun ki, yüz yıldır sürüyor ve biteceğine dair bir beklenti ve düşüncenin de oluşmadığı ortada, Ama yavaş da olsa bir değişim var; hayvan hakları savunucuları diğer hayvanların da yaşadıkları zulümlere duyarlılık geliştirmeye başladılar. Umarız bu duyarlılık burada da yayılır. Ayrıca bu yalnızca hayvanseverlerin değil Adalar’da yaşayan hepimizin sorunu olur.

* * *

Abdullah Onay, “Koreliler Gelsinler Köpekleri Yesinler”, Memlekent 5 (Nisan-Haziran 2010).

“Koreliler Gelsinler Köpekleri Yesinler” 

İstanbul’un Sokak Köpekleri için Karanlık Bir Yüzyıl

İstanbul’un sokak köpeklerinin başlarına gelen felaketlerin bu ülkenin modernleşme tarihiyle bir paralelliği vardır. Modernleşmenin getirdiği zihniyet değişimiyle birlikte sokaklarda serbetçe yaşayan köpekler göze batmaya başladı. Modernleşmeyi savunan Osmanlı aydınları, yöneticiler, İstanbul’da yaşayan Batılılar, sokakların köpeklerden temizlenmesi gerektiğini dile getirir oldular. Örneğin, dönemin aydınlarından Şinasi bu konuda yazılar yazdı, Abdullah Cevdet işi köpeklerden şikâyet eden bir risale yayımlamaya kadar götürdü.

Modernleşme çabaları içinde İstanbul artık değişmektedir, bu değişimler İstanbul sokaklarını köpekler için gitgide yaşanmaz/zor yaşanır yerler haline getirdi. 1871’de işletilmeye başlanan ilk tramvay, sokaklarda özgürce yatmaya alışmış köpekler için kâbus oldu, tramvayın altında kalmaya başladılar. Bunun üzerine tramvay hattındakileri toplayıp Anadolu yakasına attılar.

Peki bunun öncesinde, geleneksel Osmanlı toplumunda durum nasıldı? Batılı seyyahların ilk dikkatini çeken şeylerden biridir o dönemin insan-hayvan ilişkisi:

Türkler arasında işkembe, ciğer ve et parçalarını kaynatarak bunları gerdeller içinde kenti dolaşarak, “kedi köpek mancası” diye bağıra bağıra satmak âdettir. Bu gibi satıcıların arkasından daima elli altmış hatta daha fazla köpeğin koşuştukları ve kendilerine yiyecek verilmesi için satıcıların yüzlerine baktıkları görülür. Türkler bu ayak satıcılarından aldıkları çeşitli yiyecekleri köpekler arasında elden geldiğince eşitlikle dağıtırlar […] böyle yapmakla yani kedi, köpek, balık, kuş ve Tanrı’nın başka konuşamayan canlılarına yiyecek sadakası vermekle yüce Tanrı’nın gözüne gireceklerine inanırlar. 
Baron W. Wratislaw (çev. M. Süreyya Dilmen), Anılar, Karacan Yay., (1981)66-70.

Geleneksel toplum zihniyetine dair bir gözlem daha:

Isınmak için gelip odun toplamak akıllarından bile geçmiyor. Ağaçlar yaşlılıktan dökülüyor. Gövdeleri çürüyor, ölü dalları toprağa yayılıyor ama kimse dönüp bakmıyor, bir yarar sağlamayı düşünmüyor. Kaderci inanç her şeyin olduğu yerde olduğu gibi kalmasını istiyor. […] Şark’ta hamallardan başka kimsenin acelesi yok gibi.

La Baronne Durand de Fontmagne (çev. Gülçiçek Soytürk), Kırım Harbi Sonrasında İstanbul, Tercüman Yay., 1977.



Elbette ki böyle bir toplumda sokakta yaşayan kediler, köpekler, kuşlar kendilerine bir hayat alanı bulabiliyordu.

Meselenin halline dair ilk girişim ise Modernleşmeci Padişah II. Mahmud dönemine (1808-1839) denk düşer. 1828’de köpekler teknelere doldurulup Hayırsızada’ya gönderilir, ama çıkan tepkiler üzerine geri getirilir. Sultan II. Mahmud’un yerine geçen Sultan Abdülaziz de adaya sürgün işini denemeye kalkar, ama İstanbul’da çıkan büyük bir yangın, bu sürgünle bağlantılandırılınca, tepkileri yatıştırmak için köpekler yine geri getirilir.

Bütün bu tehlikeleri atlatan İstanbul köpeklerinin, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesiyle talihleri bu kadar yaver gitmez. Modernleşme, ilerleme fikrinin savunucusu bu parti için sokak köpekleri sorunu kökten halledilmelidir. 1910 yılı korkunç bir katliam ile tarihe geçer, İstanbul sokak köpekleri büyük bir soykırıma maruz kalırlar. Önce sur dibinde hendeklere doldurulan binlerce köpek, teknelere doldurularak günlerce Hayırsızada’ya taşındı.

12 Temmuz 1910’da tekne ile adaya giden Fransız karikatürist Sem, gördüklerini şöyle anlatır:

Çoğu kumsalda itişiyor, birbirini sıkıştırıyordu; birbirlerinin üstüne çıkarak suya ulaşmaya çalışıyor, güneşten pişmiş, ateşten kavrulmuş bacaklarını serinletmeye uğraşıyorlardı. Pek çoğu yüzüyor, bir yandan da denizde kavga ediyor, dört bir yanda yüzen leşler için kapışıyordu. Susuzluktan yarı ölü durumdaki birkaçı tuzlu suyu içmeye gayret ediyordu. Karada ise cesetleri kapışan bir köpek güruhundan başka bir şey yoktu. Güneşten kaçan öbekler gölgelere yığılmış en ufak çıkıntılardan bile yararlanmaya çalışıyordu. Kalanlar ise bir tür çılgınlığa kapılmış, cin çarpmış gibi koşuyor, yerinde duramıyordu.


Umutsuzca bize doğru yüzen sürüler vardı. Kısa süre sonra teknenin etrafı sarıldı. Bize değecek kadar yakınımıza gelmiş, teknenin kaygan kenarlarına tutunmaya çalışıyorlardı. Çoğunun kulakları yarı yarıya yenmiş, üzerleri tuzdan iyice azmış, duru suda kan izleri bırakan iğrenç yaralarla dolmuştu.


Bu manzaraya dayanacak hali kalmayan bir İngiliz hanım, denizcilere köpekleri öldürsünler diye yalvarıyordu.


Adanın bir kilometre açığında insanın tüylerini ürperten bu sakar yüzücülerden oluşan başka başıboş sürülere rastladık. Bacaklarını kol gibi sallayarak, can çekişir gibi çırpınarak inatla peşimizden geliyor, sonunda uskurun çalkantısında boğulup gidiyorlardı.


Uzaktan kafes yüklü iki mavnayı adaya doğru çeken küçük bir vapur gördük. Aç köpeklere İstanbul’dan ‘taze köpek’ getiriyorlardı.

Catherine Pinguet, İstanbul’un Köpekleri, YKY Yayınları.

O sürgünle 80 bin köpeğin katledildiği tahmin ediliyor. Fakat katliamdan kurtulanlar olmuş ki, onları da ‘temizleme’ işi 1912’de İstanbul Belediye Reisliği’ne atanan Cemil Topuzlu’ya kalmış. Topuzlu anılarında sokaklardaki 30 bin köpeği “yavaş yavaş imha” ettirdiğini yazar.

Rejm değişir cumhuriyet ilân olunur ama köpek katliamlarının sonu gelmez, başladığı gibi devam eder… Bu tarihsel süreç içerisindeki önemli kesitler, sokak köpekleri için de geçerlidir. Örneğin 12 Eylül dönemini özellikle hatırlamak gerekir. İnsanlar için büyük acılara yol açmış bu dönem, sokak köpekleri için de farklı olmaz. Belediye Başkanlığı’na tayin olunan Abdullah Tırtıl ve sonraki diğer paşalar döneminde katliama hız verilir. Kaydı da tutulur tabii ki. “İstanbul Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü’nün 1984 yılı kayıtlarına göre üç yıl içinde 88.153 köpek ve 3089 kedi öldürülmüş”tür. (Ümit Sinan Topçuoğlu, İstanbul Sokak Köpeklerinin Makus Talihi.)

Bu tarihsel özette Bedrettin Dalan’a da bir başlık açmak gerekir. 12 Eylül sonrasının seçimle gelen ilk belediye başkanı, sokak köpeklerinin kökünü kazımaya cengaverce girişir. Çöplerin toplanmasıyla ilgili çıkarılan bir kararda şunlar yazar:

“Sokağın kirlenmesinde büyük etkisi olan çöp karıştırıcı insanlara mâni olunacak. Kedi, köpek ve diğer muzır hayvanlar kesinlikle itlaf edilecek.” Teknolojiyi de kullanmaya kalkar. Köpek itlaf makinaları ‘ihaleleri’ açar. Dönemin ruhuna da uygun olarak bir fırsat imkânıdır bu iş. Fakat yaptığı bütün itlaflara rağmen çaresiz kalır: “Kore’den insanlar getirmeyi düşünüyorum, bu sokaktaki köpekleri toplasınlar yesinler,” diyerek pes eder.

Hayvan Hakları Yasası’nın çıkmasından sonra artık böyle aleni katliamlar yapılamaz. Ya gizli gizli zehirlemeler gerçekleştirilir ya da barınak adı verilen toplama kamplarında yavaş yavaş ortadan kaldırılır sokak köpekleri.

Evet arabaşlıklarla da olsa, İstanbul sokak köpeklerinin katliam tarihinin ‘en uzun yüzyılı’ böyle.

Türkiye toplumu nasıl hâlâ modernleşme sürecinin sancılarını çekiyorsa, benzer şekilde İstanbul’un sokak köpekleri de bu sürecin mağdurları olarak, yüzyıldır yaşadıkları zulmün sona ermesini bekliyorlar. Çünkü artık İstanbul onlar için atalarının özgürce yaşadıkları gibi bir şehir olmayacak. İnsanlar için bile zor yaşanır bir hale gelmiş, otomobillerin egemenliğine girmiş, yapılaşmış İstanbul sokaklarında ne yazık ki onlara yer yok.

Elçilikte görev yapan bir Batılı, “Türkiye’de köpekler eve sokulmaz ama millet bunları da beslemeye ve alıştıkları mahallelerinde muhafazaya dikkat eder. Birçok vatandaş, Allah’ın günü onlara yiyecek götürür” diye yazar. (D’Ohsson, 18. Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Adetler, çev. Zerhan Yüksel, Tercüman Yay., s. 188). Bunca değişime, gelişen pet kültürüne rağmen, “Şark cephesinde yeni bir şey yok”, Türkler hâlâ köpekleri evlerinde beslemeye alışamadılar çünkü satın alınan köpeklerin büyük bir kısmı, kısa süre içinde kendini ya sokakta ya da barınakta buluyor.

Büyükada, 9.1.2005.

Peki ama niye sormuyoruz ki, bunca katliama rağmen bu sorun çözülemiyor. Çünkü hiçbir medeni ülkede olmayacak başıbozukluk burada var. İsteyen istediği kadar köpek alabilir ve sokağa atabilir. Ayrıca bizim sorun çözememe, çözmeye çalışırken, rant yaratıp bunu bir sektöre dönüştürebilme gibi muazzam bir yeteneğimiz var.

Tek dileğimiz belki bu yüzyılda köpeklerin makus talihi değişir ve huzura kavuşurlar.

_____________________________________________

Kınalıada, 28.1.2012 
Selçuk Aral 
Kar[lar altın]da Kınalıada [kaçak iskelesi]…

_______________________________

From: SELAH ÖZAKIN
Subject: yazı
Date: January 29, 2012 6:38:32 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
Ankara’nın karına bak! 
Coğrafyamızda kara kış, yaşam koşulları zaten zor olanların canına okuyor. 
Doğu ve Güneydoğu’da yüzlerce köy yolu kapalı. 
Van’dan, gün geçmiyor ki bir çadır yangını haberi gelmesin! 
İstanbul ve diğer büyük şehirlerin varoşlarında, sobayla ısınmak zorunda kalanların karbon monoksit gazından zehirlenme haberleri de sıradanlaşıyor giderek. 
Moraliniz mi bozuldu? 
Öyleysize kışla ilgili iyi haberler verelim biraz.
Çankaya’nın Gül’ü, köşkün bahçesinden kar manzaraları ve kartopu oynama fotoğrafları ve cuma namazına giderken çektirdiği hatıra fotoflarını koymuş FACEBOOK’taki sayfasına.
Binlerce beğeni belirten yorum gelmiş hemen ardından.
Kimlerden mi?
Van’daki çadırlardan, yolları kardan kaplı köylerden, gecekondulardan, yıllardır sürmekte olan siyasi davalardan ötürü tutukluluk hallerinin devamına karar verilen gazetecelilerden, yazarlardan, aydınlardan, ataması bir türlü yapılmayan öğretmen adaylarından, aylığına %2.5 zam yapılan emeklilerden, parasız eğitim isterken, Cumhurbaşkanı’nını protesto etmek için yanında getirdiği dört adet yasadışı yumurtayla yakalndığı için 11 hapsi istenen öğrenciden, Deniz Feneri davasını soruştururken haklarında on bir hapis cezası istemiyle dava açılan savcılardan…
 Beğeni belirtenler saymakla bitmez sizin anlayacağınız. Hani Ruhi Su’nun bir türküsü vardı: “Ankara’nın taşına bak!
Gözlerimin yaşına bak!…”
Artık bu türküyü çağdaşlaştırmak gerek bence.
ANKARA’NIN KARINA BAK!
ÇANKAYA’NIN KÂRINA BAK!
Yaaaa! Gördünüz mü? Herşey o kadar da kötü değilmiş de mi?
_______________________________

Kıbrıs Gazetesi, 29.1.2012

Ahmet Tolgay
Filmlerle kurulan barış köprüsü…
[…] Günşiray’ın o günlerde Aliki Vuyuklaki ile Sıralardaki Heyecan filmini çevirmesi gündemdedir. Günşiray “filmin bu güzel adada çekilmesi ve böylece barışa katkıda bulunması için ağırlığımı koyacağım,” der. Ne ki, bu tasarısını eyleme koymayı başaramaz. Film bir başka adada, Marmara’nın ortasındaki Büyükada’da çekilir. 
Artık Aliki yok!.. O efsanevi Türk yıldızları da yok. Vuyuklaki ile birlikte aşk filmi çeviren 1929 doğumlu Orhan Günşiray, Aliki’den 12 yıl sonra, 29 Ağustos 2008’de yaşama veda etti.

* * *

_______________________________
From: HASAN CEVAD ÖZDİL
Subject: Etkinlik İptali Duyurusu…
İlt: ETKİNLİK İPTAL DUYURUSU
Date: January 28, 2012 10:23:19 PM GMT+02:00
To: vapurlarımızı vermiyoruz
İPTALİ DUYURUSU!…

—– İletilen Mesaj —–
Kimden: TMMOB MİMARLAR ODASI ANADOLU 1. BKBT (KADIKÖY)
Kime: Hasan Cevad Özdil
Gönderildiği Tarih: 27 Ocak 2012 19:30 Cuma
Konu: ETKİNLİK İPTAL DUYURUSU
11188 HASAN CEVAT ÖZDİL
Değerli Meslektaşımız,
30 Ocak 2012 tarihinde Haydarpaşa Garı’nda, 17:00-23:00 saatleri arasında gerçekleştireceğimizi duyurduğumuz etkinlik, TCDD Genel Müdürlüğü tarafından gerekçesi anlaşılamaz şekilde engellenmiş ve iptal edilmiştir. Bu konuyla ilgili yapacağımız etkinlikler daha sonra ayrıca duyurulacaktır. Bilgilerinize sunarız.
MİMARLAR ODASI İSTANBUL BÜYÜKKENT ŞUBESİ
ANADOLU 1. BÜYÜKKENT BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ ANADOLU 2. BÜYÜKKENT BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ
Milliyet,
Bülent Şanlıkan
_______________________________
From: CANAN ALİOĞLU 
Subject: Haydarpaşa’da…
Date: January 29, 2012 8:10:27 PM GMT+02:00 
To: emine.cigdem.tugay@gmail.com
Haydarpaşa’da
bekleme salonunda 
nafile yere
eylemi beklemede
pek 
mahzun bir kedi!
)O(
Fotoğraflar: Canan Alioğlu, Haydarpaşa’da, 29.1.2012.
_______________________________


BiaNet, 29.1.2012
Nilay Vardar 


İstanbullular Taksim Kürsüsü’nde
Kent Hareketleri adıyla biraraya gelen birçok mahalle derneği ve sivil toplum örgütü, Taksim’deki kürsüden “Kent bizim, yaşam alanlarımıza dokunmayın” dedi.

  

* Fotoğraf Galerisi için tıklayınız.
Kent Hareketleri öncülüğünde biraraya gelen mahalle dernekleri ve sivil toplum örgütleri Taksim Gezi Parkı’nda kurdukları açık kürsüde “demokratik bir kent yönetimi” istedi. 
Soğuk havaya rağmen, İstanbul’un Fener- Balat, Sarıyer, Tozkoparan, Ayazma gibi kentsel dönüşümün yapıldığı ve yapılmak istendiği mahallelerden gelenler “mahallelerimiz yıkılarak yaşam alanlarımız yok ediliyor, kentin kapıları alt gelir gruplarına kapanmak isteniyor” dedi. 
Altında yaşadıkları çatıyı temsil eden şeffaf beyaz şemsiyelere mahallelerinin isimlerini yazan istanbullular, “50 yıllık mahallemizi bırakmayız“, “Evime, kentime yaşam alanıma dokunma” pankartı taşıdı. 
Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların kırmızı çarpılarla işaretlendiğine* dikkat çeken İstanbullular “Bu ağaçları Topçu Kışlası için kesmek istiyorlar” dedi. 
Eyleme Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri Gürsel TekinMelda Onur ve University College of London şehir planlamacısı Prof. Dr. Yves Cabannes da katıldı. 
“Barınma hakkımızla ilgilenmiyorlar” 
Kent Hareketleri adına konuşan Ömer Kiriş, kentin toplumun tüm kesimlerinin eşit şekilde gelişmesini gözeterek kullanılması gerektiğini söyledi. 
“Sağlıklı, doğal ve tarihi değerleri koruyan gelecek nesillere bırakabileceğimiz bir kent istiyoruz. Zorla tahliyelere karşı hukuki güvence ve demokratik katılım olmazsa bu kent hepimizin değil.” 
Gülsuyu, Gülensu Mahallesi‘nden Erdoğan Yıldız, 50 yıllık evlerinin yıkılıp, bankalara uzun vadeli borçlara mahkum edilerek TOKİ dairelerini almaya zorladıklarını belirtti. 
“Dertleri gerçekten bizim sağlıklı evlerde oturarak barınma hakkımızı sağlamak olsaydı, mahallelerimizi imara açar, tapularımızı dağıtırlardı.” 
“Her iki kişiden birinin evi yıkılacak” 
Fener Balat Derneği‘nden Çiğdem Şahin, Van depreminin bahane edilerek kentsel dönüşüme meşruiyet kazanmak istediklerini ve İstanbul’un yüzde 50’si yani, her iki kişiden birinin evinin yıkılmak istendiğini belirtti. 
Sulukule ve Tarlabaşı’dan sonra kentsel dönüşüm adı altında otel ve turizm merkezi yapmak için şimdi gözlerini Fener Balat’a çevirdiklerini söyleyen Çiğdem, Ayvansaray Tokludede mahallesini de yıkmak için fırsat beklediklerini söyledi. 
Prof. Dr. Yves Cabannes, İstanbul için düşünülen 3. Köprü ve kanal projelerine de karşı çıktıklarını belirterek uluslararası dayanışmada İstanbulluların yanında olacaklarını belirterek “Tüm zorla tahliyelere karşı 0 tahliye” demeliyiz dedi. 
Beyoğlu İçin Mücadele İnisiyatifi, Tarlabaşı’nın Beyoğlu’ndan kopartılarak devlet eliyle soylulaştırılmak istendiğini, Taksim’i yayalaştırma projesi ile ise insansızlaştırılmaya çalışıldığına dikkat çekti. 
3. Köprü Yerine Yaşam Platformu’ndan Hayati Can ise İstanbul’un köprüye değil orman, su, toplu ulaşıma ihtiyacı olduğunu belirtti. 
Kamusal Sanat Atölyesi de Yörük kültürüne ait ilkel dokuma biçimi olan “çarpana” ile iplere en sıkı düğümü atarak mücadelenin devamlılığı için destek verdi. Bandista da şarkılarıyla eylemde yer aldı. (NV)

 * Ağaçların kırmızı çarpılarla işaretlenmesiyle ilgili Radikal’in sorularını yanıtlayan İBB Park ve Bahçeler Müdürlüğü Beyoğlu Bölge Şefliği, bu olayın bilgileri dışında olduğunu söyledi. Ancak Gezi Parkı’nda ağaç kesiminin söz konusu olmadığını ekledi.
_______________________________

Sualtı Gazetesi, 4.12.2011

Hakan Kabasakal 

ADALAR DENİZİ – FARKLI DÜNYALAR-1

Adalar denizinin iki yanında iki farklı dünya var. Biri güneşle aydınlanırken, diğeri ışığı tanımayan; biri dalgalarla savrulurken, diğeri Marmara’nın ağırlığı altında ezilen iki farklı dünya… Bir deniz biyoloğu için Prens Adaları, dar alanda zengin çalışma koşulları sunan, eksiksiz bir açıkhava laboratuvarı gibidir. Karadeniz’in acısulu koşullarına uyum sağlamış olan canlıları arıyorsanız, Adalar denizinin sığlıklarında gezinmeniz yeterlidir. Yüzeyden 30 ya da 40 m derine yapılan kısa ancak zorlu bir yolculukta, Akdeniz’in duru sularıyla ıslanırsınız. Derinlik değiştikçe sular da değişir Adalar denizinde. 
Prens Adaları iki farklı dünyanın sınırını çizer. Biri sığda, diğeri derinde devam eden iki farklı yaşam arasında bazen geçit vermeyen bir engel, bazen bir köprü, bazen de kısa süreli misafirliklerin yaşandığı geçici bir konaklama ortamıdır Adalar denizi. Tıpkı insanların dünyasını bölen sınırlar gibi Adalar denizindeki sınırın kapıları da kimi sualtı yolcuları için ardına kadar açılır ve kimi yolcular bu kapıların ötesine asla geçemezler. Ancak, yolun ve yolcunun değişen isteklerine bağlı olarak, Adalar denizi zaman zaman geçiş izni verebilir. Koşulları biyolojik ve ekolojik kurallara göre belirlenen bir yolculuktur bu. 

Akdeniz’den hatta Atlas Okyanusu’ndan yola çıkan sualtı yolcularının Karadeniz’e doğru —ya da tam tersi yönde— sabırlı ilerleyişleri sırasında Adalar denizi, daha ileriye gidip gitmemeye karar vermek için duraklayan türlerle dolup taşar. İçgüdüsel olarak verilen bu karar sonucu sualtı yolcuları, bazen yola devam ederler, bazen de yolculuktan vazgeçerler. Türlerin tercihleri ne olursa olsun, Adalar denizi bitmek bilmeyen bu canlı akışından daima kazançlı çıkar. 

Haritada Marmara Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’in arasına sıkışıp kalmış önemsiz bir içdeniz gibi görünür. Ancak bu aldatıcı manzaranın aksine Marmara Denizi, biyolojik, jeolojik ve hidrolojik özelliklerinden dolayı benzersiz bir ekosistemdir. Kuzey Marmara’da, Akdeniz ve Karadeniz kökenli türlerin yerleşimine uygun olan, nispeten en el değmemiş habitatlar, İstanbul Boğazı’nın ağzında nöbet tutan Prens Adaları’nın derinliklerindedir. İstanbul kıyılarıyla karşılaştırıldığında Prens Adaları’nın sahilleri hâlâ capcanlı; burada hemen her taşın altında farklı bir yaşamla karşılaşmak mümkün. (Devamı var)

* * *

Sualtı Gazetesi, 10.12.2011

Hakan Kabasakal 


http://www.sualtigazetesi.com/?p=11374

ADALAR DENİZİ – FARKLI DÜNYALAR 2 

Adalar denizinin güneyinde dipsiz bir karanlık gibi derinlerde kaybolan Çınarcık Çukuru, Prens Adaları ekosistemini canlı tutan önemli bir yaşam kaynağıdır. Eğer Çınarcık Çukuru’nun suları boşalsaydı, başınız dönmeden dibine bakamazdınız. 1300 m’yi aşan derinliğiyle bu karanlık kuyu, güneşe yabancı yaşamların yuvasıdır. Derin karanlıktaki güvenli yuvalarından ayrılarak ara sıra Adalar denizinin sığlıklarını ziyaret eden konuklar arasında, bozcamgöz (Hexanchus griseus) ve domuz köpekbalığı (Oxynotus centrina) da var. 

İstanbul’un iki yakasını biraraya getirmek için inşa edilen tüpgeçidin molozu, inşaatın başından beri Çınarcık Çukuru’na boşaltıldı. Yıllarca kıyı dolgularıyla katlettiğimiz Adalar denizinin en derin noktası da çöplerimize hedef olmaktan kurtulamadı. Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) denizaltındaki devamı olan Çınarcık Çukuru, 17 Ağustos 1999 depremini izleyen yıllarda yürütülen bir dizi derin deniz araştırmasında tüm bilinmeyenleriyle masaya yatırıldı. KAF’ı incelemek için derin Marmara’ya dalan sualtı araçlarının çektiği görüntüler, Adalar denizinde yaşamın 1000 metreden daha derin sulara kadar yayıldığını kanıtladığında bile, Çınarcık Çukuru’na moloz boşaltmaya devam ettik. Doğa insanoğlunun çıkarları karşısında bir kere daha yenik düşmüştü. Bozcamgöz ve domuz köpekbalığının çukurun çamurla kaplı diplerinden Adalar’ın kayalık kıyılarına yaptıkları yolculuk, derin Marmara ile Adalar denizi arasında kurulmuş olan yaşam köprülerinden sadece biri. Çınarcık Çukuru’ndan ada sahillerine uzanan çamurlu yamacı yavaş yavaş tırmanan her canlı, derinden gelen yaşam akıntısının değerli bir parçası. 

Adalar denizinin sınırları iki farklı dünyayı ayırmakla kalmaz, canlıların yerleşimlerine uygun olan alanların sınırlarını da belirler. Prens Adaları kıyılarına yerleşen canlılar kaya ve çamur arasında seçim yapmak zorundadırlar. Canlıların tercihlerine ve ortam koşullarına göre şekillenen bu seçim aşaması, bazen kolayca, bazen de zar zor ilerleyen bir uyum sürecidir. Prens Adaları’nın yerlisi türlerle Adalar denizine yeni gelenler arasında yaşam alanları için verilen mücadele devam ederken, çıplak kayalar yaşamla renklenir, çölü andıran çamurda yaşamın kıpırtıları göze çarpar. Adalar denizine düşen irili ufaklı her kaya parçası, konserve kutusundan batık gemiye kadar denize yabancı her nesne, yerleşik yaşayan deniz omurgasızlarına tutunma zemini sağlar. Dalgaların altındaki dünya kendi doğallığına ait olmayan tüm görüntüleri zamanla gizler, yok eder. Yaşamın renkleri cansız yüzeyleri örterken, dipte ne zaman sona ereceği belli olmayan bir canlanma süreci yaşanır. İnsanın yıkıcı müdahaleleri olmadığı zaman bu canlanma sonsuza kadar devam edebilir. Cansız yüzeylerin üzerine yerleşen her yaşam parçası, bir sonraki canlının yerleşmesi için gereken zemini hazırlar. Bir zamanlar ölü olan taşlar, batıklar ve insanların savurup attığı, dibe oturmuş her nesne kat kat biriken yaşamlarla yavaş yavaş canlanır. (Devamı var)

* * *

Sualtı Gazetesi, 3.1.2012

Hakan Kabasakal 

ADALAR DENİZİ – FARKLI DÜNYALAR 3
Prens Adaları’nda kıyılar genellikle kayalıktır. Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’da kayalıklar kimi yerde taşlık plajlarla bölünmüş olsa da, adaların kayaç yapısı dalgaların altında da devam eder. Adaların genelinde sahil kayalarının ulaştığı ortalama derinlik 20 m civarında olmakla birlikte, Sivriada ve Balıkçı Adası’nın (Neandros) güney yamacında kayalık zemin yapısı yer yer 60 m derinde bile karşınıza çıkar. Derinliğin yanı sıra kayalıkların sualtındaki görünümü de adadan adaya değişir. Çöp İskelesi’nde (Kınalıada) zemin sıkıca kaynaşmış taşlardan oluşur. Sedefadası’nın güney kıyısındaki kaya duvarını takip ederek dibe indiğinizde, 36 m derinde düzgün kenarlı kaya blokları görürsünüz. Gorgonlarla kaplanmış olan blokların düzeni, oraya sanki bilerek yerleştirildikleri hissini uyandırır. Yassıada’nın doğu yamacında, hemen hemen 20 m derine kadar inen tek parça kaya levha, deniz tabanını kırışıksız bir örtü gibi kaplar. Bu örtü boyunca dibe doğru ilerlediğiniz zaman, kaya örtünün kenarının dipten kalkarak midyelerle kaplı taşların üzerine bir tente gibi yayıldığını görürsünüz. Çeşit çeşit süngerin yerleştiği bu tentenin altında kaya, yer yer sertliğini kaybetmiştir. Adalar denizinin üzerinde eğreti bir piramit gibi yükselen Sivriada’nın güney yamacında, Marmara’nın en güzel mercan bahçelerinden birini gezerken, fenerin ışığıyla aydınlanan kaya alev alev yanmaya başlar. Burası Sivriada’nın ünlü “67 taşı”nın başlangıcıdır. Eunicella ve Paramuricea türü gorgonların turuncu, mor ve sarı dalları, gri kayalığın soğukluğunu hayali bir ateşin alevleriyle ısıtır. Cansız duvarda Marmara’nın en sıcak, en canlı renkleri çıkar karşınıza. 

Adalar denizindeki çıplak bir kayanın üzerinde yaşam, silis evcikli planktonik deniz algleri yani diyatomelerle başlar. Sadece mikroskop altında görülebilen bu canlılar, cansız yüzeyleri hayata hazırlayan ilk tabakayı oluştururlar. Bu ön hazırlığın ardından, tüy ayaklılar –sirripedler-, tüplü deniz kurtları –poliketler-, kara midyeler ve çeşitli alg türleri, diyatomelerin hazırladığı yüzeye tutunurlar. Bu yeni yerleşimciler büyürken, onların ardından gelen mercanlar, süngerler, deniz şakayıkları, deniz tulumları gibi, yine yerleşik yaşayan daha büyük omurgasızlar kayaların üzerindeki yerlerini alırlar. Kayalığa gelen her yeni yerleşimci uygun şartları bulduğunda hızla kendi kolonisini kurmaya girişir ve kendinden sonra gelecek olanların yerleşmelerine uygun zemini hazırlar. Yaşam kimi yerde midyelerin kabukları arasına saklanır, kimi yerde gorgonların dallarına takılır. Bir şişenin içi bile yaşamla dolar denizde. Yerleşim devam ederken tüplü deniz kurtları ve kalkerli algler gibi doğal çimento görevi yapan canlılar, midye kabuğundan küçük taşlara kadar hemen her şeyi sağlam bir yaşam harcıyla birbirine bağlar. 
Deniz tabanında yerleşmeye uygun kaya yüzeyi kalmadığında, türler arasında kıyasıya bir rekabet başlar. Bu anda ölüm, bir denge unsuru olarak karşımıza çıkar. Ölüm, beraberinde yaşam getirir. Bir canlının ölümüyle açılan boşluk, bir başkası tarafından göz açıp kapayana kadar doldurulur. Ölen her canlının çürüyen bedeni, yeni bir yaşamın doğması için gereken organik maddeyi sağlar. Adalar denizi savurganlığa asla göz yummaz. Adım adım kolonileştirilen kayalık kıyılar, yengeçlerin, ahtapotların, balıkların ve diğer tüm hareketli canlıların gelmesiyle yaşayan bir görünüm kazanır. Barındırdığı her canlıyla kayalık, sanki onlarca, yüzlerce, hatta binlerce kolu olan dev bir canlıya dönüşür. Cansız kayalığın yaşayan bir bütünlüğe dönüşmesi, ölümleri doğumların izlediği sonsuz bir döngüdür. Adalar denizinin kayalık kıyıları, doğayı boyayan ressamın, yaşamın her bir parçasını nakışlarken gösterdiği özenin incelikli süsleriyle bezenmiştir. (Devamı var)

* * *
Sualtı Gazetesi, 15.1.2012

Hakan Kabasakal 
ADALAR DENİZİ – FARKLI DÜNYALAR 4 

Kayalık kıyılardaki renk cümbüşünün aksine, Adalar denizinin derinlere uzanan düzlüklerine genelde tek bir renk hakimdir. Kayalıktan gri bir çölü andıran kumluğa geçiş, kimi yerde aniden, kimi yerde kademeli olarak gerçekleşir. Adalar denizinin zümrüt yeşili sularına balıklama dalan duvarların bulunduğu Sivri’nin, Yassı’nın ve Balıkçı Adası’nın güney kıyılarında, kayalık ve kumluk arasındaki sınır kalemle çizilmiş gibi belirgindir. Sert ya da yumuşak zeminlerde yaşamaya uyum sağlamış olan türler birbirlerinin yaşam alanlarına genellikle girmediklerinden, bu bölgelerde iki farklı dünyanın canlıları arasında net bir farklılaşma görebilirsiniz. Dil balıkları, vatozlar, üzgün balıkları, kırlangıç balıkları gibi yumuşak zeminlerde yaşamaya uyum sağlamış olan balık türleri duvarın dibine kadar gelir ama daha ileriye gidemezler. 

Zeminin eğimle derinleştiği yerlerde kaya ve kum arasındaki sınır belli belirsiz bir geçiş bölgesine dönüşür, hatta tamamen silinir gider. Kayaların önce küçük kayalara, sonra daha küçük kayalara, giderek küçülen taşlara dönüştüğü, nispeten yumuşak bir eğimle derinleşen kıyılarda, kıyıyla kumun arasında iki farklı dünyadan gelen yaşamların karşılaştığı, hatta kalıcı yerleşmelere sahne olan tampon bir bölge oluşur. Prens Adaları’nın derinlerinde böyle tampon bölgeler yaygın olmakla birlikte, hiçbiri Kalpazankaya’nın görkemini sunmaz dalgıçlara. 
Burgazada’nın güneyindeki heybetli kaya parçası ve onu kuşatan daha küçük kaya parçaları küçüle küçüle irili ufaklı taşlara dönüşürken, yaklaşık 30 m derinde Kalpazankaya’nın cüssesinden eser kalmaz. Taşlar küçüldükçe araları açılır ve ortaya kumla çamurla dolmaya uygun cepler çıkar. Sığlıktaki alg örtüsü derinde de devam eder; kara midyeler bile bu seyrek taşlıkta boş buldukları yüzeylere tutunmuşlardır. Yüzeye yakın kayalardaki tutunucu canlı yerleşimleri, gelişigüzel atılmış gibi duran taşların üzerinde cılızlaşarak bile olsa devam eder. Seyrek taşlık, Kalpazankaya’nın kumluktaki ileri karakollarıdır. Kaya duvarındaki iskorpiti uzaktan seyreden dilbalığı, tampon bölgede uzak akrabasıyla gözgöze gelir. Kalpazankaya’da buluşanlar sadece iskorpit ve dilbalığı değildir. Sagartia anemonu deniz kalemi (Veretillum cynomorium) ile burada karşılaşır. Yılanyıldızlarının (Ophiuroidea) ince uzun kolları kayayla kumu, iki tarafı da kucaklayan bir sahiplenmeyle örter. Kum yatağında uyuyan vatoz balığı bile bazı geceler beslenmek için kayalığın yolunu tutar. Kumluk ıssız bir çöl olmadığını kanıtlamak ister gibi elçiler gönderir kayalığın sakinlerine. Elçilerin taşıdığı mesaj hep aynıdır: kumun altı da üstü de boş değil. (Devamı var) 

* * *

Sualtı Gazetesi, 30.1.2012

Hakan Kabasakal 

http://www.sualtigazetesi.com/?p=13486

ADALAR DENİZİ – FARKLI DÜNYALAR 5 

Kayalık yüzeyler yaşama ait tüm birikimlerini cömertçe sergiledikleri halde, kum sakladığı hazineyi kolayca ortaya çıkarmaz. Genellikle tekdüze bir çöl gibi uzayıp giden kumluk alanlar, gözün kolayca odaklanmasına, şekilleri farketmesine izin vermez. Işığın iyice azaldığı derinliklerde biçimler, kumluğun yalınlığında daha da silikleşir, hatta kaybolur. Güçsüz bir kuyruk vuruşuyla bile kolayca havalanan kum dibe çökerken, herşeyin üzerine bir görünmezlik örtüsü yayar. Adalar denizinde derinlere inildikçe kayalar giderek silikleşen gölgelere dönüşür. Ara sıra denk gelinen bir enkaz ya da irili ufaklı kaya parçaları, kumluğun tekdüzeliğinde belli belirsiz biçimler, kabartılar yaratsa da, derin diplere kumun yalınlığı hakimdir. 

Prens Adaları’nın çevresinde kum zeminin başlangıç derinliği bölgeden bölgeye değişir. İstanbul’a bakan kuzey kıyılarında kumluk genellikle ilk metrelerde hissedilir. Anakarada son yıllarda belediyenin çabalarıyla şekillenen suni kumsallara Adalar’da pek rastlanmaz. Tabiat adaları inşa ederken çoğunlukla kaya ve taş kullanmış olsa da, ara sıra rastladığı boşluklara bir avuç kum serpip küçük plajlar yaratmayı da ihmal etmemiş. Heybeliada’da Değirmenburnu’ndaki plaj da Adalar’ın az sayıdaki kumsallarından biridir. Yüzmek için korunaklı, fazla derin olmayan bir yer arayanların uğrak yeridir Değirmenburnu. Buraya tam olarak kumsal denemez aslında. Dip hem taşlık hem de kumluktur. Derinlik yavaş yavaş artar; ayrıca dipte görülecek çok bir şey yoktur. Meraklısı dışında pek dalgıç göremezsiniz yakınlarda. Rahatsız eden olmadığı için, onbeş yirmi parçalık dikenli camgöz (Squalus acanthias) sürüleri kış başında burnun etrafındaki sığlıklara yaklaşır, korkusuzca dolaşırlar. Ara sıra ağa ya da paraketaya takılan birkaç şanssız gezgin, dikenli camgözlerin hâlâ Değirmenburnu’na uğradıklarını gösteriyor. Ancak kuzey kumluğundaki asıl hazineyi görmek için biraz daha açığa ve derine bakmak gerekir. (Devamı var)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: