Gönderen: adalarpostasi | 31 Ocak 2012

ADALAR POSTASI-2650: büyükada’ya girecek ziyaretçilerden gör resmi alınması…

Büyükada, 1928.



* * *


ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

2 Ekim 1911 Pazartesi günlü, Büyükada’ya girecek ziyaretçilerden gör resmi alınmasının Dersaadet Belediye Kanunu’na ilavesi hakkında Şehremaneti’nce beyan edilecek mütalaanın bildirilmesine dair…

* * *
ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada’da, 2011.

* * *


ADALAR’da HAVA DURUMU:

31 Ocak 2012 Salı
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Yoğun kar yağışlı
-2/0ºC
%52-71 nem
Yıldız, K 33km/sa
Gündoğuşu 07:16… Günbatışı 17:17…


* * *
Cicely Mary Barker, The Yew Fairy.
__________________________________________



1- Arif Çağlar: “Köpeklere özgürlük! (*)…”


2- Ulaş Gürpınar: “Sait, köpeği ve rakı göbeği…”

3- Tarık Konal: “Adalar’ın yok edilen ağaçları…”

4- Reha Sayın: “CHP Burgazadası delege seçimleri…”

5- Deniz Tüfekçi: “Heybeliada delege seçimi hakkında…”

6- Avni Kurtuldu: “CHP’nin ideolojisi…”

7- Adalı Serço: “Bir baktım restoranın önündeki akvaryumda duruyor, en fazla 700 gram gelir… Hemen aldım onu ordan, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladığım gibi tekneye doğruca ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı, atladım denize, ıstakozu koydum yuvaya…”

8- Sami Solmaz‘ın objektifinden “Adalılar Sergisi” Beyoğlu’nda İstanbul Yunan Konsolosluğu’na ait Sismanoglio Megaro binasında 25 Ocak-11 Şubat 2012 tarihleri arasında…

9- Garo Hamamcıoğlu: “8-10 yaşlarındaydım. Biz Kınalıada’da, Lefter Abi Büyükada’da otururdu. Bize gelirdi. Ayakkabılarını, formasını büyük bir onurla taşır, arkadaşlarıma anlatırdım. Unutmuyorum, 39 numara giyerdi….”

10- Tarık Konal: “Cumhuriyet Dönemi İstanbulu’nun planlı ilk parklarından olan Sultanahmet Parkı’nda bir süredir, 50-60 yaşlarında ve olağanüstü güzellikteki ağaçlara toplu kıyım yapıldı, yapılıyor. Bunlar İstanbul’un simgeleriydi, yok ediliyor…”

11- Taksim Platformu: “Taksim hepimizin demek için…”

12- Şirin Kahraman: “Büyükada’da kar…”

)O(


_____________________________________________

From: ARİF ÇAĞLAR 
Subject: Köpeklere özgürlük!
Date: January 30, 2012 11:41:02 AM GMT+02:00
Köpeklere özgürlük! (*) 
Büyükada’da, 26.9.2011.

Abdullah Onay tamamen haklı, insanların Osmanlı döneminde daha iyi ve hür yaşadığı ileri sürülüyorsa köpekler için de aynı şey iddia ve ispat edilmelidir. Şu dahi düşünülebilir: köpek özgürlüğünün yeniden tesisi için tramvaylar kaldırılmalı (**), raylar sökülmeli, yollara sokak köpekleri serilmelidir. Kelbî hürriyetler döneminde özgür köpek önemlidir. (***) 
Türkiye’nin hayvan sorunu bir yana biz bizim ilçemizden işe başlayabiliriz: Adalar ilçesinde hayvanlarla birlikte insanca yaşamanın şekli için öneri nedir? Her türlü hayvan, kuş ve balık da unutulmasın lütfen. Bu soru ciddi bir sorudur, hayvan severler somut öneri sunsun, gerisi gevezeliktir. (****) 
Arif Çağlar
(*) Can Yücel bir seferinde şöyle demişti: “Adam kapısına ‘dikkat içerde köpek var’ yazmış, doğru, içerde sahiden köpek var.”
(**) Ara sıra kulağıma çalınıyor, Adalar’a tramvay getirmek istiyorlarmış, tramvay bir gün sahiden gelebilir.
(***) Durumun doğru tahlili için sık sık Endülüslü Köpek seyredilmelidr.
(****) Ben ekte birkaç fotoğraf sunuyorum:
1. Büyükada’da bir çöp bidonu, istisna değil. Arka planda bir at otlamakta. Çöpler hayvanlar tarafından karıştırılmış, birazdan daha da karıştırılacak. 
2. Büyükada polis lojmanı önünde sürme kapının açılmasını bekleyen özgür yılkı atları. 
3. Büyükada Çankaya caddesinde akşam akşam özgür inek promenadı.

_____________________________________________

Twitter, 30.1.2012
Ulaş Gürpınar
Ulaş Gürpınar: “Sait, köpeği ve rakı göbeği…” pic.twitter.com/c5DnUr5l
_____________________________________________

From: TARIK KONAL 
Subject: “ADALARIN YOK EDİLEN AĞAÇLARI” 
Date: January 30, 2012 2:34:11 PM GMT+02:00 
ADALARIN YOK EDİLEN AĞAÇLARI
ÜLKEMİZİN AĞAÇ VE AĞAÇÇIKLARINI BETONLAŞMA UĞRUNA KESEN, YOK EDEN İNSANIMSILAR NEDENİYLE, UYGAR İNSANLARI DA ZOR GÜNLER BEKLİYOR. SUSUZLUK, AÇLIK, DÜZENSİZ YAĞIŞLAR, SELLER, TOPRAK KAYMALARI, DOĞA YIKIMLARI BEKLİYOR BİZİ… 
KAYGILIYIM. 
TARIK KONAL 
Yük. Orman. Müh. 
* * *
30 Ocak 2012 
Saygın Arkadaşlarım, 
Adalar Belediyesi’nde kısa bir süre görev yaptım; yönetim ve yönetim anlayışıyla anlaşamayıp ayrıldım. Ek’te sunduğum iki fotoğraf benim ‘kent yeşili’ne ne denli sahip çıktığımın kanıtı olsa gerek.


Fotoğraf: Tarık Konal, Lido, 2010 yılı başında.

Fotoğraf: Tarık Konal, Lido, 2010 yılı başında.

2010 yılı başında çektiğim bu fotoğraflardaki güzelim selvi ağaçlarının kesilip yok edileceklerini, yerlerine ‘beton’ getirileceğini anlamıştım.

Lido, 16.2.2011.

Lido, 24.3.2011.

Yazık oluyor ülkeme, ülkemin güzelliklerine… Önceki gün Ada’da, dün Sultanahmet Parkı’nda, yarın Taksim Parkı’nda, sonraki günlerde “köprü yapacağız” gerekçesiyle Belgrat Ormanları’nda ağaçları, yeşili yok edecekler. Bu becerileriyle cepleri “yeşil yabancı para”yla dolacaktır; ancak bizim çocuklarımızla birlikte bu “doğa kıyıcıları”nın çocukları da yoksulluğa mahkûm olacaktır. Dengesini bozduğumuz doğa, insanoğlundan intikamını gecikmeden alır. Susuzluk, açlık, doğa yıkımları bekliyor insanlığı. Bu gerçeği ne zaman göreceğiz, ne zaman önlem alacağız?

Seferoğlu Korusu, 27.4.2005.

Seferoğlu Korusu, 21.4.2011.

Bir tapulu taşınmaz malda imar izni verenler sorumludur yeşilin korunmasından. Yapılaşma izni verirken, yeşil doku korunmalıdır. Yapının dışında kalan alanda “manzaramı kapatıyor, yolumu daraltıyor” gibi gerekçelerle ağaç kesimi yapılması hukuk dışıdır, önlemesi gereken görevli, imar izni verendir.

Bir tapusuz taşınmaz mal ise sahipsiz mallar kapsamındadır. Hazine’nindir. Bu tür yerlerde “yeşildoku”nun korunmasından o yerleşimin idari amiri sorumludur. İdari amir, koruma konusunda —zabıta, polis, orman muhafaza memurları gibi— her tür önleyici gücü ve görevliyi görevlendirebilir.

Savcılar, doğa kıyımı kuşkusu, kaygısı duyarlarsa, suç tespitiyle mahkemeye başvurabilir, önlem alınmasını mahkeme kararıyla sağlayabilir ve dava açabilir. (Durdurulması için her düzeydeki memura görev verebilir, kurumlara görevlerini anımsatabilir, onları uyarabilirler.)

Yargı, her tür ağaç kesimi yapanları, ağacın kabuklarını soyarak ağacın daha sonra kurumasına neden olanları yargılar, cezalandırır. Buna ilişkin ceza maddeleri ceza yasalarında vardır.

Görüldüğü gibi, yasalar her tür hukuk dışılığı/ doğa kıyımını önlemeye hazır; ancak bu yasalara işlerlik kazandıracak ‘adamsendeci’, ‘bananeci’, ‘çıkarcı’, ‘işbirlikçi’ olmayan yöneticiler neredeler? Bir fenerle aramaya çıkalım, belki yolda rastlarız onlara, belki hesap da sorarız.

Erinç ve gönenç içinde olmanızı dilerim.

Tarık KONAL
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün
önceki müdürlerinden.
(Adalar Belediyesi’nin kısa süreli Fen İşleri Müdürleri’nden)

_____________________________________________

CHP Burgazadası delege seçimleri…

CHP Burgazadası delege seçimleri, Su Ürünleri Kooperatifi’nde bugün yapıldı. Adamıza ve CHP’ye hayırlı olmasını diliyoruz. Delege adayları seçime iki ayrı listeyle katılmışlardır. 
Sayım sonunda, Hıdır Uvaçin, Musa Kâzım Biçer, Hülya Göler, Sinan Yıldırım, Ali Abdan, Salih Reha Sayın ve Hıdır Kara’nın dahil olduğu liste seçimi açık farkla kazanmıştır. 

_____________________________________________
From: DENİZ TÜFEKÇİ 
Subject: heybeliada delege seçimi hakkında  
Date: January 30, 2012 8:41:57 PM GMT+02:00 
To: adalar.postasi@gmail.com 
Heybeliada delege seçimi hakkında…
Dün Heybeliada’da delege seçimi vardı; Cumhuriyet Halk Partisi Adalar ilçe örgütü, tüm söylentilerin aksine Adalar’da demokratik bir seçimin tüm gereklerini yerine getirerek Cumartesi günü Burgazada’da, Pazar günü de Heybeliada’da sandığı üyelerin önüne koyarak, birçok yerde rastlanmayan bir olgunlukla delege seçimini gerçekleştirmiştir. 
Heybeliada’da yapılan delege seçimleri öncesinde Heybeliadalılar’ın biraraya gelerek kendi içlerinde bir A takımını oluşturacak kararı vermeleri yönündeki çabalara, mevcut ilçe yönetimindeki arkadaşlarımızın itibar etmemesi nedeniyle iki farklı listeyle gidilmiş, mevcut ilçe yönetimindeki arkadaşlarımızın ortak aklı oluşturup seçime tek listeyle gidilmesi önerisine sıcak bakmaması nedeniyle kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalan diğer üyeler de yaptıkları ortak toplantı sonucu oluşturdukları listeyle seçime girmiş ve de ortak aklın ürettiği listenin tamamı delege olarak seçilmiştir. 
Kuşkusuz ortada kâğıt üzerinde kazanan ya da kaybeden sıfatlı üyeler var ise de CHP iktidar olmadıkça kazanan asla olmayacaktır. Seçime katılan her üye, hangi listeye oy vermiş olursa olsun, demokratik inaçları gereği örnek olmuşlar, CHP’ne iktidar konusunda ciddi bir katkı sağlamışlardır. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim, Seçimi kazanan arkadaşlarımız kadar, kazanamayanları da özellikle katkılarından, varlıklarından dolayı kutlarım. 
Umarım Büyükada ve Kınalıada da yapılacak seçimlerde ortak akıl gereği yerine getirilerek CHP kazanır.
_____________________________________________
From: AVNİ KURTULDU
Subject: CHP’nin İdeolojisi…
Date: January 30, 2012 8:10:05 PM GMT+02:00
CHP’nin İdeolojisi!… 
Antiemperyalist Kuvayi Milliye’den Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne oradan da günümüze dek gelen ve ilelebet devam edecek olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin ideolojisine gelin birlikte bir göz atalım. 
“Bağımsızlık benim karakterimdir,” diyen kurucusu M. Kemal Atatürk’ün devrimlerini sembolize eden altı oku kendisine şiar edinmiş bir partidir CHP! Her türlü eşitsizliğe dur diyen, sosyal adalete dayalı bir toplum vaadeden, ırk, dil, din ayrımı gözetmeden tüm yurttaşları arasında kardeşlik ve birlik duygularını pekiştirme amacında olan; 
Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için önceliklerine insanı, insan haklarını ve demokrasiyi alan bir partidir CHP! 
Sosyal Demokrasi’nin evrensel ilkelerini benimseyen çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi, dayanışmacı, barışçı, çevreci ve emeği en yüce değer kabul eden, Türkiye’de kadın sorununu insan hakları, demokrasi ve eğitim sorunu temelinde çözmeye çalışan, kadınlarımıza her alanda fırsat eşitliği sağlayan ve bunun öncülüğünü yapan bir partidir CHP! 
Laikliği yeniden tanımlamaya kalkışan, dini siyasallaştıran, laikliği içine sindirememiş karşı devrimci harekete set çeken dinin ve siyasetin güvencesi laikliğin yılmaz savunucusu, eğitim birliğini savunan, Milli Eğitimi cemaat kuşatmasından kurtaracak çağdaş, nitelikli eğitimi savunan, insan merkezli çağdaş eğitim reformunu hayata geçirmek isteyen bir partidir CHP! 
Kişilikli, kararlı, bağımsız bir dış politika izleyen, ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü savunan uluslararası saygınlığı olan bir Türkiye çabasındadır CHP! 
İşte ABD ve AB’ nin güdümünde işbirlikçi taşeron iktidarı uzaklaştıracak, Türkiye’ yi içine düştüğü ekonomik, sosyal ve siyasi kaos ortamından kurtaracak CHP’ nin ideolojisinden satırbaşları. 
Kaynak mı dediniz? Tabii ki CHP PROGRAMI! 
Avni KURTULDU 
_____________________________________________
Sualtı Gazetesi, 13.5.2011
Ege Sakin
Adalı SERÇO 
Röportajı…
“Bir baktım restoranın önündeki akvaryumda duruyor, en fazla 700 gram gelir… Hemen aldım onu ordan, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladığım gibi tekneye doğruca ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı, atladım denize, ıstakozu koydum yuvaya…”
RESTORANLARDAN ISTAKOZ TOPLAYIP DENİZE BIRAKAN, BULDUĞU ISTAKOZ
YUVALARININ ÖNÜNE BALIK PARÇALARI KOYAN BİR BALIKADAM…. SERGİO EKŞİYAN… NAMI DİĞER ADALI SERÇO KONUĞUMUZ OLDU; 
Hoşgeldiniz Sergio bey, okurlarımıza sizi biraz tanıtalım dilerseniz. 

Merhaba, hoşbulduk, adım Sergio Ekşiyan ama ben ADALI SERÇO olarak biliniyorum, siz de bu şekilde bahsedebilirsiniz, memnun olurum. 54 doğumluyum, 58’den beri Ada’da yaşıyorum. Deniz benim hayatım. İlk gözümü açıp baktım, hep merakla baktım, hâlâ bakıyorum.. 
Dalış nasıl başladı? 

68’de ilk zıpkınımı aldım. Buralarda kefal vuruyordum 68’de. 69’da liman inşaatı başladı burada, sonra mütahit işi bırakıp gidince atılmış olan taşlara çok Sargoz geldi. Sargozlar çok ama elbise yok üşüyorum. Ben üşüyen biriyisiyim ve yüzmek için de denize girmem, bir maskem bir paletim olmadan suya yüzmek için hâlâ girmem. İşte böyle Sargozlarla beraber başladık diyelim. 
Benim Yücel diye arkadaşım var, bisikletçi Yücel, yıl 72 onunla beraber balık vuruyoruz, maske palet tüfek var, elbise yok, o zaman malzeme bulmak da kolay değil üstelik pahalı, bende Yılmaz’ın tüfeği var, ilk tüfeğim Yılmaz’ın dönen lastikli modeliydi, daha sonra lise 1. sınıftayken çift lastikli tüfek aldım Yılmaz’dan. Maskeyi de Atina’dan ne zahmetlerle getirtmiştim neyse biz Yücel’le “ya” dedik “bir fenerimiz olsa ne güzel olur,” ama yok, sualtı feneri bulmak ne mümkün. Napalım, fener yapalım dedik; bisiklet fenerleri vardı dinamoyla çalışan, onun arkasına kabloları bağladık, o zamanlar etek giymiş kadın şeklinde bir sirke şişesi vardı. Aldık sirke şişesini, etek kısmına feneri yerleştirdik, şambrel lastiği ile izolasyonunu yaptık, şişenin ağız kısmından kabloları çıkardık aç-kapalı bir vida yaptık ama yine su geçirecek bunu engellemek için cips kağıtları var ya hışıdaklı o zaman da vardı onlardan aldık içine koyduk tekrar lastikle bağladık, oldu sana sualtı feneri!… Aç-kapa yok tabi, açık duruyordu bir saat falan gidiyordu. İşte bölye sirke şişesinden hausingli fener yaptık. 
76 yılında askerden geldim, Karaköy’de bir dükkânda bir elbise gördüm, ikinci el mi artık üçüncü el mi bilmiyorum, 3 parça, alt, üst, bir de başlık, 3 parça ama her parça ayrı, hem marka hem model hem malzeme farklı, patik falan da yok. 2000 lira dediler bu elbiseye, kavga dövüş 1800 liraya aldım. Böylece ilk elbisem olmuş oldu. 
Şu ana kadar hep skinsiniz, henüz scuba yok ve dalışlar hep zıpkın-balık için? 
Tabii scuba nerdee? 80’de rejim değişti, ithalat ihracat değişti, yavaş yavaş malzeme gelmeye başladı. Ben de 80’de bir tüp aldım, 72 tarihli, galvaniz, 2250 psı, 150 atm’lik bir tüp. Ben bu tüpe 210 basıyordum. Neden? HABAŞ’a götürüyorum da ondan… Buradan kalkıyorum, Eminönü’ne, Eminönü’den Topkapı minibüsü, Topkapı’dan Sağmalcılar minübüsüne bin elinde 15 kiloluk tüple… Habaş’a git… Eeee bir nefesin kıymeti oluyor tabi… O zamanlar kimsenin baktığı yok, testli mi değil mi? Üretim tarihi ne, kullanım basıncı ne, koymuşlar oraya bir adam ne getirsen basıyor, orada koca koca tüpler var adam bir açıyor bir bakıyorsun ibre 200’e dayanmış bir anda, tüp yanıyor. Adamın haberi bile yok bu 200 mü 150lik mi?… Doldurduğun tüple aynı yolu geri dön Ada’ya gel, o nefesi sonra böyle gıdım gıdım kullan… Birinin teknesinin sorunu olur, birinin aşağıda birşeyi kalır… O tüple hep böyle işler yapılıyordu.. 
Tüple beraber yavaş yavaş zıpkıncılıktan başka sualtı işlerine doğru kayma başlamış galiba? 
E tabii ayrıca bir de işin parasal boyutu da var, masraflar da çıksın diye bakıyoruz. HABAŞ’a git gel masraf… 
Tüp geldi, avcılık kolaylaştı olmamıştır umarım, çünkü biliyorsunuz scubayla avcılık, avcılık olarak değerlendirilmiyor. 

Elbette, bakın şimdi, zaten eski balıklar kalmadı, bir de al tüpü in aşağı ne gelirse vur bu yanlış. Ben zıpkıncılık yaparım, ama skin, kara avcılığı da yaparım, kışın Ercan başkanla Anadolu’ya gideriz kekliğe ama yasal olan 2 tane keklik vurmaktır kimse bana 3. kekliğe ateş ettiremez. Şimdi entel danteller bana kızabilirler belki vay efendim hayvanları öldürüyorsun diye, kararında ve bilinçli olarak yapıldığında bunun bir zararı yok. Avcı ister sualtında olsun ister karada ölçüsünü bildiği sürece ve doğaya saygı duyduğu sürece zarar vermez. 
Ben dalgıç olmamın yanı sıra Hayvan Hakları Federasyonu’nun temsilcisiyim! :) 
Bakın şimdi Ege Hanım, ormana gidiyoruz, iki kuş vuruyoruz, orada bir kamp kuruyoruz eğlenip geliyoruz ya da dalıyoruz iki balık alıyoruz, sofraya koyup yiyoruz. Burada bir sorun yok, gidip katliam yapmadığınız sürece…
İşin avlanma kısmını anlamam mümkün gibi gözükmüyor, ben bir vejeteryanım ve hayvan öldürmeyi anlayamıyorum ancak şunu kabul ediyorum; evet avcılar çoğu noktada doğayı ve hayvanları koruma konusunda normal insanlardan çok daha duyarlılar. Benim babam da avcıydı, zıpkıncıydı ama ben onun kadar, zor durumdaki hayvanları kurtaran iyileştiren birini daha görmedim. Avcılar doğayı da bildikleri için nasıl müdahale edeceklerini de biliyorlar. 

Katliam boyutuna varmadığı sürece iş —kara avında; teyp kurmak, tam otomatik tüfekler kullanmak, yasak dönemlerde yasak bölgelerde avlanmak, sualtında scubayla zıpkın yapmak gibi— yine de ‘öldürme’ güdüsünü anlamak mümkün değil ama makul karşılayabilirim belki… Troller ve gırgırlara ise diyecek bir şey bulamıyorum… 
Bilinçlilik ve duyarlılık konusunda söylediklerinize katılıyorum. Ormanda gezerken ağaç kesen ya da ateş yakan birilerini görürsem mutlaka uyarırım. Birgün bir yerde adamlar atış yarışması yapıyorlar, hedef aldıkları şey bir ağaç… Geçmişler karşısına ağacı kurşunluyorlar, “Napıyoırsunuz ya?” dedim; “Canlı bu ağaç, siz onun kabuğunu deldiğinizde hastalanacak, kuruyacak, ölecek hedef dikin ona ateş edin.” Adamlar ağacın zarar görebileceğini düşünmüyorlar, bunlar avcı değil, doğa düşmanı. Avcı aynı zamanda korumayı bilecek ve koruyacak. 
Bakın size bir şey anlatayım, eskiden bizim buralarda ıstakoz vardı sonra kalmadı bu hayvanlar, birkaç yıl önce bir bölgede dalış yaparken tesadüfen 21 tane ıstakoz yuvası gördüm… 21 tane bir yerden geldi yuvalandı herhalde bu hayvanlar diye düşündüm. Gitmesinler diye ben bunlara her gün balık parçaları götürüp yuvalarının önüne bıraktım. 
Dalış yapanlara da söyülüyorum, almayın ıstakozları… Alacaksınız yiyeceksiniz ne olacak sonra, bir sonraki dalışta boş yuva görmek çok mu hoşunuza gidecek. Almayın hayvanı, her dalışınızda görün mutlu olun… 
Bir gün bir restoranın önünde, hani şu akvaryumlar var ya onların içinde bir ıstakoz gördüm. Küçük daha, hemen aldım onu, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladım tekneye doğru ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı atladım denize, koydum onu bir yuvaya. 
E şimdi ben size zıpkıncısınız diye nasıl kızayım? Ayrıca sizin kaç parça ağ çıkardığınızı da biliyorum. Sadece bu ağları çıkararak kurtardığınız canlının haddi hesabı yok… Ne olacak bu sualtının durumu?
Ben eskiden burada reeflerin üzerinde nasıl bir hayat vardı anlatamam size, mercanları andıran bitkiler, çeşit çeşit balıklar… 70’li yıllarda kullanılan ağlar pamuktu, naylon değildi, eriyip gidiyordu bir süre sonra. Artık ağlar hem naylon hem de boyları çok büyük, 100 kulaç ağ, ne var ne yok kaldırıyor aşağıda, bir de takılıp kalırsa koskoca bir alanı bitiriyor. Bu doğal yapıyı özellikle bitki yaşamını ağlar yok etti. Bu ağların çıkması gerek. Biz 5 parça ağı çıkardık. Ercan, Ekrem çok emek veren arkadaşlardır bu işe. Çok ağa bidon bağlamıştır, Ekrem de Ercan da. Daha var, çıkaracağız. 
Geçen dalıyorum, 20-25 metrelerdeyim, karşıda bir karaltı gördüm, biliyorum bölgeyi, taş falan olmaması lâzım orada, merak ettim yaklaştım; denizin ortasında belki 100 belki daha fazla pet şişe, kola, fanta kutuları toplanmış yığın olmuş. Ama sanki biri süpürmüş oraya biriktirmiş gibi, akıntıyla toplantılar herhalde, bu oda kadar bir alan şişe kutu dolu, makinem yoktu çekemedim. Çok üzülüyorum bunları görünce. 
Of! Serço Bey, bu şişe-kutu tarlalarıyla ben de karşılaşıyorum zaman zaman… Bu konuda artık ciddi bir çalışma yapılması gerekiyor ama sadece sivil toplum kuruluşları ve bu işe gönül vermiş bir avuç gönüllüyle değil, yerel yönetimlerin yetkili birimlerin üzerinde durmaları gereken bir konu bu. Ulaşmayı başarabildiğim birimlere anlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Ancak şunu da atlamamalıyız ki asıl iş temizlemek değil, kirletmemek olmalı. Bu noktada da halk giriyor devreye, eğitim, bilinçlendirme, farkındalık yaratma… vs. konularda çalışmalar yapılmalı. Aslında bunun en kolay yolu insanları denize çekmek. İnanıyorum ki bir kez dalış yapıp sualtına inen bir insan bir daha çöpünü denize atamaz, bir kediyi bir köpeği tekmelemez, ağacın dalını kırmaz… vs. vs. Bizim bir şekilde bu insanları suya sokmamız lâzım! :) 
Adalar’da dalışı nasıl canlandırabiliriz, burayı dalış turizmi haline getirebilir miyiz? 
Olmasına olur ancak burada önemli bir nokta var, GÖRÜŞ MESAFESİ. Şimdi bir Ege’yle bir Akdeniz’le bir değil Marmara’nın suyu. Ege’de dalış yapıyorsunuz 30 metre görüş var, ben sabah sudaydım 3 metre görüş yoktu. Su karanlık, cazip hale getirecek bir şey bulunması gerek. 
Tamam işte, PAŞABAHÇE’yi batıralım!… 
Paşabahçe çok eski çok güzel vapurdur. Yazık ya, ne anılar var onda, çocukluğumuz geçti onunla… Kıyamam sanırım ben onu batırmaya… :) 
Paşabahçe çok çok güzel bir vapur ama yaşlı, korkuyorum kesime falan yollayacaklar diye, ya da çekecekler karaya müze yapacaklar… Paşabahçe onurlu bir vapur, ne hurda olmayı kabul eder ne de karaya çıkmayı, bence o bunca yıl yaptığı seferlerde kendisine yarenlik eden balıklara yuva olmayı tercih edecektir. 

Paşabahçe hayranları suyun 30 metre altında da olsa gidip onu ziyaret edeceklerdir. 

Peki şöyle bir şey mi yapsak acaba; daha önce Ege’de veya Akdeniz’de dalmamış olanları seçelim, böylece suların arasındaki görüş farkını bilmeyecekler ve “Biz bu suda dalmayız,” demeyecekler!… :) :) :) :) 
Bakın bu olur işte. Benim eşim mesala, burada dalmıyor, “görüş yok” diyor ‘karanlık’ diyor dalmıyor, ama kızım benimle dalışlara geliyor, çok da severek dalıyor, çünkü eşim Ege’de dalış yaptı, ‘görüş’ nasıl bir şey biliyor, kızım orada dalmadı ‘görüş’ ne demek bilmiyor. :) 
Aslında burada çok güzel reefler var, Sedefadası ile Kartal arasında. Ancak Sedef dalışa yasak bölge.
Sedef tam olarak ne zaman dalışa yasaklandı? 
81 yılında, bir üniversitenin dalış kulübü gelip burada dalış yapıyor, amforaları görüyorlar. Birkaç tanesini çıkarıyorlar, fotoğraf falan çektiriyorlar, bu fotoğraflar da gazetede çıkıyor. Anıtlar Kurulu da bölgede dalışı yasaklıyor. Olay bu!
Eee biz biliyorduk orada amforaların olduğunu, dalıyorduk biz oralarda görüyorduk amforaları, duruyorlardı orada öyle, napıcam ben amforayı neden çıkarayım ki yani onu ordan, değil mi ama. 
Bu olay oluyor 1981’de, şimdi sene 2009, 28 senedir orası dalışa yasak. Bu kadar yılda bir gelip baktılar mı burada ne var diye, kazı yaptılar mı, araştırdılar mı, gerçekten bir batık var mı, varsa bunu nasıl değerlendiririz diye bir çalışma yapıldı mı? HAYIR! 28 sene evvel “yasak” dediler, hâlâ yasak. Dalış yapılmıyor. Ama orada avlanmak serbest; adam gidip ağ atıyor oraya, ağlardan kaç tane amfora çıktı bugüne kadar hiç gelip bakan var mı? Yok! Ağlar fanyalı ağ, amforalar zaten karpuz gibi yuvarlanıp takılıyor ağlara, ağlar çekilirken kırılanlar oluyor, adam alıp evine götürüyor, kalmamıştır zaten orda amfora falan bu kadar yılda. Ne gelip kazı yapıyorlar, ne kontrol ediyorlar, bizlere de dalmayacaksınız diyorlar… Bakın geçen çıkardığımız ağ gibi bir parça daha var o bölgede, ama ağın bir kısmı dalışa yasak alanda kalıyor, ağı çıkartacağız, çıkartamıyoruz, neden; YASAK çünkü! 
Serço Bey size ‘DALIŞ’ desem bana ne dersiniz? 
Bedenim yorulurken beynimin dinlendiği yere gitmektir. Sessizlik, yer çekimi yok, sınırsız özgürlük. Dalışa başlıyorsun, aşağıya doğru iniyorsun, 10-15-25…35 kayalara varıyorsun ve “Oh geldim eve,” diyorsun oysa aslında yüzeydeki evinden uzaklaşyorsun. Garip bir duygu, garip ve bir o kadar da güzel…
Sizde anı çoktur ama unutamadığınız bir tanesini bizimle paylaşır mısnız? 
Anı çok tabi ama tam dediğiniz gibi unutamadığım ve dalış anısı deyince direkt aklıma gelen bir anım var; 
Ada’nın güneyinde Kurşunburnu’na doğru kayalık bir alan vardır, bir arkadaşımız oraya ağlarını takmış. Bu olay 77’de falan oluyor, şu anlattığım 150’lik galvaniz tüple dalıyorum. Bir ip aldım, indim aşağıya, güzelce bağladım, “vira” dedim, çekiyorlar yukarıdan ben de bir taraftan kurtarıyorum, neyse kurtuldu ağlar, çekiyorlar yukarıya, ben de ağların yanından çıkıyorum yavaş yavaş, derinlik 40 metre falan derinlik, tutunmuyorum ama ağların yanından kabarcıkları takip ederek çıkıyorum yavaş yavaş 30-35’lerdeydik sanırım, bir kafamı kaldırdım ki ip kopmuş ağlar olduğu gibi üstüme iniyor, nasıl yaptıysam yana kaydım, ağlar önümden indi gitti. Bir kalsaydım ağların altında, orada bekle dur, kimse yok gelip kurtaracak, dalacak adam olsa Ada’da bir tane daha tüp ya var ya yok… Neyse işte kıl payı kurtardık o gün ama bu olay bana ders oldu, bundan sonraki ağ çıkarma işlerimizde mümkün olduğu kadar ağlardan uzak duruyoruz. 
Ağlar dedik gene, bu ağlar, kapladıkları alanı öldürmekle işleri bitmiyor, orada oldukları sürece pasif avlanmaya devam ediyorlar… Bu çok önemli, mesela ben bazen görüyorum bu ağa bir balık takılmış çürümüş, onu yemeye bir ıstakoz gelmiş takılmış kalmış, haydi bakalım otur orada, uğraş onu kurtarıcam diye, sen uğraşırken o yakalasın seni elbiseden, aman kolu incinmesin diye ince ince uğraş, beyin ameliyatı yapar gibi ağ kes. Falan filan…
Serço Bey bize zaman ayrıdığınız için bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ediyorum, son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? 
Bahsettiğimiz tüm bu konularda insanların biraz daha duyarlı olmalarını, doğaya, çevreye biraz daha saygılı olmalarını diliyorum.. Teşekkür ederim.. 
_____________________________________________

MaxiHaber, 30.1.2012 
“Adalılar Sergisi” açıldı… 
Serbest gazeteci ve fotoğrafçı Sami Solmaz’ın objektifinden “Adalılar Sergisi” Beyoğlu’nda İstanbul Yunan Konsolosluğu’na ait Sismanoglio Megaro binasında 25 Ocak-11 Şubat 2012 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu-Adalar Müzesi işbirliğiyle düzenlenen sergide Solmaz, tarihten izler barındıran ada topraklarında yaşayan insanlara dair çektiği kareleri sanatseverlerle paylaşıyor. 
Sami Solmaz, İstanbul’un en güzel, en çok korunmuş beldesi olan Adalar’da dil, din, mezhep farklılıklarını bir kenara bırakıp yaşamlarını barış içinde geçiren insanların özel anılarını Ada topraklarında fotoğraflıyor. Sergiyle birlikte yayınlanan Sami Solmaz’ın Adalılar kitabından diğer bir yazar Ari Çokona, sergideki fotoğrafları “Asaletin rengine bürünmüş erguvani karabaşlar gibi topraklarına tutkuyla bağlı insanların hikâyeleri,” olarak tanımlıyor. 

_____________________________________________

BirGün, 30.1.2012
Kemal Ilıkkan
Saracoğlu ismi o stada yakışmıyor 
Taksimspor, Lefter Küçükandonyadis’in ve Hrant Dink’in bir dönem formasını terlettiği kulüp olarak bilinir. Şimdilerde İstanbul’un nice semt kulübü gibi onlar da paranın liginden epey uzakta, kendi halinde… Lefter’in aramızdan ayrılmasının ardından, efsane futbolcuyla ilgili birkaç anı dinlemek umuduyla 72 yıllık Taksimspor’un kapısını çaldık. Kendisi de eski bir futbolcu olan hatta Sarıyer formasıyla 4 kez gol krallığı yaşayan şimdiki kulüp başkanı Garo Hamamcıoğlu da ‘Lefter Abi’siyle ilgili unutamadığı ve hâlâ özlemini duyduğu yaşanmışlıklarını keyifle anlattı. 
Ama önce gelin Taksimspor’u biraz daha yakından tanıyalım. Kulübün tarihçesinde “1940 yılında Galatasaray’dan ayrılan Ateş-Güneş, Nor Şişli ve Kale kulüplerinin birleşmesiyle kurulmuştur,” diye yazar. İftihar tablosunda ise Lefter’in yanı sıra Ulusal Takım forması giymiş isimler yer alıyor: Corc Papazyan, Küçük Garbis, Arif Pırnal, Coşkun Özden, Yervant Balcı, Garbis İstanbulyan nam-ı diğer Tenekeci Garbis. 25 Mayıs 1953’te İsviçre ile deplasmanda oynanan ve 2-1 kazanılan özel bir maçta Türkiye’nin 2 golünü de Tenekeci Garbis kaydeder. Bugün Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yatan İstanbulyan’ın mezar taşında vasiyeti üzerine ay-yıldızlı formalı resmi bulunmaktadır. 
Futbolda çeşitli yaş gruplarında 450’ye yakın, basketbol, voleybol ve jimnastik gibi branşlar da katılırsa toplamda 650 lisanslı sporcusu bulunuyor. Taksimspor geçen sezon Süper Amatör’e terfi etmişti. Yeni hedef ise önümüzdeki sezon Bölgesel Amatör Lig’de (BAL) yer alabilmek. Kimbilir, belki de ardından da 3. Lig gelir. Başkan Hamamcıoğlu “Biz yetiştirici kulübüz,” diyor ve bunun altını ısrarla çiziyor: “Mevcut takımın tamamını altyapıdan gelen futbolcular oluşturmakta. İşin maddi boyutu aşmak için olması gereken de bu. Soyunma odalarındna kulüp tesisine, antrenman sahamıza kadar örnek kulüplerden biriyiz. ” 
Hamacıoğlu amatör liglerde yer alan takımlarda sürekliliğin gelişmediğinden bahsediyor: “Bir sene bakmışsın bir takım şampiyon olmuş sponsor desteği bulmuş sonraki yıllar o desteği kaybedince eriyip gitmiş. Bunun örnekleri çok. Biz alt yapıya yatırımımız yapıp kendi gücümüzle yükselme hedefindeyiz. Yakın vadedeki amacımız BAL’a çıkmak. O zaman ekonomik olarak da aşama kaydetmiş olacağız.” 
Sarı-kırmızılı kulübün bugün sahip olduğu tesisleri armağan eden Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e şükran borcu var. Zira, Feriköy Gediz Sokak’taki mezbelelik olan arsayı standart bir futbol tesisi haline getiren Sarıgül olmuş. Tesise ise Süleyman Seba’nın adı verilmiş. Beşiktaş’ın efsane başkanı Seba aynı zamanda Taksimspor’un da onursal başkanı olarak kabul ediliyor. 
LEFTER’İN 39 NUMARA AYAKKABILARI 
Lefter Küçükandonyadis, askerliğini Diyarbakır’da yapar. Hem de 3 yıl! Taksimspor için oynadığı yıllar askerden öncesine rastlar. Dönüşte soluğu Fenerbahçe’de almıştır. Öyle transfer rekoru kırarak değil, cüzzi bir rakama… Garo Hamamcıoğlu’nun ‘hasta Fenerli’ oluşu da birçokları gibi Lefter’le başlamış. “Lefter Abi’yle özel bir yakınlığım vardı,” diye söze başlıyor Hamamcıoğlu. “Babam da futbolcu benim… Lefter’in yakın dostu. Sabah 10’da Galatasaray formasıyla, öğlen 2’de de Taksim formasıyla oynarmış. 8-10 yaşlarındaydım. Biz Kınalıada’da, Lefter Abi Büyükada’da otururdu. Bize gelirdi. Ayakkabılarını, formasını büyük bir onurla taşır, arkadaşlarıma anlatırdım. Unutmuyorum, 39 numara giyerdi. Topa her iki ayağıyla mükemmel vururdu. Ada’da futbol sezonu başladığında Lefter Abi arkadaşlarını getirir biz formayı kaybederdik.” 
ADA SEVDASI 
Lefter, dönemin en şöhretli futbolcusu olmasına rağmen mazbut bir yaşam sürmesiyle bilinir. “Büyükada’da çok sevdiği bir kahve vardı, yazları orada otururdu. Araba kullanmayı çok severdi. Bir Chevrolet’si, bir de maun rengi bir teknesi vardı. Yunanistan’dan büyük teklifler gelmesine rağmen gitmemiştir. Ada’da otursun, denize girsin böyle bir hayatı severdi. Balıkçı arkadaşları filan… Bir de işkembe çorbasını çok severdi. En son 2011 yazında görüşmüştük. Atina’dan dönüşünde…” 
LEFTER STADYUMU 
Hamamcıoğlu, bundan önceki yönetimlerin efsane futbolcuya bu kadar sahip çıkmadığı söylüyor. Aziz Yıldırım, Atina’daki hastanden çok sevdiği Adası’na özel uçakla getirtmişti onu. Sarı-lacivertli camia Lefter Küçükandonyadis ismini stadyumuna verse ne güzel olurdu değil mi? Pek çok Fenerbahçe taraftarının dillendirdiği mevzuyu soruyorum: “Çok doğru. Ben bu konuyu Nor Marmara Gazetesi’nde de (Ermenice yayınlanan bir günlük gazete) yazmıştım. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu, Varlık Vergisi’ni çıkaran kişidir. Gayrimüslimleri yok eden yasayı yani. O yasayla ya aç kalın ya da gidin denmiştir. Zorunlu bir sürgün politikasıydı o yasa. O isim Lefter’in takımın stadına yakışmıyor.” Öyle ya, Saracoğlu’nun “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız,” diyerek ilan ettiği Varlık Vergisi, İstanbul’da gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz mülkün el değiştirmesine sebep olmuştur. 
NEDEN ERMENİ FUTBOLCU YOK? 
Girişte, Taksimspor tarihine değinirken Ulusal Takım’a kadar yükselmiş Ermeni futbolcuların ismini sıralamıştık. Peki, bugünün futbolunda kaç Türkiyeli Ermeni futbolcu biliyorsunuz? 1980’lerin başında öğrenciyken Taksimspor forması giyen Hrant Dink, belki de sonuncusuydu. Profesyonel olarak ise Garo Hamamcıoğlu’dan sonra Ermeni cemaatine mensup futbolcu gelmemiş. Hamamcıoğlu, Sarıyer’in 9 yıl kaptanlığını yapmış, 2. Ligde 4 kez gol kralı olmuş. O da ‘beyaz martılar’ın efsane golcüsü. “Gençlerimiz demek ki okumayı tercih ediyorlar. Aileler çocuklarını salon sporunu yönlendirip iyi zaman geçirmesini, iyi yetişmesini isteyebilirler. Orada da profesyonelliğe geçişte fikir değiştiriliyor.” Bir de, Ermeni cemaatinin yıllar geçtikçe küçüldüğünü söylüyor: “1915 olaylarında Ermeni cemaati 2 milyonu aşkındı şimdi 60 bin kişi!”

_______________________________

From: TARIK KONAL
Date: January 29, 2012 9:03:47 PM GMT+02:00
Subject: “İSTANBUL, SİMGELERİNİ YİTİRİYOR.
İSTANBUL, SİMGELERİNİ YİTİRİYOR!… 

Sultanahmet Meydanı dün.

Cumhuriyet Dönemi İstanbulu’nun planlı ilk parklarından olan Sultanahmet Parkı’nda bir süredir, 50-60 yaşlarında ve olağanüstü güzellikteki ağaçlara toplu kıyım yapıldı, yapılıyor. Bunlar İstanbul’un simgeleriydi, yok ediliyor.

Geçmişte çektiğim ve ekte sunarken büyük üzüntü duyduğum fotoğraflarda olağanüstü güzelliklerini gördüğünüz, değil kesmeye bir dalına bile dokunmaya kıyamayacağınız Japon süs kirazları, meşeler, erguvanlar yok edildiler. Gerekçe: park yenileniyormuş!

Sultanahmet Meydanı bugün.

Sultanahmet Meydanı’nın bugünkü hâlini gösteren şu fotoğrafa —yüreğiniz elveriyorsa— bir bakın. Yolları genişletilmiş (!) bir parkta erguvansız, meşe’siz, hatmi’siz, kirazsız’sız yürümenin tadını çıkarın!

Bir devlet kurumu, kamunun ortak güzelliğine bu denli acımasız ve yok edici davranabilir mi? Günümüzde davranıyor. Ya kamuoyu ne âlemde? Bir uygar ülkede yurtaşlar, yerel yönetimlerin doğaya zarar vereceğini sezince karşı dururlar. Bizde ise kamuoyu olup biteni suskun, ‘boşbakan gözler’le izliyor. Bu ‘bana ne’cilik, ‘dur bakalım ne olacak’çılık, ‘adam sen de’cilik, ‘boşvermiş’lik nereye kadar?

Bilge Önder ATATÜRK’ün “bedihi güzellikteki şehir” tanımlamasıyla övdüğü ancak günümüzde güzelliklerini yitirmekte olan İstanbul, giderek sararacak bir kartpostalda anı olarak kalacak gibi. Sözün bittiği yerdeyiz.

Kaygılarımla…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün önceki müdürlerinden
Tarık KONAL

_______________________________

Taksim Projesi nasıl gelişti, izliyorum. Başbakan seçimlerden önce Taksim Projesini açıkladı… İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi oy birliğiyle onayladı… İstanbul II Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ ndan “plan tadilatı” ismi altında yine oy birliğiyle geçti. 
Tüm projeleri, ödediği vergilerle finanse eden, verdiği oylarla politikacıları karar merkezlerine taşıyan biz kentlilere sorulmadı, anlatılmadı, görüşlerimiz alınmadı. Kısacası bu çok önemli konu, demokratik bir müzakere sürecinden geçmedi. 
BEN DİYORUM Kİ: “MÜZAKEREYE KAPALI BİR YÖNTEM, DEMOKRATİK VE KATILIMCI TOPLUMUN İFADE BİÇİMİ OLAMAZ.” 
Gündemdeki proje nedir, biliyorum. Sunulan projede, Gümüşsuyu, Sıraselviler, Mete, Tarlabaşı ve Cumhuriyet Caddeleri dahil olmak üzere 7 ayrı noktadan; derinliği on metreyi, uzunluğu yüz metreyi bulan devasa yarıklar açılıyor ve dalış tünelleriyle meydanın altına giriliyor. Yüksek istinat duvarları yapılıyor. Kaldırımlar servis yoluna dönüşüyor. Ağaçlar kesiliyor. Yürüyerek Taksim’e çıkmak neredeyse imkansızlaşıyor. 
Üstelik çağdaş planlamacılık açısından şehir merkezlerinde artık terk edilen tünel uygulamalarıyla ulaşım sorununun çözülmediği açıkça ortada olduğu halde. 
BEN DİYORUM Kİ: “TAKSİM PROJESİ, BİR YAYALAŞTIRMA PROJESİ DEĞİL, NEREDEYSE BİR YAYADAN ARINDIRMA PROJESİDİR.” 
Ben de katılmak istiyorum. Taksim; etrafındaki mahalleleri, yaşayanı, işyeri ve ziyaretçisiyle birlikte ele alınarak planlanmalıdır. Ulaşım planı ve meydan düzenlemesi ayrı ayrı değil, bir bütün olarak tasarlanmalıdır. 
Taksim, Türkiye’nin en önemli meydanı… Benim günlük yaşamımdan ulusal günlerime, yılbaşı kutlamalarımdan emek bayramıma, her kesimden, her yaştan insanın, hepimizin ortak değeri… Anayasa için gerektiği ifade edilen katılım ve uzlaşma temelli yaklaşım, Taksim meydanı düzenlemesi için de gerekiyor. 
Artık, işin içine yurttaş, kentli, mahalleli kimliğimle, tümüyle katılmakta kararlıyım! Taksim ve çevresinin düzenlenmesi, hep alışık olduğumuz gibi yap-boz biçiminde, tepeden inme kararlarla biçimlenmesin… Gelin, bu defa hep birlikte, farklı bir iş yapalım. Bu uygulama, neden kenti fikir yönünden zenginleştirecek, nasıl bir yönetim istediğimizi gösterecek başarılı bir örnek olmasın? 
Kent yönetimini görevini yapmaya çağırıyorum. 
EVET, TAKSİM HEPİMİZİN! 

_______________________________
FaceBook, 28.1.2012
Şirin Kahraman 
Büyükada’da kar…

Büyükada, 2012.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: