Gönderen: adalarpostasi | 20 Aralık 2013

Adalarda birilerinin gözü mü var?

kimden: MURAT TÜRKER
kime: adalar.postasi@gmail.com
tarih: 20 Aralık 2013 22:33
konu: Adalarda birilerinin gözü mü var?

BİR+BİR, 04.10.2012
Murat Türker
http://birdirbir.org/adalarda-birilerinin-gozu-mu-var/

Adalarda birilerinin gözü mü var?

BRG00585

Fotoğraf : Tolga Sezgin / Nar Photos

Benim Burgaz’ım küçük yaşta yüzme öğrendiğim, ucunda Burgazada çakarının bulunduğu Moloz Burnunda başlıyor. Gerçi ben doğmadan kısa bir süre önce, adanın limanını lodostan koruyan kaya ve çakıllardan müteşekkil ince uzun pitoresk çıkıntı, yazlıkçı bazı adalıların deniz sporlarıyla iştigal etmeleri için kurulan bir kulüpçe halka kapatılıp doğal görüntüsünden uzaklaştırılmıştı. Yıllar içinde deniz doldurularak alanı iyice genişletilen, karaya doğru da yayılıp devasa bir çimento deryası haline gelen, bendeniz dahil, sadece seçilmiş insanların girebildiği idealist kulüp, kuruluş aşamasında öngörülen sporlardan sadece yüzme ve sutopunda aktif olmaya devam ederken tramplen, yelken ve sualtı sporlarında varlık gösteremez oldu; ilk yıllarında Burgaz’da yüzdesi yüksek olan renkli azınlıkların da Türkiye’yi terk etmesiyle, onlara özenen burjuvaların cemiyet ihtiyaçlarını görür hale geldi. Aslında birkaç hafta önce, İstanbul’dan göç etmiş birçok azınlığın facebook çılgınlığı aracılığıyla adada toplanması sayesinde, isteyen herkesin belirli bir ücret karşılığında olsa da kulüpteki nostaljik anmaya katılması sağlandı, ama yıllar sonra Burgaz’larına kavuşan romantikler adanın genel dokusunu nispeten korumakla birlikte “ke”nin (rıhtım, Fransızca quais’den) fazlasıyla değişmiş olduğunu üzülerek fark ettiler.

Nezih kıyı şeridi!

Deniz doldurularak genişlemesini yıllar içinde sürdüren ve Yahudi azınlığın çoğunlukta olduğu diğer kulüp bir yana, Burgaz limanına doğru ilk çıkıntı yukarıda bahsi geçen kulübün özel ihtiyaçlarını gören ufak iskele; hemen yanı başında, adada yaz kış oturanların örgütlenmesi sonucunda ortaya çıkabilmiş olan Su Ürünleri Kooperatifi’ninki duruyor. Söz konusu kooperatif poyraza bakan çakıllı sahili çekek yerinin ihtiyaçlarına uygun olduğundan doğal olarak koruyor, fakat ondan sonra başlayan kıyı şeridi çocukluğumdan beri denize doğru genişlemeye meyilli. Biraz ötede, adalıların her türlü eşya ve erzaklarını taşıyan motorcuların nispeten yeni iskelesi var. Limanın doğal bir kavisle ana iskeleye kıvrıldığı noktada ise esas kargaşa başlıyor. Mavi Marmara şirketinin vızır vızır işleyen motorları çevreyi gümbürdeten makinelerini söndürmeden müşterilerini yolcu boşaltılmasına uygun olmayan eğreti bir alana indirirken, aynı anda, hemen kalkacak olan yeni motora binmeye çalışan güruh bir sürü dürtüsüyle iskeleye üşüşüyor; Burgaz’ın Beşiktaş veya Üsküdar’dan farkı kalmıyor. Bu arada, özellikle Kalamış veya Ataköy’den fiber yelkenlileriyle gelen yeni beyaz Türkler doyurulmaz ihtiyaçlarını karşılamak için peş peşe dizilmiş restoranlara itiş kakış akın ederken, müesseselerin onları yatlarından almak üzere tahsis ettiği şişme botların motor sesleri sivrisinek vızıltısına dönüşüyor. Bir zamanlar çoğu kahve olup iç içe duran her bir mekânda ayrı ayrı müzikler bangır bangır çalınırken kakofoni artıyor, çinekopun kaç santim olması gerektiğine dair muhabbet rakı âlemleri koyulaştıkça yükselen volümle içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Birbirlerini dinlemeye pek meyilli görünmeyen, damakları gün geçtikçe hassaslaşıp İtalyanları aratmayan değme degüstatörler dizayn ucubesi Fahri Korutürk gemisi vapur iskelesine yanaşınca hiçbir şey duymaz oluyor, ama ne gam!

Resimlere konu olan adanın tarihî beyaz iskelesi Özal zihniyetine uygun arabesk mimariye yerini bırakalı epey oldu, ama hâlâ alışmak mümkün değil. Devasa iskelenin parke taşlarıyla kaplı yüzeyinin üzerindeki göçüklerde, poyrazın fırtına şiddetinde estiği günlerde dalgaların çırpıntılarından oluşan gölcükler bir yana, ana binanın tamiratı sürerken, özellikle İstanbul’dan furya halinde gelen günübirlikçilerin ihtiyacını karşılamak üzere bu yaz başında kondurulan plastik bekleme salonu da cabası. Yıllardır inkâr edilen ve şu andaki yönetimin hoşgörü politikasına alet edilen azınlık bayramlarıyla ilgili tebrik mesajlarını taşıyan plastik brandaların asıldığı, ama bir türlü pastan korunamayan parmaklıklar zaten ayrı bir estetik unsuru. Burgaz’a vardığınızda karşınıza ilk çıkan ve adanın bir zamanlar medarıiftiharı olup birçok ahşap bina gibi temsilî bir restorasyonla ucubeye çevrilen eski otelin de estetikten pay aldığı söylenemez.

Her ne kadar ağaçlarla süslenmiş olsa da iskelenin sağındaki dolgu alan çirkin deniz otobüsleri iskelesiyle taçlanıyor. Mevzubahis araçlardan biri yanaştığında limanın içi gürültüyle inlerken hemen yanlarında bekleyen, faytonlarına bağlı atların sakin sakin durması ne garip! Tabii esas dehşet, ana meydanın ortasına doğru masalarını çıkarmış ve son yıllarda adaya göç etmiş şehir entelijansiyası için Cihangir’deki cami kahvesi vazifesini gören pastanenin önünde kalan dar koridorda iki fayton karşılaşınca yaşanıyor; bir de deniz suyuyla arada sırada yıkanan, birkaç kat kara asfalt kaplı fayton bekleme yerinin nemle karışık kokusu…

BRG00615

Fotoğraf: Tolga Sezgin / Nar Photos

Limanın kuzeyine doğru, bir zamanlar büyük taş bloklardan oluşturulmuş ve eski Fulya restoranın önünden de merdivenlerle suya inilen rıhtımın bu ikinci kısmında denizin yüzyıllarca oluşturduğu doğal kıyı şeridine çimento dolguyla müdahale edildiğinden dalgalar bir türlü yatışmıyor, rüzgârlı günlerde koyun içi adeta kaynıyor. Bazılarınca hedef gösterilip fethedilmesi düsturuyla adaların yolunu tutan bir kısım delikanlılar bu elverişsiz duruma rağmen, yazlıkçıların koyun ortasına demirli teknelerine biralarıyla yüzüp biniyor, sahipleri geldiğinde kabadayılık yapabiliyor, Kınalı’da daha da ileri gidenler olmuş.

Bir zamanlar CHP lokali olan kahvede yaşlı Yahudi madamalarının konken masaları insanın geçmişle huzur verici bir bağ kurmasını sağlıyor.

Adanın su sarnıcını doldurmak üzere yanaşan gemiler için, çok da eski olmayan bir mazide yapılan çirkin ve paslı su iskelesi bazı kısımları yıkılmış olmasına rağmen zamana direniyor. Hemen arkasında bir zamanlar takaların yanaştığı, özellikle kum, çimento, kiremit ve tuğla boşalttığı, altından da lağımın şarıl şarıl aktığı iskelenin bir yanı doldurulduğundan artık fark edilemiyor. İnşaat artıklarıyla oluşturulmuş geniş saha hafriyat alanı görüntüsünden tamamıyla kurtulamamış olsa da su pompaları ve elektrik trafosu gibi bazı binaların yanında plastik sandalye ve masalarıyla hizmet veren bir köfteciyi ağırlıyor (aklımdan T.S.Eliot’un The Waste Land adlı şiiri geçiyor…) Bir zamanlar sanatoryum olarak hizmete girerek Medeni Bey’in adını almış binanın önünden geçerken ise dolgusu doğru dürüst yapılamayıp tabiatın gücüne yenik düşen, bir kısmı beton, bir kısmı kırmızı toprak alanın üstüne serilmiş çim saha halı şeritleri, üzerindeki şezlong ve güneş şemsiyeleriyle birlikte halkımızın ortama uyum sağlama başarısını ve olanla yetinme konusundaki olgunluğunu ispatlıyor. Biraz ötede, eskiden sadece üst yoldan, çamların arasından bir patikayla inmeye alıştığımız, şimdi üstü asfaltla kaplı olup arkasını kuşatan sahil yoluyla rahatlıkla ulaşılabilen Çamakya koyunda ise peş peşe, iç içe dizili beyaz şezlonglar kolibasil oranı tartışılır Marmara denizine girmeye gelen tatilcilerin hizmetine sunulmuş durumda; Belediye’den binbir zorlukla alınan özel izinlerle birilerine peşkeş çekilmiş çakıl sahilin üzerinde, New York görünümlü olmak için çırpınan İstanbul’un günbegün yükselen silüetiyle karşı karşıya yatmak için ideal! “Yoksa karşı kıyıdaki yüksekçe bir gökdelende Prens Adaları manzaralı bir daire mi alsak? Ama ya ikiz kulelere olan bize de olursa?”

Biraz daha ilerde ahşap doğramaları pimapenle değiştirilmiş Aya Yorgi manastırı ve altında Burgazlıların atık sularını arındırıp açık denize pompalayan sistemin merkezi var. Ama ötesine geçecekseniz, adanın son hayvansever Rumu Margarita’nın kedi ve köpek sürüsünü aşmanız gerekecek. Müslüman mezarlığına ulaştığınızda ise kayalıkların üstündeki son durağın kapasitesini doldurduğunu fark edeceksiniz. Bunun da çaresine Orman Müdürlüğü bakmış; eskiden Mimi’nin orkide yetiştirdiği seranın yanı başında ağaçlar ve makiler kesildi, etrafında birçok mesken bulunan alan yeni mezarlık alanı olarak öngörüldü. Birkaç sene önce neredeyse tamamıyla yanan ve gelişigüzel ekilen birçok ağaç cinsinin tutmadığı Burgazada’nın çıplak bölgeleri dururken yetkili makamların adaya gösterdiği arsız ilgi yadsınamayacak duruma geldi.

Her ne kadar bu proje durdurulmuş gibi gözükse de Heybeli’deki ekalliyetin şaşaalı yaşantısını görüp kıskanan İnönü’nün “Köylü olsun, ama bizim olsun” lafından esinlenen yeni yönetimler belki de “Çirkin olsun, ama bizim olsun” diye düşünüyorlardır, ülkülerine ulaşmaları bu saatten sonra zor olmasa gerek!

Murat Türker

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: