Gönderen: adalarpostasi | 06 Mayıs 2017

“Baharın Tesiri”yle “Aşk Dalgası”…

“Baharın Tesiri”yle “Aşk Dalgası”…

“Daha denize giremedim” dedi, sanki kendisine soran varmış gibi. Ama çoktan soyunup dökünmüş, nereden bulduysa kışın güneşi, Temmuz yanığı, hafiften öte geçkin bir vücut, ayakta tokyo terlik, bacakta beyaz şort, ince kolsuz bir bluz. Ada sahillerinde yaz kış böyle sportif hevesle gezen tek kadın bu mudur, kim bilir, insan bütün sahilleri gezemiyor ki.

Oysa üç dört iskele uzakta kutup yelini yiyip yatak döşek yatmamak mümkün değil. Sen misin doktor tavsiyesine uyup Boğaz kıyısından bir aşağı bir yukarı, koşmasan bile güneşe aldanıp üstündekileri fora eden, işte böyle çarpar adamı Kireçburnu. Başını suya yaklaştır, kuzeye doğru bak kutba kadar görebilirsin* dünya düz tepsi olsa, Çamlıca o küçük râkımla tek yükselti, o da zaten arkada.

Yel böyle çarpınca güzel güneşli havada Kireçburnu’na takmış aklını, çocukken okunmuş bir hikâyeye, Ömer Seyfettin kesin de hikâye hangisiydi, adını hatırlamak kolay değil. Kireçburnu ana fikir çünkü bahar mevsiminde genç adamın kapıldığı aşkı unutturmak için soğuk yeli hiç eksik olmayan Kireçburnu’na götürürler ve gerçekten soğuğu yiyince gençte ne aşk kalır ne meşk, Göztepe romantizmini bir çırpıda atlatır, bir ayda dirilir, kapıldığı yürek pırpırından kurtulur.

Ömer Seyfettin

İyi de hikâye hangisiydi, Ömer Seyfettin kesin ama gel de bini aşkın sayfanın içinde yüzü aşkın hikâye arasından Kireçburnu’nu bul. Kolay olmadı tabii ama tesadüf yardım edince hikâye bulundu: “Baharın Tesiri”.

Hikâye bir güzel ki bu sefer Ömer Seyfettin yatırıyor insanı yatak döşek, bir hikâye, bir hikâye daha, böyle uzayıp gidiyor, birbirine eklenerek hikâyeler ve insan bir kez daha hayıflanıyor, üzülüyor okullarda çocukların aklında ne güzellik, ne zevk, ne estetik ne de akıl bırakmayan edebiyat derslerine. Üstelik bunca incelik birikmişken, hiç de meçhul değilken. Ömer Seyfettin hikâyelerinden ters yüz olmuş, telefonda bunları anlatıyor durmaksızın elinden bütün, büsbütün hikâyeleri düşüremeden…

* * *

ADALAR POSTASI’ndan eşi benzerine hiç rastlanmamış, rastlanamayacak ‘müthiş’ bir hizmet daha böylelikle emrinize âmâde…! Yoksa sizler de mi “baharın tesiri”yle “aşk dalgası”ndan ve dahi “beni bu havalar mahvetti” hal ve vaziyetlerinden muzdaripsiniz, o halde sabah akşam ikişer defa Ömer Seyfettin’in “Bahar Tesiri” ve de “Aşk Dalgası” hikâyeleri Kireçburnu’nda ev tutup donmaksızın baharlı ada sahillerinde baştan sona, sondan başa okuna da okuna…
)O(

* MS 1. ve/ya 2. yüzyılda yaşamış olan Dionysios Byzantios, Anaplous Bosporou (Boğaziçi’nde Bir Gezinti) adlı eserinde Kireçburnu’ndan şöyle bahseder: 
Pontos’un Anahtarları
[Kireçburnu]
Pharmakias’ı [Tarabya] kayalık ve denize doğru sarkan sarp kayalar takip eder ve [bu sahil] tıpkı dokunaklı bir manzara gibi, gözler önünde uzayıp giden bir görüş sunar. Boğaz’daki görkemli burunlar tarafından gözlerden saklanan Pontos [Karadeniz] açılır zira artık gerçek görüntüsünü engelleyen hiçbir şey yoktur. [Boğaz’daki seyahat esnasında] sık sık, son gibi görünen şeyin aslında yeni bir başlangıç olduğu anlaşılır. Ardından saklı denizin görüntüsü inanılmayan gerçeğin [denizin] varlığını ispatlar. Sahildeki —hem su üstündeki hem de su altındaki— kayalar Kleithra kai Kleithra tou Pountou [“Pontos’un anahtarları ve kilitleri”] olarak adlandırılmışlardır. 


Baharın Tesiri

Akasyalar açarken…

Ah, gençlik sabahları! Güneş doğarken insan sıcak yatağında nasıl canlı bir umut ile dipdiri uyanır! Gerinmeden, sağına soluna dönmeden, sütü, kahvaltıyı beklemeden çevik bir sıçrayışla hemen kalkar. Gözlerini ovuşturmadan, yüzünü ekşitmeden tuvalet masasının başına geçer. Ben işte on beş gün evvel böyle gamsız, sıhhati yerinde, mesut, kuvvetli bir genç gibi uyandım. Daha ortalık yeni ağarıyordu. Geceden uyanık kalmış çılgın bir bülbülün uzaktan feryadını işittim. Ağzımın tadı yerindeydi. Vücudumda hiç yorgunluk yoktu. Karyolamdan aşağı atladım. Penceremi açtım. Çiçekli ağaçların dallarından süzülen, tarhlardaki papatyaların dibinden görünmez bir buhar halinde kalkan tatlı bir rutubet, esmeyen bir rüzgâr serinliğiyle yüzümü okşadı. İçimde sebebini bilmediğim bir neşe canlandı. Birdenbire giyinip dışarıya çıkmak, tenha yollarda, uyumuş sahillerde koşmak, haykırmak arzuları duydum. Soldaki beyaz köşkün çatısı üstünde erguvan sisli menekşe rengine çalar derin bir fecir açılıyordu. Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Yıllar, evet yıllar vardı ki güneşin doğuşunu görmemiştim. Gözüm erguvanî rengi gitttikçe kırmızılaşan gökte, giyindim. Aşağı inerken, daima öğleden iki üç saat evvel uyandığımı bilen uşağıma rast geldim. Zavallı şaşırdı.

“Kahvenizi içmeyecek misiniz?” dedi.

“İstemem, Mehmet, acele işim var” dedim. Çimenleri çiy­lerle ıslanmış bahçemden çıktım. Güneşin doğacağı tarafa giden yol bomboştu. Yürüdüm. Etraftaki sakin köşklerin panjurları uyumuş gözler gibi kapalıydı. Belki on dakikadan ziyade gittim. Birbirini tutmayan eski yeni hatıralar, kadın çehreleri, kuş sesleri, açmayan laleler, unutulmuş muhabbetler, ölmüş sevgililer hayalimi alt üst etti. Köşklerin parmaklıklarında beyaz kelebekler uçuşuyordu. Yavaş yavaş Çiftehavuzlar’a indim. Fenerbahçesi’ne geçtim. Hâlâ yorulmamıştım. Sonra Kalamış Koyu’ndan yürüdüm. Bostanların kenarından, Jules Verne’in romanlarındaki resimleri hatırlatan sahilden lodos darbeleriyle ortaları delinmiş büyük deniz otu yığınlarının üstünden aştım. Yeni doğan güneşin ziyasıyla camları tutuşan Kadıköyü’nü gidilmez bir serap şehri gibi karşımda gördüm. Her taraf beyaz, parlak bir aydınlık içindeydi. Ekinler büyümüştü.

Güzel bir sabah aydınlık geniş bir sokaktan yapayalnız geçmek ne tatlıdır! Bağdat Caddesi’ne çıktım. Köye doğru ilerledim. Kuşdili’ne Fikirtepesi’ne baka baka geçtim. Fırınların önünde küme küme hizmetçi kızlar bekliyorlardı. Kahveler, dükkânlar yeni açılıyordu. Mesut bir beldede gidiyorum zannındaydım. Ayaklarım beni iskeleye götürdü. İyi giyinmiş kadınlar, genç kızlar, şen mektepliler, sonra hepsini mesut gibi gördügüm bür sürü halk bilet alıyordu. Ben de gayr-i ihtiyarî onların arasına karıştım. Bilet aldım. Bir çocuğun zorla sattığı gazeteyi okumadan cebime koydum. Güvertede oturdum. Deniz, mavi gümüş bir göle benziyordu. İstanbul’un minareli mahzun silueti silinmiş; aydınlık çok aydınlık, çok muhteşem, çok büyük, ebedî bir saray manzarası almıştı. Hayalimde birdenbire açılan bu eski mermer sütunlu, nihayeti ezeliyete çıkan perili bahçelerle çevrilmiş eski sarayların içinde bir şey düşünmeden dolaşırken Köprü’ye gelmişiz. Herkesle beraber ben de çıktım. Birbirlerini kucaklar gibi sıkışa sıkışa çıkan halk sanki mevud bir cennete gidiyor gibi acele ediyordu. Karnımın fena hâlde acıktığını duydum. Yürüye yürüye Beyoğlu’na çıktım. Cadde bilmem niçin kalabalıktı. Tepebaşı Bahçesi’ne girdim. Çocukları güneşte gezdiren mürebbiyeler arasında dolaştım. Oturdum. Kalktım. Gezdim. Yemek zamanını bekleyemedim. Çıktım. Bir lokantaya kendimi attım. Daha yemekler hazır değildi. Tenha masaların birinin başında bekledim. Biraz sonra tam yirmi yaşında iki gün aç kalmış sporcu bir genç iştihasıyla yemeğe başladım. Yedim. Yedim. Yedim. Midemi filânı unutmuştum. Çok yemek beni tıpkı rakı gibi sarhoş eder. Sofradan kalktığım zaman hakikaten neşeliydim. Hani o sarhoşların sebepsiz tatlı neşesiyle seviniyordum! Hazım için Taksim’e doğru yürüdüm. Yolda hiçbir bildik görmedim. Taksim’i, Harbiye’yi, Nişantaşı’nı, Şişli’yi, karışık fakat tatlı tahayyüller içinde geçtim. Herkes kırlara doğru akın ediyordu. Hürriyet Tepesi’ne gelince durdum. Terlemiştim. Hava biraz fazla sıcaktı. Rügâr azıcık sert esiyordu. Dinlenmek için bir birahaneye girmek aklıma geldi. Böyle havada kapalı bir yerde oturabilir miydim? Geri döndüm. Yine tramvaya binmedim. Şişli Caddesi’nin büyük apartman gölgelerinde yürüyordum. Mühendis Sermet’e rast geldim. Nereye gittiğimi sordu.

“Geziyorum” dedim.

“Bize gidelim. Bugün bir çay veriyoruz!” dedi.

İtizar etmek istedim. “Davetli değilim ki…”

Güldü. Koluma girdi. “Haydi haydi. Davete ne hacet! İşte şimdi davet ediyorum…” diye beni sürükledi. Çok gitmedik. Betonarme bir apartmana girdik. Sermet’in dairesi ikinci kattaydı. Geniş mermer merdivenleri onun gibi dinlenmeden çıktım. Karısını eskiden tanıyordum, beni orada hazır bulunan kadınlara, erkeklere takdim ettiler. Bilmedigim yalnız bir kaç sima vardı, o kadar neşeliydim ki… Hepsini güldürmeye başladım. Siyasî dedikodulardan edebiyata geçildi. Ben edebî iflâsımızı mübalâğalarla anlatarak, genç şairlerin taklitlerini yaparak, üstatların karikatürlerini çizerek kadınları katıltıyordum. Kadınları kahkahalarla güldürmek! İşte benim dünyada en zevk aldığım, en sevdiğim şey! Kadın dururken sönmüş bir lâmba gibidir. Güzelliği gülerken tutuşur. Musiki başladı. Açık sarı saçlı zayıf bir kadın keman çalıyordu. Piyanoda oturan şiş­man bir kızdı. Hakikaten mahirdiler. Hissederek çalıyorlardı. Samimî bir nağme herkesi tahayyüle daldırır. Ben de daldım. Müphem bir şiir içinde gaşyolmuş gibiydim. Bilmem niçin başımı sola çevirdim. Birdenbire bana bakan iki siyah göz gördüm. Öyle bakakaldım. Bu siyah gözler bana gülümsedi.

“Ne hazin parça, değil mi efendim?” dedi.

“Evet” diyebildim. İçimden: “İşte yirmi senedir aradığım meçhul kaldın!..” dedim. Şimdi neler olduğunu bir türlü hatırlayamadığım şeylerden konuşmağa başladık. Musiki devam ediyordu. Ben ismini sordum. Mediha imiş. Musikiden sonra beraber kalktık. Bir köşeye çekildik. Ömrümde ilk defa bir kadınla ciddî olarak konuşuyordum. Kadınlık meselesi! Sonra aşk… Evet aşktan bahsettik. Ne söylediğimin farkında değildim. Yalnız dinliyordum. Pek romantik değildi. Kollarına, omuzlarına, dizlerine dikkat ediyordum. Hani bazı heykellerin insanı bediî bir hayret içinde bırakan mâ-fevka’t-tabiî bir tenasübü vardır. Kolların, boynun, göğüsün bir şekli vardır ki biz onu hakikat sahnesinde göremeyeceğimize kailiz. Göğsünde mini mini bir madalyon parlıyordu. Çarşafını çıkarmamıştı. Omuzları, kolları siyah ince pelerininin altında tecessüm ediyordu. Dudaklarına, çenesine, saçlarına bakarak ne söylediğini pek işitmiyor, içimden, “İşte yirmi senedir zuhurunu beklediğim meçhul hayal!” nakaratını tekrarlıyordum. Azıcık esmerde gözlerinde hafif bir sürme vardı. Sonra Sermet geldi. Lâfıma karıştı. Hâsılı vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım. Davetliler dağılmaya başladı. O giderken “teyzem!” diye bana yaşlıca bir hanım takdim etti. Hiç kendisine benzemiyordu. Zayıf, sarı, uzun boylu, sert edalı bir kadındı. Mediha’dan sonra Sermet’in karısına veda ettim. Dışarı çıktım. Hiç etrafı görmüyordum. Ruhuma, bütün vücuduma, bütün asabıma onun hayali dolmuştu. Mihanikî bir saika ile Köprü’ye inmişim. Haydarpaşa’ya geçmişim, trene binmişim. Köşke gelip odama kapanınca Mediha’nın hayalini karşımda gördüm. Sesini işitiyordum. Yemek yemedim. Gece lâmbamı yaktırmadım. Bu hayal kaçacak zannediyordum. Bütün gece, arkadaki koruda bülbüller öterken onun sesini işittim. Onun hayali etrafında açan ilâhî bir hale gibi o sabah da mor fecri doğan altın güneşi gördüm. “İşte yirmi senedir aradığım hayal!” diyordum. İki gün dışarı çıkmadım. Acaba ona bir daha rast gelecek miydim? Ailesinin adresini bana vermişti. Kendisine bir mektup yazmayı düşündüm fakat neden bahsedecektim? “Seni seviyorum!” mu diyecektim? Ömrümde ilk defa olarak, elimde kalem, boş kâğıdın başında saatlerce bekledim. Ne istiyordum? Ne isteyecektim? Hiçbirini bilmiyordum. Bir şeyler karaladım. Karşımdaki şuh hayali gittikçe daha ziyade barizleşiyor, âdeta bir birsam haline giriyordu. Tam sırtı sıra üç gece uyuyamadım. Biraz dalar gibi olurken ruhumun içinde onun bana ilk hitabını, ne hazin parça, değil mi efendim?” sualini işitiyor, siyah alevden gözlerinin karşımda tekrar tutuştuğunu görüyordum. Üçüncü gün sabahı Camsap geldi. Beni yatakta uzanmış görünce, “Ne oldu sana, bu ne hâl?” dedi.

“Hiç!..” diye cevap verdim.

“Ah hain, gözlerinin altına bak! Kaç gecedir uyumadın?”

“Üç.”

“Üç gece birbiri arkasına poker ha… Allah belânı versin! Gebereceksin!”

“Ne pokeri be!” diye bağırdım, “Üç gündür kimseyi görmedim…”

“Eey bu ne hâl ne?” diye tekrar sordu.

“Hiç!…” dedim. Israr etti: “Söyle, söyle!”

“Galiba bir aşk!” dedim. Camları zangırdatan vahşî bir kahkaha attı. Pencerenin önündeki koltuğu karyolanın yanına çekti. Karşıma oturdu.

“Anlat bakalım bu aşkı! Kırkından sonra saz çalan bey!” dedi.

Zaten anlatmağa ihtiyacım vardı. Başladım Sermet’e nasıl rast geldiğimi, evine nasıl gittiğimi, sonra orada musiki dinlerken birdenbire nasıl Mediha’yı gördüğümü, birdenbire nasıl kalbimin çarptığını söyledim. Hayalimden bir an kaybolmayan hayalinin bütün şekillerini, omuzlarını, dizlerini , kollarını, göğsünü, boynunu, siyah alevden gözlerini, dudaklarını, sesindeki o anlatılmaz ahengi tarif etmeğe çalıştım. Gülümseyerek dinliyordu. Ben titriyordum. Nihayet dayanamadı. Sözümü kesti. “Sus ulan bunak horoz!” dedi, “İşte gayet basit bir ilkbahar darbesi!”

“Ne demek?” diye yüzüne baktım. Gülerek cevap verdi.

“Ne demek olacak? Bunak horozlar güneş bir bulutun altına girince havanın gölge olduğunu görürler baştan sabah oluyor sanırlar. Başlarlar gün ortasında ötmeğe! Köylüler bu şaşkın hayvanları uğursuz sayarlar. Gün ortasında öttükleri için hemen keserler. İlkbahar da tıpkı bunak horozlar gibi ihtiyarları aldatır. Yılların yorduğu yarım mefluç bir vücut birdenbire yalancı bir çeviklik duyar. Yılların doldurduğu hakikatlerle tıkanmış hayal birdenbire açılır. İşte bu fizikî tesire senin gibi enayiler kanar. Sahiden seviyorum filan zannına kapılır.

Baharın nebat üzerindeki tesirinden tutturdu, hayvanlar üzerindeki tesirine geçti. “Kızma” fiilinin mevsimlere münasebetlerini anlatmağa başladı. Ben, Mediha’nın aradığım halde üç gün evvel bulduğum hayali karşısında, “Heyhat!” dedim, “Sen aşkı bilmiyorsun!”

“Ben ha?”

“Evet, sana yemin edeyim ki seviyorum!”

“Sen ha?”

“Evet, ömrümde ilk defa olarak!”

Camsap tekrar bir kahkaha attı. “Sen tedaviye muhtaçsın!” dedi.

“Onsuz yaşayamayacağım sanıyorum.”

“Evlenecek misin?”

“Belki…”

“Haydi beni söyletme!” diye yüzüme sert sert baktı. Sanki hakikaten söyleyeceği bir şey varmış da ben de hakikaten korkuyormuşum gibi susuverdim. Devam etti.

“Bahar yorgunlar için en tehlikeli bir mevsimdir. Kânun-ı sanide, karların ortasında çırçıplak gezmek, ilkbaharda sabahleyin çiçek kokuları arasında kelebeklerin peşinde dolaşmaktan daha az tehlikelidir. Vücut soğuk alırsa tedavi mümkündür fakat ruh baharın tesirine kapılırsa iş berbattır. Atasözü, ‘Kırkından sonra azanı teneşir temizler!’ der. İnsan bir bahar sabahı kendi yaşını unutur da kalbini dinlerse akla gelmedik budalalıklara kalkar. Sen de işte mutlaka sabahleyin nezle olacağını düşünmeden pencereni açtın. O baştan çıkarıcı çiçek kokularını, şehvet gıcıklayan rutubeti duydun. Hayalin ateş aldı. Kendini dışarı attın. O günü tesadüf ettiğin bir kadına âşık oldun zannına kapıldın.”

“Fakat nasıl zannettim, üç gecedir, uyuyamıyorum. Bir dakika gözümün önünden gitmiyor.”

“İyi ya, işte tam bir bahar tesiri! Tedavi istersin.”

“Tedavi falan istemem.”

“Perişan olursun.”

“…”

Fuzulî’nin bir beytini okumak istedim. Lâkin hatırlayamadım. Zihnim o kadar dağılmıştı. Camsap benim gibi yorgun insanların hayallerine, havalarına uyması, hıfz-ı sıhhate ne kadar münafi olduğunu hakikaten âlimce anlattı. Ben bir taraftan Mediha’nın hayaliyle meşgul, onun sözlerini redde çalışıyordum.

“Uzun lâfın kısası!” dedi, “Ben iddia ediyorum ki sende âşk filân yok! Yalnız bir bahar tesiri! İstersen bunu sana ispat edeyim.”

“Nasıl edeceksin?”

“Gayet basit! Bir ay kadar seni bu bahar muhitinden, bu rutubetli sıcağın içinden çıkaracağım. Ruhunun sıhhati hemen yerine gelecek” dedi.

“Ben onu unutabilecek miyim?”

“Yirmi dört saat içinde!”

“Nasıl?..”

“Evvelâ baharın tesirini göstermediği soğuk bir yere gideceksin!”

“Meselâ Sibirya’ya!” dedim.

“Hayır, o kadar uzağa hacet yok.”

“Ya nereye?”

“Kireçburnu’na!”

“Kireçburnu neresi?”

“Vay Amerika limanlarının iktisadî hareketlerini yazan muharrir bey, vay! Bu ne coğrafya malûmatı yahu! Kireçburnu’nun nerede olduğunu bilmiyor musun?”

“Bilmiyorum!” dedim.

“İşte oturduğu şehri bilmeyen bir münevver daha! Boğaziçi’nde Sarıyer’den evvel bir iskele!” dedi.

“Eey orada bahar olmaz mı?” diye sordum.

“Gidince görürsün!” dedi.

Ertesi gün için Mehmet’i istedi. Gidip bana orada küçük bir ev tutacaktı. O gittikten sonra ben yine hep hayalimde tutuşan siyah gözlerle Mediha’nın şekliyle uğraştım. On sene evvel Moda’da bir sarhoş sandalından işittiğim:

Derd-i aşkından rehâyâb olmasın
Sevmeden gönlüm seni kurtulmasın

şarkısını dün işitmişim gibi tekrarlıyordum. Ertesi günü Camsap Mehmet’le gitti. Ben evde yalnız kaldım. Elime kitap alıyor, okuyamıyordum. Zihnim birbirini tutmaz tahayyüllerle yoruluyordu. Kendi kendimi “Yirmi senedir aradığım kadın enmuzeci!” diyordum. Karşıma elle tutulabilecek derecede vazıh hayali geliyor, “Ne hazin parça, değil mi efendim!” diyordu. O hazin parçanın kulağımda tekrar çınladığını duyuyordum.

*  *  *

Hakikaten bitmiştim. Uykusuzluk, üzüntü vücudumu son derece zayıflatmıştı. İki gün sonra Mehmet’le Kireçburnu’nda Camsap’ın bulduğu eve göç ettim. Ömrümde ilk defa buraya ayak basıyordum. Karadeniz Boğazı’nın ta karşısında mini mini bir köy! Dik bir derenin içinde! Daha ağaçları çiçek açmamış, kırları yeşermemişti. Kelebek, kuş falan yoktu. Hiç dinmeyen rüzgâr tabiatın ezelî hiddeti gibi durmuyor, dinlenmiyor, ha bire esiyordu. Tuttuğumuz ev ta tepedeydi. Penceresinden Karadeniz Boğazı lâcivert bir ademe açılmış geniş bir delik gibi görünüyordu. İhtimal, bu mevsimde, kutb-ı şimalî buradan sıcaktır! İlk geldiğim gün karnım ağrımağa başladı. İkinci gün, romatizmalarımla beraber uyandım. O kadar soğuktu ki hiç durmadan sobayı yaktığımız hâlde yine bir türlü ısınamıyordum. Mehmet’i sandalla Sarıyer’e gönderdim. Beş şişe konyak aldırdım. Mehmet orada konuştuklarına soğuktan bahsetmiş. Sarıyerliler, “Kireçburnu’nda Ağustos’ta insan donar!” demişler. Hakikaten bunda mübalâğa yok. Yatağımın içinde sıcak sıcak ıhlamurları birbiri arkasına içtikten sonra beraber getirdiğim kitapları okuyordum. On beş gün hiç ısınamadım, yataktan çıkabilsem belki yazı da yazacaktım, fakat bu mümkün değildi. Donacağım sanıyordum. Burası hakikaten Kutb-ı şimalî’den koparılmış bir parçaydı!

*  *  *

Bir Cuma günü Camsap geldi. Beni yatakta görünce “Hasta mısın?” diye sordu.

“Hayır.”

“Neye yatıyorsun?” dedi.

“Üşüyorum da.”

“Oh, pekâlâ! Nasıl hâlâ aşkını düşünüyor musun?”

“Soğuktan meydan bulamıyorum!” dedim. “Evet gece uykusuz kalmak şöyle dursun, on dört saat deliksiz bir ölüm uykusuna dalıyordum.”

“Gördün mü?..”

Güldüm: “Fakat, ya buraya Temmuz’a doğru bahar gelirse!”

“Gelmez! Ağustos’tan evvel kış yetişir!”

“Ya ben yine baharın yaşadığı bir yere kaçarsam!”

Camsap, “Yine para etmez” diye güldü, “artık bahar seni aldatamaz. Heyecanının yalan olduğunu, hissinin galat olduğunu sen şimdi anladın! Bir daha aldanmazsın!..”

….

Karşı karşıya ısınmak için içine konyak döktüğümüz çayları bir âlâ içtik, dışarıdaki daimî fırtına gürültüler koparıyor, tenha, dik yokuş sokakta bir köpek havlıyordu.

*  *  *

… Soğuğa bir hafta daha dayanamadım. Mehmet’le yine köşküme ricat ettim. Bahçemin tarhlarındaki bütün çiçekler açmış, kelebekler daha çoğalmıştı. Şedit bir azimle Mediha’yı düşünmeye kalktım. Odama kapandım. Bir türlü hayalini gözümün önüne getiremedim. Sesini hatırlayamıyordum. Kalkıp mühendis Sermet’e gitmeyi düşündüm, üşeniyordum. İçimden aklın lâtif sedası, “Başka işin yok mu? Behey sersem!” diyordu.

Derd-i aşkından rehâyâb olmasın
Sevmeden gönlüm seni kurtulmasın!

şarkısının bestesini bir türlü bulamıyorum. Dün yazıya oturacağım zaman masamın üstünde uzun bir kâğıt elime geçti. Baktım Mediha’yı gördüğümün ertesi günü yazmağa kalktığım mektubun müsveddesi! Oh ya Rabbi! İyi ki göndermemişim! Camsap imdada yetişmiş, vakit bulamamışım! Yoksa ne gülünç olacaktım! Benim gibi saçlı sakallı bir adamın on yedi yaşında bir züppe gibi aşk mektubu yazması ne rezalet!

*  *  *

Bu gülünç mektubu tekrar tekrar okuduktan sonra ruhumda üç hafta evvel tutuşan muvakkat buhranın hikâyesini çabucacık şu sahifelere yazdım. Fakat niçin ilkbahar, bu tabiatın şeytanı, beni yirmi sene evvel baştan çıkarmadı? Niçin uzun bir gençlik içinde kadına, aşka, heyecana, muhabbete yabancı yaşadım? Camsap gelince soracağım. Bakalım bunu da izah edebilecek mi?

Büyük Mecmua Sayı: 7, 8 Mayıs 1335/8 Mayıs 1919, s. 108-110.

(yay. haz. Nâzım Hikmet Polat), “Baharın Tesiri”, Bütün Hikâyeleri / Ömer Seyfettin, İstanbul (2015)969-978.


[Aşk Dalgası]

“Sevdalı lodos çalkantısında…”, Adalar Postası, 18.1.2006.

Vapur dopdoluydu. Son düdük öttü. İki yandaki çarklar, dar kafeslerinde birden uyanan alışkın ve müthiş deniz aygırları gibi, hiddetli bir gürültü çıkararak, kımıldandı. Bütün vapur hafifçe sarsıldı. Hava gayet güzeldi. Kadıköy’e gidiyorduk. Nihayet leylâk renkli sisler içinde eriyen Marmara’nın kubbeli, ince minareli uzun, uyumuş ufuklarında, büyük ve beyaz kenarlı bulutlar, parçalanmış köpük dalgaları halinde yavaş yavaş büyüyor, dağılıyor, toplanıyor, derin çukurlarında, yüksek tepelerinde morluklar, koyu mavilikler birikiyordu. Haziranın yakıcı güneşi vapurun, dumanlardan ve yağmurdan esmerleşmiş tentelerine düşüyor, bazı duran ve yine birden esmeye başlayan kararsız rüzgârı sanki ılıklaştırıyor, sanki ona sarhoşluk verici, tahrik edici, şuh ve fettan bir şey katıyordu.

Uzak ve bilinmez masal adalarından gelmişe benzeyen süt gibi beyaz martılar etrafımızda uçuşuyorlar; çıkardıkları tatlı, derin sesleriyle şehirde kalmış, kalabalıktan, uğraşmalardan, hırslardan, kederlerden bunalmış zavallı insanları kendi vatanlarına, hakikatten pek uzak, tenha, sakin yerlere, biraz aşk ve şiir tatmak için çağırıyorlardı. Lacivert dalgalar içinde bir masal, bir efsane köşkünü andıran Kızkulesi hayalime dokunuyor, ruhumu, hissimi beyaz ve aydınlık dualarıyla uyutarak dimağımdan bütün etrafımın, muhitimin akislerini siliyordu. Artık vapurda olduğumu unutuyordum. Ömrümde her gün birkaç şiir okuyan, düşünen bir adamın o tuhaf, marazî iptilâsıyla etrafımı bozuyor; Üsküdar ve Selimiye yakalarındaki evleri, kubbeleri, minareleri, selvileri, hatta koca Tıbbiye Mektebini ve koca kışlaları silerek hiç görmüyor; onların yerine, alanlarında gümüş, elmas şelâleler akan, serin gölgelerinde çıplak ve pembe çiftler öpüşen, balta girmemiş çam ve kayın ormanları yapıyordum.

Hakikatte olmayan, yalnız kendi hayalimde vücut verdiğim bu levhaya, bu yüce ve büyük manzaraya bakarak, “Ah, aşk yeri… Ah, işte aşk yeri…” diyordum. Martıların, “Geliniz, uzaklara, şu leylâk renkli sislerin öbür tarafına… Orada sizi beyaz çiçekler, ezelî, yeşil baharlar içinde bekleyen kızlar var, geliniz, haydi oraya…” diyen ve çok derinlerden acele acele inleyerek gelen seslerini işittikçe hayalim bütün bütün dumanlanıyor, âdeta başım dönüyor. Artık pek aşağılarda kalan Kızkulesi’nin üstünde şeffaf kanatlı binlerce perilerin uçuştuklarını ve gidilse elle tutulabileceklerini açıkça görüyordum. Ansızın omuzuma bir el dokundu. Döndüm.

— Yahu, nedir bu hal, bu dalgınlık ne?
— Hiç…
— Beni tanımadın mı?
— Şey…
— Uyan yahu, ver elini bakayım.

Sıcak ve kuvvetli bir elin, benim haberim olmadan kendi kendine uzanmış olan soğuk elimi sıktığını duydum, uyanmaya başladım. Fakat hâlâ mahmurluktan kurtulamıyordum.

— Sen ha!..
— Ben ya!..

Bu en sevdiğim mektep arkadaşlarımdan biriydi. On iki senedir görüşmemiştik. On iki sene… Aman yarabbim! Dün gibi… Hayat, hakikaten en uzun vakalarıyla çabuk biten bir sinema şeridinden başka bir şey değil. Mektepte herkesi güldüren, herkesle alay eden, herkese ad takan, şen ve sevimli arkadaşım çok değişmişti. Kırmızı dudaklarının üstünde sert, kumral bıyıklar çıkmış, şakaklarındaki saçlar tek tük ağarmış, biraz şişmanlamıştı. Fakat gözleri… Ne olduğunu bilmediğimiz, hakikati mahut “birinci sebep” in insan zekâsına ebedî bir surette kapalı kalacak karanlıkları içinde sönen ruhumuzun sanki en çok bulunduğu bu küçük parlak uzuvlar… Onlar hiç de değişmemişti. On iki sene evvel içlerinde gülen mavi neşe hâlâ yaşıyordu. Bilmem niçin, uzaklaştıkça muhabbetimiz artan, maziden bir simaya rasgeliş beni mesut etti. Seviniyordum. Bütün kuvvetimle ellerimdeki sıcak eli sıkıyordum. Vapurun üst katında idik. Kanapelerde boş yer yoktu. Vapur, önünden geçen mavnalara sık sık düdük çalıyordu. Herkes sebepsiz bir sıkıntı içinde gibiydi. Ortada hiç kadın görünmüyordu. İhtiyarlar uyukluyarak gazetelerini okuyorlar, yanındakilere kısaca bir şey söylüyorlar. Şişmanlar sigaralarını içerek çarkların gürültüsünü dikkatle dinliyorlar, son moda esvaplı şık gençler, tek gözlüklerini düşürmemek için dimdik duruyorlar ve dizlerinin buruşturmaması için yukarı çektikleri ütülü pantolonlarından renkli acurlu çoraplarını gösteriyorlardı. Ama hepsi ihtiyarlamış, yorulmuş, bunamış sanılıyordu. Tüysüz ve tıraşlı yüzlerini, karınları ağrıyor gibi ekşitiyorlar, rüzgârdan kaşlarını ve dudaklarını buruşturuyorlardı.

Biz, beyaz boyalı parmaklıklara dayanıyorduk. Arkadaşım:

— Bir derdin mi var? dedi, buraya çıkınca seni gördüm. O kadar dalgındın ki, yanına sokulduğumu duymadın. Ne var kuzum?
— Hiç, hiç… Dalga geçiyordum.
— Ne dalgası?

Gülerek cevap verdim:

— Aşk dalgası…
— Daha bekâr mısın?
— Bekârım!..

Arkadaşımın mavi gözlerindeki eski neşe birden soldu. Üçüncü derecede veremden yatağa düşmüş bir zavallıya teselli ve cesaret vermek zahmetine girilmeden nasıl mahzun, mütevekkil bakılırsa bir an bana öyle, acır gibi baktı. Sonra parmaklığa dayadığı elini çekti. Cebine soktu. Biraz döndü. Ciddileşen gözlerini gözlerime dikti:

— Hâlâ bekârsın ve aşk dalgası geçiyorsun ha? dedi, öyle ise azizim, sakın darılma, sen bir serserisin… Mektepten çıktık çıkalı görüşmedik. Sormadan, istersen başından geçenleri sana söyleyeyim. Hâlâ aşk dalgası geçmene bakılırsa hayatı anlamamış, açık ve bariz hakikatin farkına varmamışsın. Mademki hakikate bu kadar yabancı kalmışsın, mesut değilsin ve ölünceye kadar mesut olamayacaksın.
— Hangi hakikat? diye gülümsedim.
— Hangi hakikat mi dedin? İçtimaî hakikat… Eğer sen bu hakikati sezebilseydin asla aşkla uğraşmayacaktın.

Anlamıyor, hep gülümseyerek:

— Ama niçin? gibi yüzüne bakıyordum.

O devam etti:

— Her yerde başlı başına bir muhit, bir içtimaî vicdan vardır ki, bütün fenlerin, mantıkların, ilimlerin, felsefelerin, hilâfına olarak, en mutlak ve zalim bir tarzda, hükmünü sürer. İşte bizim muhitimizde, Türklerin muhitinde de aşk şiddetle yasaktır. Bir cehennem makinesi, bir bomba, bir kutu dinamit kadar yasak… Bir Türk on dört yaşına girdi mi annesinden, ablasından, kız kardeşinden, nihayet teyzesinden ve halasından başka bir kadının yüzünü göremez. O halde kimi sevecek? Hiç. Bu muhitin, bu içtimaî vicdanın kuvvetini, dehşetini, sana nasıl anlatayım? Adını unuttum, bilmem hangi feylesof; Allah’ın insanlar üzerindeki tesirinden, insanlarla münasebetinden, ahlâkından bahsederken: “O, içtimaî muhitten başka bir şey değildir…” diyor. Ben bu sözü biraz doğru buluyorum. Eski mukaddes kitaplarla bugünkü yeni dünyayı çeviren Allah her yerde, her devirde dinsizleri, kendine karşı gelenleri başka sebepler, başka tarzlarla eziyor. Evvel zamanda Galile’yi yakan kuvvet, bugün Galile’nin o büyük, korkunç kabahatini ders diye okuyan milyonlarca mektep çocuklarına aldırmıyor. İspanya’da Ferer’in kafasınıa delen kurşunlar, Fransa’da patlayabilse ihtimal orada ihityar ve bunak kadınlardan ve papazlardan başka kimse kalmaz. İşte bu feylesof da Allah’ımızın, ezelî kanununu işletmek için, hep muhiti, hep muhitin içtimaî vicdanını kullandığını görerek o hükmü veriyor. Bu ezelî mukavemet olunmaz kanun her yere, her kıtaya, her memlekete değil, hatta her şehre, her köye göre değişiyor.

Buradaki fazilet, orada cinayet; oradaki yararlık, burda fenalık sayılıyor; mukaddes kitapların bütün tabiat, uzviyet, tekâmül kanunlarına inat olarak hiç değişmez kalması lâzım gelen emirlerine bile her yerde başka türlü boyun eğiliyor; esasları bir olan Hıristiyanlık, Avrupa’da başka, Amerika’da başka, Afrika’da başka… İslâmlık da böyle! Hindistan’da başka, Liverpool’da başka. Buhara’da başka, Türkiye’de de başka… Arabistan’a ve Acemistan’a git, oralarda bütün bütün başka… İşte Allah’ımızın Türkiye’deki ezelî, karşı gelinmez kanunu, yeni içtimaî vicdan, aşkı bütün kuvvetiyle bize yasak ediyor. Türkiye’de kimse sevişemiyor. Ve kimse şimdiden sonra sevişemeyecek… Çünkü sevmek için evvelâ görmek lâzım. Halbuki genç bir kızla bir yuva yapmak, ölünceye kadar bahtiyar yaşamak için konuşmak, anlaşmak, sevişmek değil; hatta bir kerecik olsun yüzünü görmek imkânsız… Bu şiddetli yasağa karşı duranlar, iş devresine girmiş anarşistlerin, nihilistlerin, yahut eski zamandaki dinsizlerin akibetine uğrarlar. İçtimaî, acıklı bir ölümle sönüp giderler. Lâkin kurnazları, yasak olan aşkın usta kaçakçıları, hırsızlıklarından tıpkı, ihtiyar ve cesur bir tütün kaçakçısı, Yunanlı bir yankesici gibi, bıkmazlar. Hep yürek çarpıntısı içinde yaşarlar. Gece tenha yollarda, karanlık bahçelerin şüpheli köşelerinde rüzgâr, soğuk, rutubet altında saatlerce beklerler, ve nihayet korku ile karışık iki mânâsız kelime, tadı asla duyulmayan, acele, çabuk bir öpme… Hepsi bu! Eski edebiyata Acemistan’dan, yeni edebiyata Fransa’dan gelen aşk masalları, şiirler, hikâyeler şifa bulmaz bir frengi gibi bu kaçakçıların bütün varlığına geçmiştir. Onlar daima, bir macera ararlar. Kadınların görülmesi pek açık, pek bariz bir tarzda, dehşetle yasak olan bir muhite zıt, ecnebî muhitlerin âdetlerini, mesela sevişmek hülyasını sokmak isterler. Kendilerini yabancı, uzak memleketlerde geçen hayalî romanların kahramanları yerine koyarlar. Edebî mecmualardaki birçok şiirleri tabiî okuyorsun? Mevzu: Gece ve kadın… Halbuki Türkiye’de ikisi de yoktur. Türk muhitinde, gece alaturka saat birden sonra bütün perdeler iner, sokaklar tenhalaşır. Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine girer.

Gazinolar, balolar, tiyatrolar ve ilâh… Yani Beyoğlu tarafı asla Türk değildir. Orada yabancılar kendi muhitlerini, kendi âdetlerini yaşarlar. Kadınlariyla kol kola umumî bahçelerde, lokantalarda gezerler, konuşurlar, eğlenirler, gülüşürler. Aralarına malûm mânâsıyla bir sıçan deliği bulamayan Türkler de karışırlar. Masaların başında pineklerler. Yabancıların kadınlarına, yabancı güzelliklere, yabancı göğüslere hasretle bakarlar. Uzatmayalım, Türkler’in gecesi yoktur. Sonra yine bu yeni şiirlerde boyuna göller anlatılır; hangi göller!.. İstanbul’da Terkos’tan başka göl hatırlamıyorum. Oraya da eminim, şairlerin hiçbirisi gitmemiştir. Hususiyle Terkos’un civarında gece barınacak yer yoktur. Yüzlerce mısralarla, arşın manzumelerle anlatılan sevişmeler, sevgililer de yalan… Şairin bir sevgilisi vardır. Lâkin nerede! Şair sevgilisiyle konuşuyor, öpüşüyor. Lâkin nerede! Ah, ancak hayalinde… Hakikatte sevişmek, genç bir kızla üç dört dakika konuşabilmek, bugünkü Türk muhitinde, balıkların sudan çıkarak havada uçuşmaları, bostanlardaki ince kavakların dallarında tünemeleri kadar imkânsızdır. İstanbul ve civarında değil bir genç Türk kızıyla, geceleyin kol kola gezmek, bülbülleri dinleyerek aşk kelimeleri söyleşmek… Hatta gündüz biraz taze görünen annemizle bir arabaya binmek ne kadar tehlikelidir, düşün… Seyir yerlerinde, ah bu zavallı, feci, gülünç yerlerde de aşk mümkün değildir. Kadınlarla erkekler asla birbirlerine yaklaşamazlar. Aralarında mutlaka birkaç yüz adım bulunur, birkaç yüz adımdan başka da birkaç düzine polis, muhitin içtimaî vicdanına mahut yedi başlı mutassıp, cehalet devinin arzusunu yerine getirmek için sanki bu polislerin, mebusansız, âyansız semavî bir kral kadar selâhiyetleri vardır. Kız kardeşinize sokakta bir laf söylediğinizi görmesinler, rezalet hazırdır. Hemen karakola… Kim olduğunuzu, konuştuğunuzun kardeşiniz, yahut anneniz olduğunu ispat edinceye kadar birkaç kilometre dayak yemezseniz yine talihiniz varmış demek. Muhitimizin dininden, ananelerinden, âdetlerinden, ulemalarından, ihtiyarlarından, mültecilerinden, hükümetin zabıtasından ziyade bu aşk yasağını isteyen kimlerdir, biliyor musun? Kadınlar! Türk kadınları. Bunlar aşkın, güzelliğin en korkunç düşmanlarıdır! Dışarıda kendi kavminden hiçbir kadın yüzü görmeyen erkeklerine, evlerinde de bir bakacak yüz göstermezler. Dışardaki zabıtanın en dehşetlisi evdedir. Mesela hizmetçi alacaklar, değil mi? En çirkinini bulurlar. Çiçek bozuğu, büyük ağızlı, kalın dudaklı, çarpık dişli, eğri burunlu berbat bir şey… Her gün karşınızda gezen, yemeklerinizi getiren bu kızı daha ziyade çirkinleştirmek için hususî bir maharetleri, hususî bir dehaları vardır. Kuvvetli, fırlak kalçaları görünmesin diye gayet bol esvap giydirirler. “Etrafa dökülüyor” bahanesiyle saçlarını sımsıkı bir yemeni ile bağlatırlar. Zavallıyı halis bir orangutana çevirirler. “Beyin hiç yüzüne bakmayacaksın, yanında laf etmeyeceksin, bir şey sorarsa cevap vermeyeceksin, kolların açık, çorapsız yanına girmeyeceksin..!”, tembihlerini vermekte gecikmezler. Bir hizmetçinin aleyhinde bulunurken, “Çalışkan, temiz, atik kız ama, ağzı burnu yerinde” derler. Ağzı burnu yerinde olmak onlar için en affolunmaz bir cinayettir. Genç kızlarla görüşmek ve sevişmek asla mümkün olmadığından “evlenmek” meselesi de onların elinde bir madendir, istedikleri gibi işletirler. En birinci emelleri oğullarına yahut kardeşlerine çirkin bir kız almaktır. Tanımadıkları eve “görücü” giderler. Erkeklerin birçoğu daha hâlâ bilmezler ki bu görücü hanımlar güzelden ziyade bir çirkin ararlar… Mutlaka da bulurlar. Güzel bir kız alırlarsa kardeşlerinin yahut oğullarının onu seveceğini, onun lafını dinleyeceğini, sonra kendi pabuçlarının dama atılacağını düşünmek onları çıldırtır. Güzellikten dehşetle ürkerler. Bunun için İstanbul’da koca bulamayan, evde kalan kızların yüzde doksanı en güzeller, en cazibeliler, en sevimlilerdir.

Bu zavallı güzel Türk kızlarını görücü hanımlar beğenmez. “A, kardeş çok güzel ama, şeytan gibi çok bilmiş… Biz oğlumuza ecinni değil kız almak isteriz.” derler. Kimine alafranga, kimine sıska, kimine şirret gibi kusurlar bulurlar. Gayeleri tombul, beyazca, sessiz, mıymıntı, budala, cahil, ıslanmış tavuğa benzeyen kızlardır. Böyle bir kıza rasgeldiler mi, “Ah işte bir melek!” diye haykırırlar; başlarlar oğullarına, kardeşlerine mübalâğalandırarak anlatmaya. Zavallı erkek talihin kendine bir peri gönderdiğine inanır, zifaf gecesi kalın duvağı kaldırınca karşısında “Adınız ne efendim?” sualine cevap veremeyen şaşkın, temiz, beyaz, biçimsiz bir et yığınından başka bir şey göremez. Erkeklerini hiçbir fırsat kaçırmayarak güzel görmekten, aşktan, sevişmekten mahrum bırakan bu kadınlar, aynı zulmü kendi cinslerine de yaparlar. Tanıdıkları bir kadının başından kazara bir macera geçer, mesela bir “nâme” si yakalanır, yahut da kocasından boşanıp diğer birine varırsa hepsi birden ona darılırlar, dehşetle afaroz ederler. Aradan uzun seneler geçer, o kadını sokakta gördüler mi yollarını değiştirirler, bazıları yüzüne tükürmeye kalkar, en insaflıları biraz acır, “Ah zavallı kötü oldu, alnının yazısı imiş” der. Muhitimizde “Bir kadının en birinci vazifesi güzel oimaktır” sözünün nasıl tehlikeli bir yalan olduğunu pek iyi bilen anneler, kızlarını ellerinden geldiği kadar güzellikten, şuhluktan, süsten, serbestlikten menederler. Bu annelerin sokağa çıkarken kızlarının kulaklarına fısıldadıkları nasihatin değişmez modeli şudur: “Kızım! Peçeni indir. Ellerini çarşafın içine sok, başını yukarı kaldırma, aşifte diyecekler… Önüne bak, Frenk karıları gibi zıp zıp yürüme. Yavaş yavaş. Göğsünü ileri çıkarma, arkamıza takılacaklar. Sana azgın diyecekler. Adın çıkacak. Evde kalacaksın, vs. vs..!” Sonra tanışan, görüşen her aile sanki birbirlerinin tabiî müfettişleridir. Sakın bir aile içinde küçük bir aşk macerası geçmesin. Rezalet; dedikodu birden göklere çıkar, kahramanlarını tefe korlar. Oğullarının, kızlarının gizlice görüşmelerine, mektuplaşmalarına aldırmayan, göz yuman annelere bütün tanıdıkları, yine birden darılır: “Ah, ayol kadın bu yaştan sonra boynuz dikiyor…” diye ondan iğrenirler.

Bazı yeni romanlarda gösterilen Türkiye’deki mahut kibar âlemine gelince… Bu âlem, bütün bütün hülya mahsulüdür. Türkler’in arasında eskiden de, şimdi de imtiyazlı bir sınıf yoktur. Vâkıâ büyük memurların, eski devirden kalma paşaların, bir parça zengin olanların aileleri, sunî bir kibar âlemi yapmaya çalışırlar, esaslarını kaybederek sözde garplılaşırlar, Frenkleşirler. Fakat netice? Bütün muhit onlara düşman olur. Bir mahallede böyle, kadınları, nikâh düşen akrabalarına görünen bir aile oldu mu evvela, “Kötüler!…” lakabı takılır, sonra boykotaj başlar. Böyle bir vakada ailelerin etraflarında yükselen nefret, tecavüz sesleriyle bütün saadetleri söner. Yerlerini, yurtlarını terk etmeye, kırlara, uzak ve tenha köşklere, ücra yalılara çekilmeye mecbur kalırlar. Evet, yeni şiirlerdeki göller, geceler, aşklar gibi yeni romanlardaki o nikâh düşen akrabalarına, erkeklerinin arkadaşlarına çıkan kadınların vücudu yalandır. Uydurmadır. Bu romanlar Garp romanlarının gölgelerinden, tekrarlarından, tercümelerinden başka bir şey değildir. İstanbul’da kadınları, yabancı, nikâh düşen erkeklere gözükür bir Türk ailesi bana gösterilsin, beş senelik kazancımı vermeye hazırım. Bu romanlarda anlatılan Avrupalılaşmış aileler, meşhur sanatkârlarımızdan Kel Hasan’ın ve Abdi’nin hususî, muharriri bilinmez piyesleri kadar hakikî Türklüğe mugayirdir. O tiyatrolarda uşağın hanımların yanına zırt pırt çıkması, “Oh, kaymak!” diye süt ninelerin göğüslerini sıkması hakikatte Türk aileleri arasında nasıl imkansızsa, bu rezaletler nasıl son derece uydurma şeylerse yeni romanlardaki yabancı erkeklerin ellerini sıkan, kocalarının yanında açık saçık, örtüsüz, çarşafsız, hatta bazen dekolte, yabancı erkeklerle konuşan kadınlar da öyle kaba, münasebetsiz, hakikate taban tabana zıt, soğuk, sahte hayallerdir.

Uzatmayalım, şimdi bana cevap ver. Böyle diniyle, ananeleriyle, âdetleriyle, kanunlarıyla, hükümetleriyle, zabıtasıyla, aile teşkilâtıyla, hatta kadınlarıyla aşkı yasak eden, nikâh düşen erkekle kadını asla birbirine göstermeyen bir muhitte aşk aramak, sevişmek inadı serserilik değil de nedir? Böyle bir muhitin içtimaî vicdanına karşı gelmek, en kuvvetli ve muazzam hükümetlere karşı anarşistlik etmekten daha delilik, daha çılgınlık değil midir? Çok akıllı sandığım senin de hâlâ bu imkânsız hülya ile uğraştığını gördüğüm için çok canım sıkıldı. Ah, zavallı dostum, sen şimdiye kadar piyangoyu çekmeli, kısmetine düşen et yığıntısına, et tarlasına razı olmalı, orduya askercikler yetiştirmeliydin. Ancak böyle mesut olabilirdin. Halbuki sen hâla aşk dalgası geçiyor, sonu bulunmaz bir yeis çölüne, içi lav dolu bir cehennem uçurumuna, arkasında ateş fışkıran yanardağlar saklı uzak, aldatıcı, sunî bir seraba koşuyorsun. Bilsen sana ne kadar acıdım.

Vapur Kadıköy’e gelmişti. Arkadaşımı dinlerken ökçelerimin üzerinde kalmış, hafifçe parmaklığa oturmuştum. Doğruldum. Sağ ayağım fena halde uyuşmuştu. Yere basamıyordum.

— Biraz dur kuzum, dedim. Ayağım uyuşmuş. En sonra çıkarız.
Gülüyor:

— Ayağın değil, galiba beynin uyuştu, diyordu.
Vapur iskele tarafına eğilmişti. Üstten, alttan adamlar çıkıyordu. Güneş kalın bulutlar altında kaybolmuş, hava esmer bir demir rengi bağlamış, ağlamaya hazırlanan, içi yaş dolu dargın, soluk bir göz gibi mahzunlaşmıştı. Çıkanlara bakıyordum. Yarım saat evvelki tatlı dalgamı korkunç bir fırtınaya çeviren arkadaşımın söylediklerini fertlerini ikiye ayıran, aşktan, sevişmekten mahrum bırakan, annelerini, karılarını, hapsederek asırlarca daldığı rüyasız ve granit uykusundan asla uyanmayan bir kavmin, bir cemiyetin sonu ne olabileceğini düşünüyor; dar tahtalar üzerinde korkak bir dikkatle hızlı hızlı geçenlerin sessiz sedasız çıkışlarını, ürkek bir hayvan sürüsünün acele kaçışına benzetiyordum. Bunların içinde hiç dişi yoktu. Çoluk çocuk, ihtiyar, genç, zengin, fakir, hepsi erkekti. Elimle dizimi oğuşturarak:

— Vapurda hiç kadın yokmuş, dedim.

Arkadaşım yine güldü ve cevap verdi:

— Sabırlı ol… Onların erkeklerle karışmaları yasaktır. En son çıkarlar…
Vapur tamamıyla boşalmıştı. Biz hâlâ davlumbazın üstünde, beyaz parmaklıkta idik. Bacağımın uyuşması geçmemişti. Arkadaşımın yanında topallayarak iskeleye doğru yürümeye başladım.

Artık şimdi kadınlar da, her tarafları örtülü, koyu siyah çarşaflarının altında sanki şangırtıları işitilmemek için pamuklara sarılmış gayet ağır, gizli esirlik ve zulüm zincirleri taşıyan lanetlenmiş, hayattan kovulmuş, hasta, dilsiz heyulalar gibi sendeleyerek, titreyerek yavaş yavaş çıkıyorlar, başlarını önlerine eğerek düşmemek, bir şeye dokunmamak, birbirlerine çarpmamak, yanlış bir adım atmamak için kalın, kara peçelerinin altından bastıkları yeri görmeye çalışıyorlardı.

Genç Kalemler, Say1: 24-25 (On Temmuz’a mahsus mümtaz nüsha) 10 Temmuz 1328 [23 Temmuz 1912], s 4-11, 14-15.

(yay. haz. Nâzım Hikmet Polat), “[Aşk Dalgası]”, Bütün Hikâyeleri / Ömer Seyfettin, İstanbul (2015)227-236.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: