Gönderen: adalarpostasi | 31 Mayıs 2018

Adalar Belediye Başkanı Büyükada’daki Motola Evi hakkındaki görüşlerini kamuoyuyla da paylaşmalı…

Adalar Belediye Başkanı
Büyükada’daki Motola Evi hakkındaki görüşlerini
kamuoyuyla da paylaşmalı…

IMG-7142.jpg

Belediye Başkanı geçtiğimiz günlerde kapalı bir toplantıda Motola Evi ve modern mimarlık eserleri konusundaki görüşlerini açıklamış.
Kendisi kamu kararları ve işleyişleri üzerinde etkili olan bir kamu yöneticisi.
Bu nedenle görüşlerini kamuoyu ile de paylaşmasını talep ediyorum.
Korhan Gümüş


Adalar Belediye Başkanı’na bir davet:

PastedGraphic-1.jpg

Adalar Belediye Başkanı Atilla Aytaç, Belediye’de kendi odasında yapılan kapalı bir görüşmede yok edilen ve yerine üç katlı bina dikilen Büyükada’nın eşsiz modern mimarlık eseri Motola Evi hakkında yazdığım ve paylaştığım görüşleri eleştirmiş. (Yazdığım notları bilginiz için aşağıya koydum.)

Kapalı bir ortamda da olsa, görüşlerini açıklamasına doğrusu çok sevindim.
Ancak eksik veya yanlış duymuş olabilirim, bu nedenle görüşlerini bir zahmet bizimle de paylaşmasını, kamuoyuna açıklamasını diliyorum.

Kendisi ne de olsa bir kamu yöneticisi, ben bir sivil vatandaşım. Ben bir mimarlık eseri hakkında karar verme, bir kararı onaylama, işleme koyma yetkim ve sorumluluğum olmadığı halde, görüşümü elimden geldiğince paylaştım.

Kendisinin de, sorumluluğu gereği görüşlerini kapalı kapılar ardında değil, açık bir şekilde kamuoyuna açıklamasını talep ediyorum.

Ayrıca kendisinin görüşlerini, bir kamu yöneticisi olarak daha bina yıkılmadan, kamu kararları oluşmadan önce tartışmaya açma sorumluluğu bulunduğunu düşünüyorum.
Demokratik bir yönetimde kamunun görevi kendi görüşünü dayatmak değil, farklı görüşlere alan açmaktır.

Bu eşsiz kültür mirası hakkında bir karar alınmadan önce defalarca Kent Konseyi Şehircilik ve Mimarlık Çalışma Grubu’na başvurarak, miras değeri üzerindeki kamusal nitelikli kararların informel işleyişleri motive eden buyurgan ve kapalı bir sistemle değil; ancak bilgi yönelimli bir süreç ile gerçekleşebileceğini, bu yüzden bu kuruluşun yasasının da gerektirdiği gibi tartışılması gerektiğini defalarca belirttim.

O tarihlerde, yıkımdan önce rölöveler hazırlanırken yapılan uyarılara rağmen bu tartışma gerçekleşmedi. Kararın kasıtlı olarak, kamu adına ama bir kamusal işleyiş olmadan, çıkar sahibi ile kamu arasındaki kapalı bir süreçte alınması için elden ne geliyorsa yapıldı.

Bu eşsiz mimarlık eseri yıkıldıktan sonra da, sanki karar yıkım aşamasında, sahipleri tarafından gerçekleştiriliyormuş gibi bir tepki gösterildi.
Oysa bir kararın arkasında aylarca, yıllarca süren işleyişler, atılan adımlar var. Bu şekilde sürecin karartılması, yasal katılım imkanlarının engellenmesi, kamunun patronajının ve kapalı bir çıkar çevresiyle hareket etmesinin önü açılıyor.
Bunun nasıl bir yönetim anlayışı olduğunun, Adalar için nasıl bir gelecek öngördüğünün hepimiz tanıklarıyız. Sorun bu işleyişi değiştirmek isteyip istemediğimiz.
Bu yüzden hukuk toplumlarında bu konularda kamusal sorumlulukları bulunanlarla, bu işlerden kendilerine fayda sağlayanların kapalı ilişkiler geliştirmesi, biliyorsunuz suç teşkil eder.

Şimdi, geç de olsa, bu yıkımlardan ve son dönemde Adalar’daki eşsiz mimarlık mirasının başına gelenleri gördükten sonra, bu işleyiş üzerinde düşünmekte yarar var. Burada atılacak ilk adım da kamu tarafının kendi politikasını, görüşlerini bizimle paylaşması.

Belediye Başkanı bu konuda paylaştığı görüşleri bizden de esirgemez ise, Adalar’a değer kaybettiren bu yıkımın neden yapıldığı konusunda bilgi sahibi olmuş oluruz.

Dediğim gibi ne de olsa kendisi bir kamu yöneticisi. Yaptıklarının gerekçesini açıklama sorumluluğu bulunuyor. Bu yüzden Motola Evi konusundaki görüşlerini bizimle paylaşmaya kendisini davet ediyorum.

Korhan Gümüş


7 ve 10 Nisan tarihlerinde Kent Konseyi Şehircilik ve mimarlık Grubu’na ilettiğim iki yazı:

20160825_144306.jpg

Büyükada’daki eşsiz mimarlık örneklerinden biri olan ve yakın tarihte yok edilen Motola Evi, fiziksel olarak müşterek alandan kazınmış olsa da, mimari değerleri ile hiç şüphesiz hafızalardaki bir miras olarak canlı kalmaya devam edecek. Yapı her şeyden önce bir kaç katmandan oluşan, çok iyi tasarlanmış bir mimari düzene sahip.

Kamusal alanda izleyicilere cömertçe gösterilen bu cezbedici ama teşhirci olmayan bu yalın giriş onun ön taraftaki saydamlığı ile bir kontrast halinde. Burada mimar adeta giriş cephesindeki yalınlığın deniz tarafındaki dokunulmamış doğa ile tamamladığını ifade ediyor.

Bu sahneleme düzeni, caddeden, kamusal alandan özel mekana ve kullanıcılara sunduğu manzaraya geçişte, tıpkı bir kameranın optik düzeni gibi bir sıralama içeriyor. Caddeden bakış, izleyiciyi içine katan bir anlam düzeni içinde alçak duvardan bahçeye, oradan girişe uzanarak katman katman ve birbirine referanslarla tanımlanıyor, sonrasında ise kullanıcı için düzenlenen iç mekanla, bir optik düzenleme olarak özelden dışarıya doğru açılıyor: Yan yana durduğu halde diğer yapılardan ayrıştırılmış bir doğa manzarası. Böylece eğer binayı bir işaret olarak görürsek, bu ikili optik düzenle gösterilen, görülenden, işaret anlamından ayrılıyor. Bu sıralama önce cadde duvarı ile başlıyor. Burada elle yontulmuş doğal taşların oluşturduğu yatay hatların endüstriyel bir malzeme ile tekrarlandığını görüyoruz. Çevresindeki bütün yapılardan ayrılan “atipik” bir durum. Giriş kapısının asimetrisi ise, çapraz bir çizgiyle bu hattı zorluyor. Sanki rutin olarak tek kanadının daha sık kullanılacağını, diğerinin ise nadir olarak açılacağını bize söyler gibi bir hali var. Bahçenin caddeye göre daha alçak bir kotta olması, duvarın alçaklığı ile dengelenmiş. Bahçe ise komşu yapılardan sınırlandırıcı duvarlarla değil, yeşilliklerle ayrılıyor. Bir sonraki sahneye geçildiğinde ise karşımızda pencereleri olmayan, üzeri pergolamsı bir betonarme örtü ile kaplı kuytu bir giriş mekanı yer alıyor. Dikeylik, boşluk, yataylık bunların daha ilk bakışta kübist bir mimarinin elemanter dizimini oluşturuyor. Ancak dışarıdan bir bakışla, sanki küçük ölçekteki bir yapıyla karşı karşıyaymışız gibi bir izlenim veriyor. Oysa bina eğimli bir arazide, pilotiler üzerine yerleştirilmiş bir kutu gibi havada duruyor. Yapının bütünü, bitişik parseller içindeki yapılarla birlikte yer aldığı halde, ön bahçeye indiğinizde, kendisi de dahil “binasız” bir peyzaj içinde, ağaçların çevrelediği bir bağlamın içinden denize ve Haybeli’ye bakıyor. Mimar yapıyı hiç şüphesiz yalnızca kullanışlı, sahiplerini gözeten bir iç mekan düzeni olarak değil, kontrollü bir optik düzen içinde tasarımı kurgulamış bulunuyor. Burada üç temel öge var: Birincisi caddedeki, müşterek alanda, bilinmeyen kişilere, izleyicilere sunulan işaretler. İkincisi bina kullanıcısı için tanımlanan ve kurgulanan iç mekan-dış mekan ilişkisi. Üçüncüsü ise henüz karanlıkta kalan: Mimari çevrelere verilen mesaj. Binanın yapıldığı tarihlerde, 1950’lerde iletişim imkanları çok sınırlı olsa da, mimarın kendisini profesyonel ortamda kayda geçirme, işaretleme kaygısının, yani itibar meselesinin diğerlerinden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Zannedersem imha edilmesine yol açan süreci de bu itibar denen kaygının yokluğu ve kapalı ilişkiler içinde bu tür yıkımlara aracılık yapan meslek insanlarının düştüğü durumu açıklıyor.

Korhan Gümüş


2018 Avrupa Mimari Miras Yılı’nda
Adalar’daki Mimari Mirasa Yeniden Bakmak

19a93fd03ce67c699460dabe6a0b8ddf.jpg

Adalar’ın İstanbul’un bir sayfiye mekanı olması, gelişmesi bildiğimiz gibi Kırım Savaşı sonrasına ait. Yüzyıl ortasından sonra düzenli vapur seferlerinin başlaması ile Adalar’da çok gelişmiş bir sayfiye hayatı başlar. Adalar bir nevi bir gösteri sahnesine dönüşür. Bu sahnenin içinde de farklı kesitler, mimari katmanlar bulunur.

Peki Adalar’ın mimari mirası yalnızca bu dönemde gerçekleştirilen neo-klasik yapılardan mı ibaret? Adalar’ın korunmasından sorumlu Koruma Kurulu’nun arşivine (tescil arşivine) ve ihale ile yaptırılan Koruma Planları’na bakarsanız, modernleşme dönemindeki aşırı bezemeli cephelere sahip “eklektik” yapılardan ibaret. Bu ne anlama geliyor? Onu da çekinmeden söyleyelim: Böylece Adalar’ın sapasağlam, gayet mükemmel durumda, bir zeka ürünü ve üstelik İstanbul’da eşi bulunmayan, kolayca korunabilecek mimari mirası çöpe gidiyor! Son dönemde Adalar’da gerçekleştirilen yeni projelerin mimari kalitesine, koruma konusundaki hatalar komedisine bakmak bu konuda yeterince fikir veriyor.

Ancak koruma politikası bundan ibaret değil. Adalar’da 19. yüzyıl sonu mirası içinde de öyle yapılar var ki, bunlar da dönemin mimari mirası açısından çok değerli, “paha biçilmez” örnekler.

Adalar’da Art-Nouveau deyince akla ilk (2. Abdülhamit’in daveti ile İstanbul’a gelen) Raimondo d’Aronco’nun Mizzi köşkü geliyor. Bilindiği gibi bu ünlü mimar İstanbul’da düzenlenecek büyük Endüstri ve Tarım Sergisi’nin projeleri için davet edilir, ama 94 Depremi yüzünden bu büyük bütçeli sergi yarıda kalır. Bunun üzerine d’Aronco depremden sonra ihtiyaç duyulan alanlara yönlendirilir.

Elbette ki d’Aronco gibi bir mimarın ilk eserlerinden birini Büyükada’da gerçekleştirmesi kayda geçmesi gereken bir konu. Ancak Adalar’da, özellikle bu tarihten sonra gerçekleştirilmiş neredeyse sayısız Art-Nouveau örnekler var. Bunların bir yayında toplanması, araştırılması iyi olur. Bir de bunların dışında da sayısız Neo-Gotik yapı var. Bunların da bağlantılı olarak araştırılması gerekir. Ayrıca bu dönemde farklı bir estetiğe ihtiyaç duymamış, aşırı bezenmiş yapılar da gerçekleştirilmiş. Çünkü Sanayi Devrimi başlangıcında süslemeli yapı yapmak, süslerin pahalı olması yüzünden bir statü meselesiydi. Bu mimari örneklerin kalıptan veya şablondan çıkmış bu özenti yapılar karşısında ustalık ve beceri gerektiren bir yöntemle Adalar’da boy göstermiş olması da mimarlık tarihi açısından üzerinde durulması gereken bir konu olmalı. Raimondo d’Aronco’nun da başlangıçta dönemin, yüzyıl ortasının hiç şüphesiz en ünlü mimarlık kuramcısı Viollet-le-Duc’ten etkilendiği söylenir.

Örneğin Hıntıryan Köşkü’nden söz ederken belki bu gelişmelere referans vermek mümkün. Burada, elbette Neo-Gotik’e başka bir gözle bakmak mümkün: Sanayi Devrimi sonrası “karanlık çağ” diye görülen Gotik’e “iadeyi itibar” kazandırmak yalnızca Viktoryen kapitalizme semptomatik bir karşı çıkış mıdır? Yoksa Viollet-le-Duc gibi bir kuramcınınki gibi Viktoryen, basmakalıp bir taklit üretimini sorgulama aracı mıdır? Onun deyimiyle “her dönemin kendisine ait bir mimarisi olduğuna göre, günümüzün bir mimarlığı olmayıp yalnızca geçmişin biçimlerine saplanmış kalmış rahatsız edici bir durum mudur?” (Entretiens sur l’architecture, adlı kitapta) “Peki, çelik ve camın endüstriyel koşullarda üretildiği bir dönemde, günümüzün mimarlığı olmayacak mıdır?” Abdülhamit’in Yeni Osmanlıcı bir akımı reddedip, Raimondo d’Aronco’yu davet etmesi gibi, bu rahatsızlık sultanın bahçe mimarisinden Adalar’daki yapılara, bahçelere mi uzanır? D’Aronco’nun 1894 depremi sonrasında Mizzi köşkünde gerçekleştirdiği dönüşüm neye işaret eder?

Bu dönüşüm bastırılmış olan hakkında nasıl izler taşır? Nereye bakmalı? Yoksa Bulwer’in Pera’yı terk edip Plati’ye sığınmak istemesine mi bakmalı? Danon’ların Kaşık Adası’na yerleşmesine?… Berger’lerin kaçışı ile bu kaçışlar benzerlik mi taşır? Doğaya kaçış acaba yalnızca bir kaybın telafi yöntemi mi midir? Neo-Gotik’e sanayi devriminin referanslarıyla dönmeyi öneren Le-Duc’un tilmizi, Leon Parville’nin İstanbul’da seramik zanaatkarı olarak kariyer yapması. Fransa’ya dönüp sanayici olması, arayışın nereye uzandığını mı gösterir? Bu soruların belki şu anda bile, çığrından çıkmış bir kentsel dönüşüm yaşayan İstanbul’dan kaçışla benzerlikleri var mıdır? Evet içinde bulunulan tarihi yazmak zor. Ama denemeye değer.

Belki burada gene koruma fikrinin temellerine dönmek yerinde olur. William Morris, John Ruskin insani değerlere, zanaate geri dönüşü savunuyorlardı. Ancak buradaki mesele bu semptomatik direnişin hiç de öngörülmediği şekilde kapitalizmin temel çelişkisine işaret etmesi. Şaşırtıcı olan modern kapitalizmin, neoklasik olandan farklı olarak, “kapitalizm-dışı” olandan beslenmesi. Özellikle Bauhaus hareketinin tek örnek olmadığını, bütün sembolik dünyayı dönüştüren bir fırtına olduğunu düşünürsek. Zaten 2. Savaş sonrası, liberalizmin pragmatik dönüşümü bunun şahikası… Ama sonrasında daha önemli olan stil (ya da kimlik) sorunsalının ötesine geçen perspektif. Çünkü kimliği kalıba dönüştüren neoklasik kapitalizm, onu üretim tarzı gibi koşullardan sıyırıyor. “Zanaate geri dönüş” hayali ise bir biçimi değil, adeta bu temsil ilişkisini sorun ediyor ve sonuçta hiç beklenmedik bir şekilde kapitalizm üzeri örtülen sınıfsal mesele ile temas ediyor. 19. yüzyıldaki sosyalist akımlara, naif “doğaya dönüş” hareketlerinden, zanaatleri modern toplumda deneyim üretimi haline getiren ve rakipleştirmeyen yeni yönetim deneyimlerine aslında karşımızda muazzam bir karşı çıkış, direniş tarihi var. Bu nedenle “modern” yalnızca kapitalizme teslimiyet olarak değil, bir direniş olarak görülebilir.

Günümüzde koruma meselesinde, evet gene stilleştirme sorunsalı içinde ve tekrar tekrar başa dönmüş gibiyiz. Keşfetmeye dayalı değil, buyurgan, hiçleştirici bir tasarım süreci. Bu da elbette karşıtını, siyasal iktidarların hem bürokratik yasakçı, buyurgan tutumuyla koruma karşıtı temsil paradoksunu besliyor. Bu yüzden Adalar’da koruma sorunsalı tıpkı kimlikleri prototipleştiren, sembolik alandaki karşıtlıklara indirgeyen ve bir taraftan da öz-yıkımlarını gerçekleştiren politikalarla yüzleşmek zorunda. Koruma sorunsalı bu sorgulama açısından muazzam bir deneyim ve enerji birikimine sahip.

Açık bir yöntemle yapılması gereken, keşfe dayanan değerlendirme, arşivlere, tescil faaliyetinde bile kullanılan yöntemlere bakıldığında Motola gibi sonuçların alınması kaçınılmaz. Açıkçası bütün SİT alanlarında olduğu gibi Adalar’da da insanları küçümseyen, görevleri tanımlarken haklardan, teşviklerden, proje ağlarına katılım desteğinden asla söz etmeyen, buyurgan, yukarıdan bakan bir temsil sisteminin varlığından söz edebiliriz. Oysa mimariyi arşivlemenin çok katmanlı bir temsil meselesi olduğu söylüyoruz yıllardır. Burada sorulması gereken ilk soru şu: Ancak, Neden bir tür denetim aracı olmaktan öteye gitmeyen, mimariyi rölöve-restitüsyon gibi temsil tekniklerine indirgeyen bir profesyonelliğin ötesine geçilemiyor? Tescil, kamusal alanlarla ilgili projeler, restorasyon teşvikleri gibi konular doğrudan bu perspektif yokluğu sorunu ile bağlantılı. Bu durumda koruma bir dayatma gibi algılanıyor ve bu cahillikten değil basbayağı ayrıcalık elde etmek için kasıtlı yapılıyor. Biliyorsun bu tür bir katılım modelinde “hele bir bitsin sonra itiraz ederiz” deyip halkı hep bu eşitsiz (asimetrik), imtiyazcı ilişkiye mahkum etmeye çalışıyorlar. Asıl problem rakibini beslemekten başka bir işe yaramayan bu “katılım” biçiminde ve bunun nedenleri üzerinde düşünmek gerekli. Bunu dikkate almadan derdimizi anlatmanın mümkün olmadığını biliyoruz.

Korhan Gümüş


Ayrıca Bakınız:


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: