Gönderen: adalarpostasi | 26 Şubat 2012

ADALAR POSTASI-2670: [ada] koyu mavilik içinde sarp kırmızı kıyılarıyla, tarihöncesi bir hayvan gibi denize eğilmiş su içiyor…

Büyükada’da, 1930.

* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

12 Mart 1914 Pazar günlü, Büyükada’da Aya Dimitri Kilisesi avlusunda yanmış olan mektebin eski temelleri üzerine yapılması için izin verildiğine dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: İpek Bozkurt, New Year in Prinkipo, 9.1.2012.

* * *


ADALAR’da HAVA DURUMU:

26 Şubat 2012 Pazar
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Yağmurlu
3/9ºC
%74-87 nem
Poyraz, KD 12km/sa
Gündoğuşu 06:45… Günbatışı 17:49…


* * *

Cicely Mary Barker, The Winter Jasmine Fairy.


__________________________________________



1- Dizzy, PRENSini arıyor ADALARInda!…


2- Leon Troçki: “[Ada] koyu mavilik içinde sarp kırmızı kıyılarıyla, tarihöncesi bir hayvan gibi denize eğilmiş su içiyor…”


3- Panço ile Reks‘in anısına…

4- Nokta Çelik: “Vapur bizim soyunma kabinimiz. İstanbul’un dertlerini vapurda soyunup, giyiniyoruz…”

5- Deniz Toprak: “Hikâye, ne gülü sevene, ne de sevmeyene. Hikâye, gülü yok edene… La Fontaine öyle yazmış, hikâye düpedüz eşeğe…”

6- Baki Nedim Baltacı: “[Terrace-Lido kaçak inşaatı davasında] gelinen noktada; bir avuç Adalı’nın verdiği mücadeleyi, gelişmeleri kuzuların sessizliği içinde izleyen Adalılara ithaf etmekteyiz…”

7- Phonebooks, Ada vapurları ve/veya iskelelerinde de olsa keşke… Sen asıl o vakit seyreyle…

8- Deniz Toprak: “Elektrik İdaresi’nin olduğu yere sizin aldığınız duyumlara göre otel yapılacaksa bana ne? İmar müdürü müyüm ben?…”

9- Selin Kutucular: “Kınalıada’yı, Aslı Aydın ve Orhan Şevki’yle geziyoruz…”

10- Ara Nubaryan: “Ada’nın bütün atçılarına, Maltepe’nin bütün tinercilerine…

11- Özlem Katmer: “Adı Lefter. Bu, bir tür hayat ansiklopedisi. İçinde dedemin doğumundan askerliğine, evliliğinden futbol hayatına, aldığı ödüllerden anılarına kadar tüm yaşamı yazılı olacak. Ayrıca dedemin çeşitli resimleri de yer alacak. Kitap önümüzdeki günlerde piyasada olacak…”

12- Ezginin Günlüğü: “Martı…”

)O(

_____________________________________________

Dizzy,
PRENSini
arıyor 
ADALARInda!…
)O(
Twitter, 25.2.2012 02:41
Elif Sezgin 
@ecif
Dizzy on the ferry. She likes Prince’s Islands. 
@ Prince’s Islands instagr.am/p/HaKxXokGF1

_____________________________________________
Isaac Deutscher (çev. Rasih Güran), Troçki III, İstanbul (1974)9, 17, 23-26, 36-40
BİRİNCİ BÖLÜM
TROÇKİ BÜYÜKADA’DA
[…] Natalya ile Lyova, bu durumda bile G.P.U memurlarıyla birlikte, soluk soluğa İstanbul’a yakın bir semtte, aşağı yukarı emniyetli ve sessiz bir yer aradılar. Sonunda kentin içinde ya da yakınlarında değil Marmara Denizi’ndeki Büyükada’da bir yer buldular. İstanbul’dan vapurla Büyükada’ya gitmek bir buçuk saat alıyordu. Büyükada’da böyle alelacele bir ev bulunmasının garip bir yanı da vardı: Bizanslılar’ın zamanında Büyükada bir sürgün yeriydi; Bizans İmparatorları hanedana mensup rakiplerini ya da isyancıları bu Ada’ya sürerlerdi. Troçki bu Ada’ya, 7 ya da 8 Mart’ta gitti. Büyükada’ya ayak bastığı sırada oraya geçici bir kuş gibi konduğunu sanıyordu; oysa Büyükada dört uzun ve olaylı yıl kendisinin yurdu olacaktı. […]
*

1930 yıllarında Büyükada, Bizans İmparatorları zamanında gözden düşen kardeşlerin ve akrabaların, kıyılarında belki de ömür çürüttükleri günlerde olduğu kadar, sessizdi ve dünyadan uzaktı. Tabiat da sanki kral aileleri için ceza yeri olmak üzere yaratmıştı burasını. Ada, “koyu mavilik içinde sarp kırmızı kıyılarıyla, tarihöncesi bir hayvan gibi denize eğilmiş su içiyor”du. Akşam güneşinin ışıkları altında adanın mor rengi, temiz gök mavisinin önünde neşeli ve meydan okurcasına ortaya çıkıyor; sonra tek başına kalmış bir öfkenin kızıllığını alarak uzak ve görünmez dünyalara sert sert bakıyor ve sonunda küserek karanlığa dalıyordu. Kırmızı ile mavi arasında oturan ve bir kaç balıkçı ile çobandan oluşan Adalılar, büyükbabalarının binlerce yıl önce yaşadıkları gibi yaşıyorlardı, “köyün mezarlığı köyden daha canlıydı sanki”.[1] O güne kadar hiçbir otomobil kornası bozmamıştı sessizliğini; uzaktaki sarp kayalıklardan ve tarlalardan bir eşeğin anırtısı gelirdi ana caddeye yalnızca. Yılda bir kaç hafta Ada’yı bayağı bir gürültü kaplardı: Yaz tatili geçirmek isteyen bir sürü insan, İstanbul’un tüccar aileleri, kıyılara ve evlere dolardı. Sonra yine sessizlik her yanı kaplar, durgun ve muhteşem sonbaharın gelişini eşeklerin anırtıları karşılardı yalnızca.
Troçki, Büyükada’da ilk olarak ikâmet ettiği Arap İzzet Paşa Köşkü’nün bahçesinde, Fotoğraf: Jean Weinberg. 
Pars Tuğlacı, Tarih Boyunca İstanbul Adaları I, İstanbul (1995)288.

Büyükada’nın bir kenarında, yüksek parmaklıklarla deniz arasına sıkışmış, köyden kopuk, köyün dünyadan olduğu kadar köyün kendisine de uzak, müflis bir paşadan kiralanmış, büyük, eski bir köşk Troçki’nin yeni evidir. Yeni kiracılar içeri girdiğinde köşk pislik içindedir. Her taraf örümcek tutmuştur. Troçki, yıllarca sonra, yeniden neşesini toplamış ve temizliğe başlamıştır. Natalya kollarını sıvamış ve ailenin erkekleriyle birlikte her yanı silip süpürmüş ve temizlemiştir. Duvarlar badana olmuştur. Az sonra ucuz bir boyayla yerler boyandı ama aylarca üzerinde gezindikçe ayakları hep boyaya yapıştı. Evin ortasında büyük bir hol vardı ve holün kapıları denize bakan bir verandaya açılıyordu. Birinci kat Troçki’nin çalışma odası olmuş, duvarlar Avrupa’dan ve Amerika’dan gelen kitaplarla, dergilerle hemen dolmuştu. Zemin katı sekreterlikti. Bu kattan Lyova sorumluydu. Bir İngiliz ziyaretçi, “soluk mermerler, kederli havuz kuşu heykeli ve zavallı yaldızlar, sosyal büyük iddialar sahibinin olduğu kadar  Türk mal sahibinin de düşüşünü gösteriyordu,” der. Emekli bir Türk paşasına rahat bir hayat sürdürmek için yapılmış olan bu dekor köşkün o sıradaki isyancı havasına garip ve komik bir şekilde aykırı düşüyordu. Evin, sekreterler, muhafızlar ve konuklarla dolup taştığı bir sırada ziyarete gelen Max Eastman, ortalıktaki “boşluğu ve çirkinliği” görünce burasını çıplak bir barakaya benzetmişti. “Bu geniş odalarda ve balkonda bir tek mobilya, bir tek sandalye bile yok! Bunlar yalnızca birer koridor. İki taraftaki odalara giden kapılar kapalı. Bu odaların hepsinde birinin masası, ya da yatağı, ya da her ikisi ve bir de onlardan ayrılmayan bir sandalye var. Odalardan biri de alt kata; bir masa ile bir kaç sandalyenin sığacağı kadar küçük, dört köşe, beyaz badanalı yemek odası”. Bu manzarayı gören rahatına düşkün Amerikalı ziyaretçi, “bir kadın ile bir erkeğin” bu kadar boş bir yerde “ruhlarının hemen hemen öleceğini”, oysa bir kaç dolar harcamakla buranın “güzel bir ev” haline getirilebileceğini düşünür. Amerikalı orta sınıf halkın evinde bulunan konfor elbetteki burada yoktur. Normal şartlar altında bile Troçki ile Natalya evlerini “bir kaç dolar” harcayarak “güzel bir hale” sokmayı pek düşünmemişlerdi; kaldı ki Büyükada’daki durumları hiçbir zaman normal olmamıştı. Burada sanki bir limanın bekleme salonunda vapur bekliyordular. Köşkün çevresindeki bahçeye, Natalya’nın ziyaretçiye anlattığına göre “tasarruf amacıyla” hiç dokunulmamıştı. Bütün çabalarını ve paralarını mücadele için tasarruf etmeliydiler. Büyükada’daki ev bu mücadelenin geçici bir karargâhı idi; buranın temiz ve çıplak sadeliği bu amaca uygun düşüyordu.
*

Troçki köşke yerleştiği dakikadan itibaren, tecrit edilmiş durumundan sıkılmaya ve G.P.U ile Beyaz Rusların kolaylıkla gelebilecekleri bir yerde bulunmaktan kuşkulanmaya başladı. Bahçe kapılarının önünde her zaman Türk polisi bekliyordu, ama onlara da pek güvenilmezdi. Vize almak için hemen baş vurdu.  Kendi biyografisinin sonunda bu vize hikâyesini kısmen anlatır.[2] 
[…] Troçki’nin kuşkuları, dertleri ve yorgunluğu artıkça daha da canlanıyordu. Kederini inatçı bir çalışma içinde, dostları ve taraftarlarıyla tartışarak unutmaya çalışıyordu; çalışmaktan sinirleri gerildikçe Marmara’nın mavi sularında kürek çekmekle ve balığa çıkmakla dinlenmeye uğraşıyordu. Dinlenmek istediği sırada bile enerjisini hapsetmesi imkânsızdı; sinirlerini durmadan daha fazla germek zorundaydı. Balıkçılığı, Alma Ata’da olduğu gibi yine büyük kayıklarla, taşlarla ve ağlarla yapılan plânlı bir seferdi. Zamanla ailesinin bir parçası haline gelen iki Türk balıkçısıyla birlikte uzun balık avlarına çıkıyor; balıkçılarla birlikte çalışıyor, ağları çekiyor, taşları atıyor ve eve bir sürü balıkla dönüyordu. (Troçki’nin “dinlenme fikri”ni beğenmeyen Eastman, “böyle mi balığa çıkılır, bir türlü anlayamıyorum: sanki Kazan’da Beyaz Orduları yenmek için yoğun, hızlı, sistemli, örgütlü bir taarruza girişiyor,” diyordu.) Fizik ve moral gücünü harcayacak yer bulamıyordu; ara sıra yakalandığı hastalık bile sanki sinirli hareketliliğini bozmaktan âcizdi. Bazen kendi başına yelkenle denize açıldığı da oluyor, uzun zaman denizde kalarak ailesini ve sekreterlerini telaşa düşürüyordu. O sıralarda kendisini ziyaret eden bir taraftarı, Troçki’nin G.P.U tarafından hazırlanacak bir tuzağa düşmekten korkmaksızın nasıl denize açıldığına hayret etmişti. Troçki, bu adama biraz kaderci bir cevap vermiş, G.P.U.nun çok kuvvetli olduğunu, kendisini bir kere ortadan kaldırmaya karar verecek olursa buna karşı hiçbir şey yapamayacağını söylemişti. Bu arada elbetteki kendi kendisini korumamak, kendisine bırakılan ufak bir özgürlükten, hayatın renginden ve tadından yararlanmamak için ortada herhangi bir neden yoktu.[3]
Türkiye’ye geldiği sırada içinde beliren kuşkular biraz yatışmıştı. Türkler çok dürüst davranıyorlar, ona yardım bile ediyorlardı. Troçki, yine de pek emin değildi ama Mustafa Kemal Paşa sözünde duruyordu. Köşkün önündeki polisler görevlerini büyük bir titizlikle yerine getiriyorlardı. Dahası, bunlar aileden bile olmuştular. Öteye beriye koşuyorlar, evdekilere yardım ediyorlardı. Beyaz Ruslar yüksek parmaklıkları ve çitleri atlamayı göze alamıyorlardı. G.P.U bile uzakta kalmıştı; ilgisiz gibi görünüyordu. Ne var ki bu görünüş aldatıcıydı, G.P.U.nun ilgilenmemesine imkân yoktu. G.P.Udan biri, iki de bir de ateşli bir Troçkist kılığına giriyor, sekreter ya da muhafız olarak Troçki’nin maiyetine sızıyordu. Natalya şöyle yazıyor: “Frank adında bir Letonyalı vardı. Büyükada’da beş ay kaldı. Sonradan öğrendik ki bu Letonyalı da kısa bir zaman Ada’da kalan Sobolevicius adındaki başka bir Letonyalı gibi ―bu adamın Roman Well adındaki kardeşi de Paris ve orta Avrupa’daki muhalefet çevrelerinde casusluk yapıyordu― Rus Gizli Polisi’nin bir casusu imiş.” İşin zor yanı bu işi yapanlar yalnızca casusluğu ortaya çıkanlar değildi, çünkü en tehlikeli olanlar casusluklarını hiçbir zaman belli etmiyenlerdi. Örneğin, Sobolevicius ancak otuz yıl sonra Amerika’da Sovyet casusu olarak yakalandığı zaman Troçki’yi Büyükada döneminde takip ettiğini itiraf edecekti. […]
*

Troçki’nin malî durumu Büyükada döneminde umduğundan çok daha kolayca düzeldi. Yazdığı yazılardan çok para kazanıyordu; Ada’da yaşamak ucuzdu, kendisi de ailesi de çok basit bir hayat sürüyordu. Ama köşkte oturanların sayısı, sekreterler ve uzun süre için gelen konuklarla arttıkça, muhaberat da ufak bir hükümet dairesinin muhaberatını buldukça Troçki’nin masrafı yılda 12.000, dahası 15.000 dolara çıktı. […]
Devam edebilir!…
________
[1] Troçki’nin yayımlanmamış güncesinden (Temmuz 1933). Arşiv.
[2] Hayatım, çev. Müntekim Öçmen, Köz Yayınları, 1970.
[3] M. Parijanine Troçki ile Küçük Asya’nın uzak sularında yaptığı bir balık avını şöyle anlatıtor: “…Ganimetini elde etmek için çırpımıyordu… gizli mutluluğu gözünden okumaktaydı…. ustalaşıyordu.” Geceleyin büyük bir fırtınaya yakalanıyorlar. Tekne nerdeyse batacak; yanlarındaki Türk jandarması korkuyla bağırmaktadır; Troçki küreklere yapışıyor ve dalgalarla savaşıyor. O kadar soğukkanlı ve aradaşlarıyla o kadar ilgilidir ki durmadan espriler yapmaktadır. Parijanine bir sırada “korkma.. yanında Sezar ile serveti var” diye düşünmektedir. Kimsenin bulunmadığı bir adada boş bir kulübeye sığınırlar. Ertesi sabah aç kalkarlar; iki tavşan vururlar. Tavşanı yaralı olarak yakalayan Parijanine sonradan tavşanı öldürür. Troçki, “Avcılar bunu yapmaz,” der, “yaralı hayvan öldürülmez,”. Bu arada Türk makamları Troçki’yi aramaya çıkarlar; bir kaç köylü de onları kurtarmaya gelir. Troçki yardıma şakalaşarak sevinirken bilinmeyen bir yerde yollarını kaybeden ve bir lokma yiyecek bir şey bulamayan iki Rus generalinin hikâyesini anlatır: Generallerden biri “Ah” der, “şurda bir tek mujik bulabilsek”. “İşte bak, mujik hemen ortaya çıktı ve bir dakika içinde bütün işlerimizi gördü,” der Troçki. “A Leon Trotsky”, Les Humbles, Mayıs-Haziran 1934.

_____________________________________________

panço ile reks’in anısına… 
büyükadalı katile kınama!… 
ve dahi bulsun bela ki olsun ceza!… 
From: IRMAK TANIŞ 
Subject: Öldürülen Köpekler
Date: February 24, 2012 2:40:21 PM GMT+02:00
Katledilen Köpekler!… 
Merhabalar,
Şöyle bir şey var, paylaşmak istedim.
Büyükada’da iki tane sokak köpeği, Tepeköy’de bir şahsın bahçesine girip tavuklarını kovalamış; 
o şahıs da bu iki köpeği silahla vurarak öldürmüş!
Bilgilerinize,
Irmak Tanış
From: RABİA GÜROL 
Subject: Rabia Gürol senin bağlantına yorum yaptı.
Date: February 25, 2012 11:18:11 AM GMT+02:00
Aklım almıyor! Adamın kafası komşusuna bozulsa O’nu da vuracak. Hainlik, diyecek söz bulamıyorum. Lütfen vuran kişinin resmini de yayımlayın da tanıyalım ve paylaşalım, aramızda katillerin yaşadığı belli olsun! :((
From: ALEV TERSAKYAN
Subject: Alev Tersakyan senin bağlantına yorum yaptı.
Date: February 25, 2012 1:02:52 PM GMT+02:00

Sapık teşhir edilsin lütfen!
From: AYŞEN ERTUR 
Subject: Aysen Ertur senin bağlantına yorum yaptı.
Date: February 25, 2012 3:45:04 PM GMT+02:00
Suç duyurusunda bulunmak gerek!…
From: SELİN SEZER
Subject: Selin Sezer senin bağlantına yorum yaptı.
Date: February 25, 2012 9:34:01 PM GMT+02:00
Panço ve Reks’in katili lütfen teşhir edilsin ve olayı gerçekleştiği yer, zaman, diğer detaylar da bildirilsin ve hepimiz suç duyurusunda bulunalım! :(


From: DENİZ TOPRAK 
Subject: ve Panço’ya ve Reks’e ve … İşte Hepimize… 
Date: February 26, 2012 1:23:17 AM GMT+02:00 

ve Panço’ya ve Reks’e ve… 
İşte Hepimize… 

Uluorta 
Uluyan 
İnsanlıktan 
Nasibini 
Almamışlar 
Uluorta 
Uluyan 
İnsanlıktan 
Nasibini 
Almamışlar 
Görünce 
Bedavaya 
Dişlerine 
Göre 
Bir 
Şey 
Saldırırlar 
Olanca 
Güçleriyle 
Uluya 
Uluya 
Sonlandırırlar 
Uluorta 
Hayatlarını 
/
Gürkan Kaya



_____________________________________________

Nokta Çelik, 12.12.2011 

http://noktacelik.blogspot.com/2011/12/soyunma-kabini.html

Soyunma kabini 

Vapur bizim soyunma kabinimiz. İstanbul’un dertlerini vapurda soyunup, giyiniyoruz.

_____________________________________________
From: DENİZ TOPRAK
Subject: hikâye düpedüz eşeğe…
Date: February 26, 2012 12:34:11 AM GMT+02:00
hikâye düpedüz eşeğe…
La Fontaine’den Masallar

ORMAN MAHKEMESİNDE
EŞEK, bülbülün yoluna çıkmış, durdurmuş.
— Yahu, kardeş, demiş. Nereye gitsem, hep sen! Herkes bülbül diyor da başka bir şey demiyor. Yok, en güzel öten senmişsin, yok güle şu dünyada âşık olan tek senmişsin… Hele o güle olan aşkın, hele o!.. Öylesine bir aşk ki bu, diyorlar. Ne Mecnun’da vardır, ne Ferhat’ta, ne Kerem’de… Doğru mu? Bülbül boynunu bükmüş, derin bir iç çekmiş.
— Doğru kardeş, demiş. Doğru!
Eşeği bu kez daha büyük bir şaşkınlık almış mı sana. Kulaklarını eğip, dudaklarını sarkıtmış: 
— Valla’i çok şaştım birader, demiş. Neden dersen, geçende senin o güllerden birini yedim, hiçbir şeye benzetemedim. Çünkü ne tadı vardı, ne tuzu… 
Ah, insanlar arasında, bülbülü tanımadıkları yetmiyormuş gibi, bir de güle olan tutkusunu bilmeyen nice nice eşekler yok mudur? 

Hikâye, ne gülü sevene, ne de sevmeyene. Hikâye, gülü yok edene… 

La Fontaine öyle yazmış, hikâye düpedüz eşeğe…



_____________________________________________

From: BAKİ NEDİM BALTACI 

Subject: ada-gazetesi.com’da çıkan yazımı gönderiyorum 
Date: February 25, 2012 5:41:48 PM GMT+02:00
Sn. Baki Nedim Baltacı’nın 
AdaGazetesi (25.2.2012)‘nde yayımlanarak 
ADALAR POSTASI‘na da yolladığı  yazısının 
edisyondan geçmiş halidir.
HUKUK 
TERRACE-LİDO’NUN 
İLLÜZYONLARINI 
BOZDU 
Terrace-Lido paraVanası, 5.1.2011.
)O(
Hileli plan ve proje uygulamalarıyla kent yaşamının kuralsız başyapıtlarından biri olan Terrace-Lido, ‘sınır tanımayan müteahhitler’in de en önemli eserlerinden biridir. İstanbul-Kanal projesi için TV ekranlarına çıkarak projeye 10 milyon dolar indirme yapacağını söyleyerek güç gösterisinde bulunan Serdar İnan’ın şöhreti, Adamızda da büyük bir demogoji belagatıyla büyüyerek efsaneye dönüşmüştür. Kamu Kurumları bu efsanenin çekim alanından özenle uzak durmaya çalışırken, yazları Ada’da oturan bilumum görsel ve yazılı medya erbabı da bana dokunmayan bin değil on bin kere yaşasın diyerek Terrace-Lido‘ya dair ‘haberim yok’u oynamıştır. Mahkemenin ruhsat iptali kararından sonra Özlem Yüzak, Adalar Belediyesi’nin müsamahasından bahisle konuyu Cumhuriyet Gazetesi‘ndeki köşesine taşımıştır. İdare Mahkemesi’nin kararıyla kente karşı işlenen suçtan dolayı limitlerini tüketen Adalar Belediyesi’yle ilişkilerini ön planda tutan gazeteci ve sanatçı tayfası yanı sıra AKP, CHP, MHP ve dahi TKP partileri de sessizliklerini korumuşlardır. Sadece Terrace-Lido için değil Adalar’da diğer kaçaklar için de durum böyledir. Bu nedenle Özlem Yüzak’ın, köşesinin dar sınırları içinde habere yer vermesi önemlidir. 
12 Eylül’den sonra oluşan siyaset sınıfının meydana getirdiği rantiye bloğunun, İstinye vadisinde 3 emsal, yani Boğaz’ın bu bölgesinin üç kat daha betonlaşmasına birlikte oy kaldırışı hepimizin hafızalarındadır. Gene Kadıköy Belediyesi, TBMM 2007 bütçe görüşmelerinde 400 adet plan tadilatıyla konu olmuştur. Nuhun Gemisi içerisinde yer almış sağ ve sol görünümlü rantiye bloğu devamlı fotoğrafın aynı karesinde gözükmektedir. 
Lido‘nun ritüellerine dönersek konuyla ilgili ilk bilgilenmem 1990’lı yıllara dayanmaktadır. Mülkün sahibi Cinisli Bey ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu Başkanı Engin Önbayraktar Bey arasında geçen söyleşide Başkan “Sayın Cinisli, hem imar hukuku hem insan vicdanı açısından yoldan geçen insana denizi kapatacak bir inşaata evet demem mümkün değil,” diyerek o dönemki SHP’nin hakim olduğu Büyükşehir Meclisi projenin yasal çerçevenin içinde kalmasına dikkat etmişti. 
Geçen 23 yıl içerisinde Lido‘nun Adalar’ın fiziksel envanteri içerisinde konumu değişti. Tabii ki kendi aktiflerini düşünen politikacılar, belediyeciler ve bir kısım medya mensupları da değişti. Yoksa sahibinin bütün illüzyonlarına kamu görevlilerinin göz yummasına rağmen canlı performans göstererek bir sezonda Ada’nın göbeğine Terrace-Lido oturtulamazdı. Eski Başkan Coşkun Özden, ANAP ve AKP’li belediyelerin onlarca yıl korozyana uğramış kaçak gecekondu Lido‘yu yıkmaması beraberinde Adalar’ın dokusundaki tahribata göz yummayı da getirmekteydi. “Teberkuz kampı görünümündeki Lido yıkılmalıdır,” başlıklı mücadele içerikli yazılar muhakkak ki hafızalardadır. Gelinen noktada şehrin dokusu üzerinde AKP’nin sınır tanımayan bir hegemonyal belediyecilik anlayışı hakimdir. Adalar’da, Farsakoğlu’nun her şeyi kendileştirme mantığını ön plana çıkarması, ‘çağdaş kent dinamiği’nin çalışmasının da önünde engel teşkil etmektedir. Yasal olarak kurulan Adalar Kent Konseyi’ni dışlaması kendisi için bir handikap teşkil etmektedir. Bugün Adalar’ın canlı STK’larının hareket enerjilerinden faydalanmaması belediye dinamizmi için kayıptır. Sayın Farsakoğlu, 2 yıldan bu yana yapılan değerlendirmelerden, önerilerden faydalanmayı düşünmüş olsaydı hem Adalar hem kendi kazanmış olurdu. Üç ayda bir değişen müdürler, çakma danışmanlarla gelinen nokta erken bir jübileyi gerektirmektedir. 
Bakın Terrace-Lido‘nun mahkeme kararıyla altı çizilen, Anıtlar Kurulu’yla beraber sol görünümlü Adalar Belediyesi’nin hukuka uymayan işlerine; Belediye camiasından da yanlıştır diyen çıkmamıştır. Bu da durumun vahametini açık olarak göstermektedir. Neyseki Anıtlar Kurulu ve Belediye’nin yanlış kararları, Murat Pekin’in başını çektiği, kaçak gecekondu Terrace-Lido‘ya karşı verilen mücadeleye İAKTVKD ve Kent Konseyi’nin de katkısıyla bir fiskede yıkıldı. 
Diyorsunuz ki nasıl olsa yeni planlara 1/5000’liklere uyuyor, bu yanlış zira onlar ancak yürürlüğe girince legalite kazanır. Sormazlar mı o zaman, ileride bu kaçakları içine alacak bir planlamayı hesaplayarak mı bu garabet yapıya yol verdiniz diye… 4 No’lu İdare Mahkemesi kararı bir anlamda kurumlarınıza çizik atmış oldu. Bu hoş bir durum mu? Adalar Belediyesi’nin kanunla verilmiş denetim görevi var. Aşılmış olan maksimum yüksekliği, eksiklikleri ve de inşaat alanı tecavüzlerini elemeden nasıl müracaatı Anıtlar Kurulu’na yollarsınız? Ama daha sonra kaçağı mühürledim diyeceksiniz. O balmumlarında vitamin vardı galiba, her mühürlenişte bina jet hızıyla yükseldi. Ayrıca yeni 1/5000’lik planlarda da 1. derece SİT alanlarının 3. dereceye  çevrilmesi için Kurul’da epey gayret sarf edilmiş. Rant baronlarının iştahını kabartan bu plan değişikliklerine, Kurul’da bulunan üyelerinizin de katkı vermesinin bir açıklaması olması gerekmez mi? 
Gelinen noktada; bir avuç Adalı’nın verdiği mücadeleyi, gelişmeleri kuzuların sessizliği içinde izleyen Adalılara ithaf etmekteyiz. 
Baki Nedim Baltacı

_____________________________________________

Phonebooks, Ada vapurları ve/veya iskelelerinde de olsa keşke…
Sen asıl o vakit seyreyle…
)O(
Edebiyat Haber, 25.2.2012
Telefon kulübesinden kütüphane olur (mu)? 
Tasarımcı John Locke, insanların daha çok kitap okuması gerektiği fikrinden yola çıkarak, New York’ta Phonebooks adlı bir proje geliştirdi. Telefon kulübelerine eklemlenen kitaplıklarla, insanların kitap alıp, yerine yenilerini koyacakları ideal bir işleyiş hayal ettiğini söyleyen tasarımcı, yerleştirdiği kitaplıklardan birinin hayal ettiği şekilde işlev gördüğünü, fakat diğerinin kitap raflarıyla birlikte çalındığını söyledi. [!]
_____________________________________________

From: DENİZ TOPRAK
Subject: Sayın Karaca, 
Date: February 26, 2012 12:00:28 AM GMT+02:00
Celal Karaca: “Otel diye duyum almıştım…”
Sayın Karaca,
Yani???
Elektrik İdaresi’nin olduğu yere sizin aldığınız duyumlara göre otel yapılacaksa bana ne? İmar müdürü müyüm ben? O dediğiniz yere bina dikmek mülk sahibi her kimse onun kanuni hakkı. İmara açık orası, bilginiz olsun…
İsmim???
MARTI benim ismim. Bildiğiniz MARTI…
Siz?
Fesuphanallah…
Selamlar…

_____________________________________________

TRT
Büyükada Sofraları-13 
Selin Kutucular 
Kınalıada’yı, Aslı Aydın ve Orhan Şevki’yle geziyoruz…


_______________________________

Kuşlar Âlemi’nden… 

Twitter, 26.2.2012 03:04

Ulaş Gürpınar ‏ 

@ulasgurpinar

Neyse konumuza dönelim bit.ly/Aj2tqz

birgünsonra, 26.2.2012
Ara Nubaryan

http://birgunsonra.blogspot.com/2012/02/neyse-konumuza-donelim.html

Neyse konumuza dönelim

Heybeli vapur iskelesinden koşa koşa öyle bir atladım ki denize, Maltepe’deki çıkarma iskelesine burnumu vurdum. Artık denizin dibinden nasıl gittiysem… Tabii iskeleye burnumu vurunca etraf bir anda kan gölüne döndü desem de inanmayın siz. Malumunuz, Marmara bir denizdir ve etrafın döndüğü olsa olsa kan deryası olabilir. Yıllardır burnumdan boşa akan kanları bir kan bankasına bağışlayabilseydim kimleri kurtarırdım kim bilir kara toprağa girmekten. Övünmek gibi olmasın sıfır negatifimdir. En az bulunanı yani. Kim “yok o yalan” derse yüzüne tükürürüm. Adapazarı’nda içki masasından kalkıp İstanbul’a gelmişliğim vardır zamanında. Koskoca şehr-i İstanbul’da kan bulamamışlardı, aranan kan tabii ki sıfır negatifti ve tabii ki şimdi soranlar olacaktır “alkollü kan mı verdin” diye. Yok, masaya yeni oturmuştuk ve tek yudum almamıştım. Deli gibi karlı bir ada kışında, adanın en dik yokuşlarından birinden kaymaya kalkan 65 yaşındaki Semiha Teyzenin beli çıkmıştı ve kan ona gerekiyordu. “Kaymak senin neyine Semiha Teyze” demedim tabii ki. İlk trenle kan vermeye geldim. Sonrasında iyileşen Semiha Teyze günde iki ada turu yapmaya başlamıştı yürüyerek ve yolda beni gördüğünde “senin kanınla yürüyorum” dedi yıllarca. Hâlâ da der. Neyse konumuza dönelim. Burnum oluk oluk dışavurum halindeydi kanı ve Maltepe sahilinde bir Allah’ın kulu yardım etmiyordu. Üstüne üstlük, iskeleye vurmadan önce balık tutanlardan birinin iğnesi ayağıma takılmış ve kopmuştu, bir de fırça yemiştim bu yüzden. Fırça yediğim için çok sevindim tabii. Maltepe sahilinin tinercileri meşhurdur, bıçak da yiyebilirdim ki yemişliğim çoktur. Tavsiye ederim, bıçak yemek güzeldir. Böyle dünyanın en sıcak kanıdır o akan kan. İçiniz gıcıklanır, gülmek istersiniz, neredeyse zevk alacaksınızdır, o derece ama işte akan kanın en güzel yerinde o ünlü bıçak kesiği acısı gelip beyninizi ele geçirir. Neyse konumuza dönelim. Çıkarma iskelesi, adı üstünde araba taşıyan çıkarma gemilerini taşıdığı için, arabalı vapur iskelesi gibidir. Eğimlidir ve ucu denizin içindedir. O yüzden kolaycana çıkabildim karaya. Kendimi kayıkçı barınaklarına zor attım. Kıçı kırık kendi kırık ahşap iskelelerden birinin üzerinde bayılmışım. Ayıldığımda beş dakika geçmiş geçmemişti. Motorcu Salih, rakısını yudumlarken “nooldu lan” deyince farkına vardım ki zil zurna sarhoş. Kendisini ayık görmüşlüğüm yoktur hiç ve kendisinin bir çift küreği bile yoktur ama adı yıllardır Motorcu Salih’tir. Zamanında yat kaptanıymış. Hem de Kayahan’ın yatının kaptanı. Ne zaman ki Kayahan kafayı sıyırıp kaptanlık belgesi almış ve kendi yatını kullanmaya başlamış, o da Salih’in son işi olmuş. Dandik bir hikâye ben de farkındayım ama bana da böyle anlatmıştı Popo Faruk. Popo Faruk’un hikayesi gerçekten acıklıdır ama anlatmam, söz verdim. “Birine anlatırsan .mına korum” demişti bir içki masasında. Anlattığını da hatırlamaz ya söz verdik işte. Sanki verdiğim bütün sözleri tuttum da şu hayatta. Neyse konumuza dönelim. Motorcu Salih’in kulübesindeki ecza dolabında pamuk bulup hemen tampon yaptım. Zaten dolapta başka bir tıbbi malzeme de yoktu. Tamponu yapıp oturdum ve başımı önüme eğerek bir süre bekledim. Burnu kanayanın, kafasını geriye atması söylenegelir, yanlıştır. Yanlışmış. Burnun kanarsa önüne eğecekmişsin, ne varsa akacakmış. Neyse konumuza dönelim. Kanama geçince Salih’in iskeleden tekrar atlayıp döndüm adaya. Denizatına gidip çay istedim, adaçayı getirdiler. Olsun dedim, içtim. Kel Hüseyin geldi, “üçüncü ayak n’olur” dedi. “Mirhat geçilmez” dedim, gitti. Mirhat yarış hayatında ilk kez o yarışta geçildi. 


Adanın bütün atçılarına, Maltepe’nin bütün tinercilerine…

_______________________________
Sinemada, 24.2.2012
Cumartesi Postası, 18.02.2012
Röportaj: Ömer Gören
‘Kitabımı dedem Lefter’e ithaf ediyorum’ 
Fenerbahçe tarihinin unutulmaz isimlerinden olan Lefter Küçükandonyadis 13 Ocak 2012’de öldüğünde 87 yaşındaydı. Lefter’in torunu Özlem Katmer, dedesinin yaşamını kitap haline getirdi 
Özlem Hanım “önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak olan kitap için “Lefter’in hayat ansiklopedisi” tanımını yapıyor. Basından ve reklamdan uzak kalmayı seçen efsane futbolcuyu, hayatını yazmaya ikna etmek için aylar harcayan Özlem Katmer ile yaptığımız röportaj, haliyle, Lefter ağırlıklı oldu. İşte “Kitap beğenildiğinde dedemle daha çok gurur duyacağım” diyen torunun ağzından Lefter…
Bize kendinden bahseder misin? 
Kökeni Ortadoks ve Müslüman bir ailenin kızı olarak 1977’de Büyükada’da doğmuşum. Erkek kardeşim var. İstanbul Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okudum. 9 yıllık iş tecrübem var ama rahmetli dedem Lefter’in hayatını yazmak için 1,5 yıl önce ayrılıp kendimi kitaba verdim.
Dedeni kaç yaşından itibaren hatırlıyorsun?
Hayata gözlerimi açtığım andan itibaren annemin babası olan dedemin ve ailemin yanında büyüdüm. Annemler inanmıyor ama dedemi 10 aylıkken hayal meyal hatırlıyorum.
Dedenin ünlü bir futbolcu olduğunu ne zaman anladın?
Lise yıllarımda arkadaşlarımın “Deden büyük futbolcu” demesiyle anladım. Çünkü ben doğmadan önce bırakmıştı futbolu. Artık antrenörlük de yapmadığı için o yılları tam bilemiyorum. Benim tek bildiğim, dedemin 20 yıl süren spor yazarlığıydı.
Dedenin futbol merakı kaç yaşında başlamış?
7 yaşında. Annesi okula gönderiyor, dedem okuldan kaçıyormuş. Adada bir futbol takımında oynamak için lisans çıkartması gerekmiş, yaşı tutmamış. Mahkeme kararıyla 17 olan yaşı, 18 yapılmış. Lisansı da böyle çıkmış. Bu yüzden nüfus cüzdanında 86 görünür ama dedemin gerçek yaşı 87 idi.
Dede-torun futbol oynar mıydınız?
Hayır. Dedem hayvanları çok severdi. Kedi ve köpekleri vardı. Birlikte, onlarla oynardık. Denizi çok severdi. Kardeşimle beni alır, sürat motoruyla gezdirir, bizimle yüzerdi. Bisiklete binmeyi de severdi. Hem spor olarak hem taşıt olarak… Çünkü Ada’nın olmazsa olmaz taşıtıydı bisiklet. Onunla ilişkimiz çok güzeldi zaten. Neredeyse her an, her dakika beraberdik. Bol deniz mahsulü yemeyi de severdi. Hatta istiridyeyi çiğ olarak bir kerede yutardı. İçindeki kaloriyi tam olarak almak için. Çünkü sağlığına çok dikkat ederdi.
Deden bisiklet kullanmakta da hünerli miydi?
Evet. Mesela biz gençler Ada’yı 1.5 saatte dolaşırken dedem 45 dakikada turlardı.
Dedenin hobi ve fobileri sende sürüyor mu?
Dedem gibi yüzerim, bisiklete binerim, hayvanları çok severim, vapurda çay-simit keyfi yapmak hoşuma gider. Herhangi bir fobim yok ama dedem de vardı. Yıllar önce yaptığı bir seyahatte uçak türbulansa girmiş, korkmuş. Korkusu fobiye dönüşmüş. Hatta, son yolculuğunda Türkiye’ye getirilirken bu korkusu hesaplanmış, sakinleştirici verilmiş. Ama dedem yine de uçakta olduğunu anlamış, teyzeme “Beni uçağa bindirdiniz değil mi?” diye kızmış.
Ortak olduğunuz noktalar var mı?
Çok titiz, düzenli ve mükemmeli arayan bir insandı. Annem de öyledir. Ben de onlara çekmişim.
“Yunanistanlı değil, Büyükadalı’ydı” 
Lefter Küçükandonyadis, Yunanistanlı mı? 
Bakın, bunu insanlar yanlış bildi hep. Dedemin annesi ve dedesi, Bizans zamanından kalma Rum, baba tarafı ise Arnavut göçmeni. Varlık Vergisi döneminde bazı Rumları Yunanistan’a göndermişler. Bizim aile de gitmiş, tabii orada Yunan vatandaşı da olmuşlar. Bunun dışında, dedemin Yunanistan’la alakası yok. Büyükada’da büyümüş, okumuş, yaşamış. Dedem Yunanistan’a giderdi ama sadece oradaki akrabalarını ziyaret etmek için. Son gittiğinde de hastalandı, Fenerbahçe Kulübü, ambulans uçakla onu Türkiye’ye getirdi.
Deden ile anneannen nasıl evlenmişler?
Dedem 26, anneannem 18 yaşındayken tanışmışlar. Anneannemin ağabeyi ile dedem arkadaşmış. Anneannem, Ada’nın en güzel kızıymış. Dedem de ünlü ama çok kıskançmış. Yıldırım nikahıyla evlenmişler. Bu evliliklerinden de iki kızları olmuş: Annem ve teyzem.
Deden Fenerbahçeli olmanız konusunda ısrarcı mıydı?
Hayır. Mesela babam, Beşiktaşlıydı ama dedem kimseyi zorlamazdı. Galatasaray’dan, Beşiktaş’tan futbolcu arkadaşları vardı ama sahada Fenerbahçeli oluyordu.
Dedenin okul ve meslek seçimlerinizde rolü oldu mu?
Olmadı. Ama tahsil hayatımıza önem vermemizi istiyordu. Kendisi, futbol merakı yüzünden ilkokuldan sonra okumamış. Hatta bu yüzden annesinden çok dayak yemiş. O zaman aileler çocuklarının futbolcu olmasını istemezmiş. Kardeşim de futbol oynamak istiyordu ama dedem, okuluyla birlikte top oynamasını şart koştu. İkisini yürütemeyen kardeşim okulu tercih etti. İçinde ukde kalmıştır futbol.
“Büstün açılışında ağlamıştı”
Yatırım yapmış mıydı?
Şimdiki futbolcuların aldığı milyon dolarları o zamanlar almamış. Bu yüzden de yatırımı olmamış. Yurt dışında oynadığında iyi paralar kazanmış ama yemiş hepsini. Yani, büyük bir mal varlığımız yok. Dedemin bir arabası vardı, onu da belli bir yaşa gelince sattı. Çok mütevazı bir insandı. Bize de sakin ve gösterişsiz yaşamayı öğretti.
Onu en çok gururlandıran ne oldu?
Fenerbahçe Stadı’nın yenilenmiş haline çok sevinmişti. Büstünün yapılışı da onu gururlandırmış, ağlatmıştı. Ben bile dedemin nasıl bir futbolcu olduğunu büstün açılışında çok daha iyi anlamıştım.
Dedenin en çok sevdiği şey neydi?
Fenerbahçe!
En çok neye üzülürdü?
Fenerbahçe’nin aleyhinde olan her şeye. Bunu bilir, yanında durmaz, bahçeye filan kaçarak ondan uzak dururduk. Çünkü en hassas noktası buydu. Son dönemlerinde hastalığından dolayı maç izletmez, hiçbir olumsuzluk duyurmazdık ona.
‘Rızasını almak için ona 1.5 ay dil döktüm’
Deden ile ilgili anlatılan hikâyeler var mı?
Çooook… Dedemi genç kuşaklara tanıtacak bir kitap yazıyorum. Tüm hikâyeler o kitapta olacak.
Deden kitaptan haberdar mıydı? 
Hayattayken ona hep “Hayatını yazalım” derdim, istemezdi. Basından ve reklamdan uzak bir insandı. Zamanında, röportaj yaptığı bazı gazeteler sözlerini tam olarak yazmamış. O da kırılmış, güvenini kaybetmişti. Bu yüzden istemezdi. 1.5 ay dedeme dil döktüm, kabul ettiremedim. Sonunda Fenerbahçe’nin tarihini bilen bir arkadaşımı, onunla konuşturdum. Dedem, konu futbol ve Fenerbahçe olduğunda çözülürdü. Arkadaşım ve anneannem sayesinde onu ikna etmiştik. Yine de insanlar “Bu yaştan sonra para için hayatını yazıyor” diyecekler diye endişeliydi.
Kitabın adı ve içeriği ne?
Adı ‘Lefter’. Bu, bir tür hayat ansiklopedisi. İçinde dedemin doğumundan askerliğine, evliliğinden futbol hayatına, aldığı ödüllerden anılarına kadar tüm yaşamı yazılı olacak. Ayrıca dedemin çeşitli resimleri de yer alacak. Kitap önümüzdeki günlerde piyasada olacak.
Kitaptan maddi beklentin var mı?
Maddi değeri benim için önemli değil. Anlaşmam gereği satıştan yüzde 6 bana verilecek. Önemli olan, kitabın beğenilmesi. O zaman dedemle daha da çok gurur duyacağım. Kitabın uzun yıllar okunacağını, unutulmayacağını ve çok satacağını düşünüyoruz.
Kitabı film yaparlarsa oynar mısın?
Senaryo haline getirilmesini çok arzu ederim. Oyunculuk yapabilir miyim bilmem. Ama teklif gelirse kendimi oynamak isterim. Benim için ayrı bir onur olur.
‘Alex’in dedemi bu kadar sevdiğini tahmin etmemiştim’ 

Dedenin cenaze töreninde yaptığın konuşma herkesi çok duygulandırmıştı. Bu konuda ne söylemek istersin?
Kardeşim ve ben, o konuşmayı, duygu yoğunluğu içinde, bir gün önceden hazırlamıştık. Yazarken bile ağlıyorduk. Dedemin Lefter olması bir şey fark ettirmiyordu, çok sevdiğimiz bir insanı kaybetmiştik. Dört sayfalık bir yazıydı ama provalarda bile ikinci sayfaya kadar zor okuyor, sonrasını kardeşime devretmek zorunda kalıyordum.
Cenaze töreninde unutamadığın bir an var mı?
Alex’in, dedemin tabutuna eğilerek gözleri kapalı bir şekilde haç çıkartıp dua etmesini unutamıyorum. Gözleri dolu doluydu. Dedemi sevdiğini biliyordum ama bu kadarını düşünmemiştim. Dedem, Alex’i kendi gibi görüp sevmişti. Tabii Alex de dedemi aynı şekilde…
Mezarını ziyaret ettiniz mi? 
Hayır. Hiçbirimiz henüz buna hazır değiliz.

_______________________________

Martı…


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: