Gönderen: adalarpostasi | 27 Eylül 2011

ADALAR POSTASI-2604: su gerçekten buralarda bir yerlerde…

* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

24 Haziran 1910 Cuma günlü, Büyükada’da Eczacı Hakkı Bey’in hanesi kömürlüğünde kazaen yangın çıktığına dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, ‘Haydut’ Büyükada’da, 2011.

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

28 Eylül 2011 Çarşamba
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Parçalı bulutlu
15-26ºC
% 53-73 nem
Poyraz, KD 33km/sa
Günbatısı 06:55… Günbatışı 18:53…
* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarınca

* * *

Cicely Mary Barker, The Dogwood Fairy.

* * *

1- Viktor Albukrek: “1948 yaz mevsiminde on yedi yaşımdayken, nihayet çocukluk rüyamı gerçekleştirdim ve 3 metre boyunda 120 santim enindeki sandalımı, ada evimizin arka bahçesinde inşa ettim. Bu sandalı Yürükali’ye bir yük arabasıyla götürüp, törenle denize indirttim…”

2- Yüksel Özcan: “Sn. Belediye Kaymakamı, Adakule’yi yıkma sevdasına kapıla dursun; Orman İdaresi, ARGE çalışmalarının en önemlisini tamamlayarak ‘efsane su’yu ortaya çıkardı…”

3- Nazlı Eray: “Büyükada’da bir fayton sefası sırasında meydana çıkan kumarbaz ve hayırsız bir eski kocanın, arkasından anlatılan güzel yalanları bir anda dağıtıvermesi… İki yaşlı kadının balkondaki kahve keyfi sırasında fallarından dışarıya çıkan dalyan gibi, yakışıklı ve genç iki eski sevgili. İhtiyarların ellerini öpüp kaçınca bu kadınların ruhunda neler olur acaba?…”

4- Dünyaca ünlü ressam Erdal Alantar’ın eşi piyanist Sevinç Alantar Paris’te yaşamını yitirdi…

5- Emniyet güçleri, tekneyle Karaköy’den Büyükada’ya 6 dakikada ulaştı…

6- Haluk Direskeneli: “Yarın [24 Eylül] sadece Prinkipolu Sisyphos için değil tüm Prinkipo yerli halkı için çok önemli ve çok zor bir gün!…”

7- Yüksel Özcan: “BirGün Gazetesi’nde yayımlanan ‘İşte İnanç Özgürlüğü’ haberine dair tekzib ve bilgilendirme yazısı…”

8- Vatandaşların dikkatini orman sevgisine çekmek ve bu konudaki toplum hassasiyetini artırmak amacıyla Büyükada ormanlarına asılan plaka-tabelalar büyük ilgi görüyor…

9- İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Adalar Orman İşletme Şefliği, leyleklerin göç yolu üzerinde bulunmasından dolayı her yıl olağanüstü anlara şahitlik etmektedir…

10- Sibel Akkaşoğlu: “Bu hafta 30 Eylül Cuma günü saat 20:00’de Adaevi’nde Devrimci Gençlik Köprüsü isimli bir belgeselimiz var. Yönetmen Bahriye Kabadayı Dal da belgesel film üzerine söyleşide bulunmak üzere konuğumuz olacak…”

11- Baki Nedim Baltacı’dan  Prens Adaları’nın eskiyen yüzü…

12- Büyükada’da Kedili ev… Evli kedi…

)O(

_______________________________________________________1

From: VİKTOR ALBUKREK
Subject: Teşekkür ve yazdıklarım…
Date: September 12, 2011 10:36:45 PM GMT+03:00
To: emine.cigdem.tugay@gmail.com

VİKTOR ALBUKREK’İN BÜYÜKADASI (1931-1961)

[V]
Yağlı boyayla tablolar yapan büyükbabam Moiz Aseo, evindeki ahşap merdiven basamaklarının yan kenarlarını, halı varmış gibi çiçek resimleriyle süslerdi. Çalıştığında yaptıklarını seyretmek, bahçe işlerine ve ev onarımlarında ona yardım etmek en büyük zevkimdi. 1885 yılının kolera salgınından dolayı kulakları duymadığı için çıkardığım tamirat gürültüleri onu rahatsız etmezdi. Fakat çekicin darbe sesinden ve bitmez tükenmez tamirlerimizden etrafı altüst görmekten usanan büyükannem, anneme seslenir ve “Korye Recina, mira ke tu hijo Viktor moz esta derrokando la kaza,” (Koş gel Recina, bak oğlun Viktor evimizi yıkıyor) diye beni ona şikâyet ederdi. Büyükbabam “Vur,” der, büyükannem “Dur,” derdi.

Fortüne-Mazalto Aseo Kohen-Balukbazarlı.

Büyükannem (Fortüne-Mazalto Aseo Kohen-Balukbazarlı) ile olan en yakın dostluğum beni yatıştırmak için mutfağa, yanına çağırdığı zamanlardı. Ben, ocaktaki kömür ateşini canlı tutmak için horoz tüylü yelpazeyi sallarken, o da bana Fransızca La Fontaine’den masallar anlatırdı. El emeğiyle çalışan kişileri seyretme huyum sayesinde, tavada kızarttığı ince patlıcan şeritlerinin içine baharatlı kıyma eti sarmanın ve aynı boy domates dolmalarıyla tencereyi iki renkli daireler halinde süslemenin ustası olmuştum. Öyle ki bir müddet sonra bu yemeği başından sonuna kadar tek başıma hazırlamama ve pişirmeme müsaade ediyordu. Bu aşın, kalaylı bakır tepside ve odun kömürüyle pişerken tüten dumanlı kokusu beni mest ederdi.
Marko Ovadya ve Rejin Reyina Albukrek, Moiz ve Fortüne Mazalto Aseo. 

Tıp doktoru olmakla beraber, amatörce resim çizen ve düşündüklerini kağıda dökmeyi çok seven babam, Le journal d’Orient için tasarladığı yazılarını, Hristos (İsa) Tepesi’nde bulunan lokantacı Façyo’nun kardeşi Ligor’un kır bahçesinde, sabahın sakin ortamında hazırlamaktan çok hoşlanırdı.

Le journal d’Orient.

O saatlerde onu arayan bir hastası olduğu taktirde koşa koşa tepeye gidip babamı çağırmak benim işimdi. Beş kardeşten, yaşıt sayılabilen benden bir yaş büyük olan Rita ve benden iki yaş küçük olan Nenet kız olduklarından, erkeklerden Musa ise benden altı yaş, Yılmaz da on bir yaş küçük olduklarından ağabey sıfatıyla bana şeref verilir ve her gereksinime, beni koştururlardı. Tüm alışverişleri ben yapardım. Fırına tepsi götürüp getirmek de bana düşerdi. Son anda gereken bir ihtiyaç için yine ben koşardım. Koşarken havayı yanaklarımda hissetmekle, rüzgârı dahi yaratabileceğimi düşünür, büyük zevk alırdım. Sokakta tek başımayken hiçbir zaman yürümezdim, hep koşardım.

Bazen de unuttuğum bir alışveriş için tekrar çarşıya gitmemek için direndiğimde, babam: “Gitmelisin, çünkü ‘unutmak’ kelimesinin lügatimdeki karşılığı hatırlamak istememektir, koş git, spor egzersizi olur, bacaklara da iyi gelir, böylece bir dahaki sefere unutmazsın,” der, annem de arkasından: “El ke no tiyene meoyo, tiyene ke tener paças,” (Akılsız başın cezasını, ayaklar çeker) özdeyişiyle, beni tekrar tekrar koştururlardı.
Satın aldığım ekmeğin kabuğunu anneciğimin devamlı ikazlarına rağmen, yolda yerdim. Fare tarafından kemirilmişe benzer bir ekmeği mutfağa getirdiğim günlerin birinde, daha sert azarlanmam için annem beni babama şikâyet etti. Babacığım beni azarlayacağına, yanına çağırıp okşadı ve ecza dolabından çıkardığı ‘K-Enterik’ (potasyum) hapı şişesini önüme koyarak günde birer adet yutmamı önerdi. Meğer, kemiğindeki eksik kireci karşılamak için duvar kemiren çocuklar olduğu gibi ben de vücudumdaki eksik potasyumu, kızarmış ekmek kabuğunda bulmuştum. Bazı çocukların patates ve muzu çok sevmeleri de organlarında eksik olan potasyumdanmış. İyi ki bu kötü alışkanlıktan çabuk kurtuldum. Yoksa balkabağı, çilli Viktor, kızılsaçlı, havuç, sariko, soluk yüz, ruvyo malo (sarı saçlı kötü kişi) gibi bunca lakaplarımın yanına bir de ‘kemirgen Viktor’ eklenecekti.

Genellikle boş zamanım yoktu, kendime daima iş yaratırdım. İnşaattan kalan ufak tefek malzemeyi değerlendirmek için akla hayale gelebilecek çeşitli eşya imal eder ve bilhassa değişik modelde sandal-gemi maketleri yapardım. On bir yaşımdan beri karakalem ve yağlı boyayla resim çizer, el işi sergilerine (1942 Okul ödülü) katılırım. On altı yaşındayken Ada’da yaptığım bir metre boyundaki gemi maketiyle Beşiktaş Deniz Kuvvetleri’ninki gibi önemli yarışmalara katıldım.

1948 yaz mevsiminde on yedi yaşımdayken, nihayet çocukluk rüyamı gerçekleştirdim ve 3 metre boyunda 120 santim enindeki sandalımı, ada evimizin arka bahçesinde inşa ettim. Bu sandalı Yürükali’ye bir yük arabasıyla götürüp, törenle denize indirttim (bkz. Pandispanya Gazetesi) ve tam 18 yıl kürek, yelken ve sonraları arkasına taktığım küçük bir benzin motoruyla Marmara Denizi’nin Adalar, Fenerbahçe ve  Pendik yakınındaki Pavli Adası üçgeninde, büyük bir keyifle kullandım.

Bahçemize bitişik komşu, İzmirli Yafe ailesiydi. Sekiz-on yaşlarındaki kızları Vivian (Mitrani), bahçemize gelip toprak üzerine oturur, saatlerce yaptığım sandalı merakla seyrederdi. Tekneme son kat boyayı sürdükten sonraki heyecanla Yürükali’den denize indirdiğim gün, kendi eliyle ördüğü bir bayrağı hediye getirmişti sandalıma.
Diğer bitişik komşumuz ise Ambarcıyan ailesiydi. Babam yaşındaki İstepan Ambarcıyan Efendi, denizi iyi bilen, tekne sahibi bir zattı. Çok kere üşenmeden, kendi bahçe duvarına dayandırdığı seyyar bir merdivene çıkıp, başını bizim bahçeye doğru uzatır ve inşa etmekte olduğum sandalı hayranlıkla seyretmesine rağmen, anneme defalarca bilgiç bir tavırla: “Madam Albukrek, bu tekne yüzemez, batacak,” derdi.
Annem heyecanlanır, benim tekne inşa etme hevesime son vermemi isterdi. Fakat üzüldüğümü gördüğünde, “Viktoriko Paşa, yaptığın bunca maket gayet güzel yüzdüğüne göre bu da yüzecek, korkma, deşalo avlar (bırak konuşsun) tu mira tu eço (sen işine bak),” diyerek, bana hep güven aşılardı. İstepan Efendi, sandalımın rahatlıkla dengede yüzdüğünü gördükten sonra bana karşı daima saygılı olmuştur. Annem’le ise müşterek bahçe duvarlarının onarımı yüzünden genellikle kavgalı idiler. Belki de defalarca “Madam Albukrek, bu tekne yüzemez, batacak,” demesindeki amaç, annemi üzmekti.

Rüzgâr müsait olduğunda, üç köşeli yelkenimin yerine sandalımın güneş tentesini, antik kalyonların dikdörtgen yelkenlerine benzer şekilde direğe asar ve rüzgârı arkamdan alıp yelken şiştiğinde, kendimi büyük kâşif-conquistador (fetheden) Alphonso d’Albuquerque’le özdeşleştirir, dalgaları yararken zevkten havalara uçardım. O devirde adalarımızın suları berrak ve bereketli idi. Yürükali’den Ada iskelesine dönüşlerimde, Seferoğlu ile kaymakamlığın önündeki denizin sığ kayalık sularında, iri gözlü, kaytan bıyıklı fok balıklarıyla karşılaşırdım. Şüphesiz ki iştahla yiyebilecekleri bol ve lezzetli balıklar vardı orada.
Değişik yönlerden rüzgâr alan adalarımızın denizinde, yüzmeyi ve yelken kullanmayı kendi kendime öğrenmekle, rüzgâr-tekne-deniz üçgeninin ortasında denge kavramımı geliştirdim. Bu sayede olsa gerek ki, halen yelken kullanmama ilaveten, denge gerektiren bisiklet, buz pateni ve kayak sporlarını rahatlıkla yapabiliyor, bilhassa ıslakken üşümeden uzun müddet dayanabiliyorum. Bir zamanlar Balıkesir’de, yedek subay vazifemi sürdürürken, biniciliğe dahi heveslendim ve hiç zorluk çekmedim. Terhisimden sonra bir de motosikletim olmuştu. Fiziksel denge kavramının, zihinsel dengenin gelişimine yardımcı olduğuna inanıyorum. Yapmakta olduğum tüm sportif faaliyet zincirinin halkalarının özünde, sevgili Büyükada’mın etkisi var.
Yürükali’nin ‘Sarhoş İbrahim’ namlı balıkçısı, sandalıma bekçilik etmekle yükümlüydü. Şehre indiğim bir gün, arkadaşlarımın aynı gün sandalla gezdiğimi iddia etmeleri üzerine Yürükali’ye baskın düzenledim ve okuldaki en yakın sınıf arkadaşım Rıfat Rudi Behar’ı sandalımda kürek çekerken yakaladım. Sarhoş İbrahim’in, şehre indiğim günleri tespit ettiğini ve o günlerde para mukabilinde sandalımı kiraya verdiğini öğrendim. Kan beynime fırladı! İkisiyle de kavgaya tutuştum. Rıfat, benim gibi çilli, ruvyo (kızıl saçlı) idi ve ikimizde de birra de ruvyo (kızıl saçlıların aşırı kızgınlık krizi) vardı. Nerde ise üçümüz de hastanelik oluyorduk ki babamı tanıyan Yürükali Plajı’nın işletmecisi Avni Girgin Bey ve personeli araya girip bizleri ayırtmıştı. Rıfat’la aynı sınıfta okuyorduk, o da Büyükadalı’ydı. Tüm arkadaşlarım sandalımda kürek çekmeye can atardı, ben de seve seve onlara kürek çektirirdim. Fakat benim de teknenin içinde olduğum zamanlar tabii!
Rıfat’la dövüşmemiz, dostluğumuza zerre kadar zarar vermedi. Liseyi beraber bitirdik. Kışın, Taksim Ayazpaşa’daki Cennet Bahçesi’ne gider, orada birlikte derslerimize çalışır, Saray Sineması arkasındaki Lüksenburg Lokali’nde bilardo oynar ve baharın ilk günlerinde kız arkadaşlarla pikniklere gider, Kurbağalıdere’den sandal kiralayıp, Kalamış ile Moda arasında kürek çekip onları gezdirirdik. Sıklıkla kavga etmemize rağmen, her kavgadan kısa bir müddet sonra barışır, sınıfta birebirimize daha da yardımcı olurduk. Kısa zamanda barışmak, bizim gibi çilli ve birroto (çabuk alevlenen) kişilerin zaaflarını dengeleyen bir meziyetimizdi.
Poyrazın kuvvetli estiği günlerde, sandalımı Yürükali’de, balıkçı Sarhoş İbrahim’e teslim eder, evime, Akay Şirketi’nin Yürükali-Ada iskelesi arasında tarifeli sefer yapan vapuruyla dönerdim. Bir keresinde vapuru kaçırdım. Epey uzaklaşan fedakâr vapur, birdenbire tornistan yapıp beni almaya gelmez mi? Ada kaptanlarımızın özelliği işte buydu! Denizde, önlerine çıkan Adalı sandalları tanır, balık tutan veya çapari sallayan amatör balıkçıyı, ikaz düdüğüyle ürküterek yol isteyeceğine, hız keserek sessizce yön değiştirirdi kaptanlarımız. Çok kere de el sallayarak, “Rast gele,” temennisinde bulunurlardı bize.

Akay Şirketi’nin, Yürükali Plajı yakınında inşa ettiği uyduruk ahşap vapur iskelesi, her sonbaharda lodos fırtınasında yıkılır, ertesi sene derme çatma bir şekilde yenilenirdi. Ucuza çıksın diye sahilden açığa doğru fazla uzatılmadığından, baştan kara yanaşan vapurun önü, lodoslu olmayan günlerde sular alçaldığından çok kere kuma otururdu. Yolcuların iskeleye çıkmasıyla hafiflediğindeyse kumdan kurtulurdu. Bazen de dönüş için plajdan yolcusunu alan vapur, ağırlaşıp tekrar kuma saplandığında, denizde yüzmekte olan gençler, vapuru burnundan gerisi geriye iterek kumdan kurtarır ve marşı basmayan otomobil misali sahilden uzaklaştırırlardı.
Vapur yolcusu, vapura binmeden önce gişeden satın aldığı karton biletini, gemi yoldayken zımbalatırdı. İkinci bir kontrol da vapur çıkışında, biletçinin biletleri tek tek toplaması ile yapılırdı. Plaja gitmek üzere vapura binen açıkgöz gençler, gemi yolda iken biletçiyi atlatmayı başardıktan sonra gemi henüz Yürükali İskelesi’ne yanaşmadan, giysilerini arkadaşlarına bırakarak, altlarında giydikleri mayoyla denize atlarlardı. Bu sayede verilmeyen bilet, ertesi gün tekrar kullanılmak üzere cepte kaldığı gibi ilaveten hafifleyen gemiyi kuma oturtmaktan kurtardıkları için kaptandan ‘hayır duası’ alırlardı. […]

devam edecek…

_______________________________________________________2
From: YÜKSEL ÖZCAN
Subject: efsane su hakkında kısa bir not
Date: September 26, 2011 8:24:59 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com
Efsane Su…
SN. BELEDİYE KAYMAKAMI 
ADAKULE’Yİ YIKMA SEVDASINA KAPILA DURSUN…

Orman İdaresi, ARGE çalışmalarının en önemlisini tamamlayarak ‘efsane su’yu ortaya çıkardı.

2007 yılında jeofizik mühendislerine yaptırılan çalışmalarda Adakule’nin bulunduğu 202 rakımlı Hızır İlyas Tepesi’nde kaynak suyun varlığı tespit edildi. Yapılan 3 ayrı jeofizik etüdünde Büyükada’nın güneybatı-kuzeydoğu yönünde uzanan kayalık zeminde tespit edilen 3 noktadan birinde yapılan sondajla ortaya çıkarılan suyun sırrı henüz çözülemedi. 2 yıl önce ortaya çıkarılan kaynağın yeraltı nehirlerinden biri olabileceği de söyleniyor. 
Orman İdaresi tarafından yaptırılan tahlillerin sonucu ise şaşırtıyor. Marmara’nın ortasında tatlı su ve içilebilir. Dahası 2 yıldan bu yana kesintisiz 24 saat akan suyun debisinde ve seviyesinde herhangi bir artma veya azalma olmadı.
Bu tespitin ardından Orman İdaresi’nin 3 yil önce planladığı ekosistem su kaynakları ve kuru derelerin sulu hale getirilmesi projesi için Aya Yorgi Kilisesi yönetimiyle isbirliği yapılıp imeceyle sistem döşendi ve orman personeli Hasan AKCA, Hüseyin AYDIN, İlyas AYDIN, İbrahim Kısa ile Aya Yorgi personeli Turan ve Zafer, TRT personeli Nedim Bozkurt, Ümit ve Uğur’un bizzat çalışmasıyla, Kooperatif üyesi Hasan Karagöz’ün nakliye katkılarıyla 3 adet çeşme yapıldı. Çeşmeler tamamen doğal taştan oluşturuldu ve beton kullanılmadı. Sabah 8 aksam 8 arasında açık tutulan çeşmelerden akan su tüm ekosistem canlılarını serinlettiği gibi Ay Yorgi’ye çıkan ziyaretçileri de serinletiyor. 300 metre aralıklarla Aya Yorgi yoluna yapılan ORMAN 177 çesmeleri sayesinde bu mıntıkadaki atık pet ve teneke kutular iki ayda %90 oranında azaldı. Böylelikle çeşmelerin çevre kirliliğini de engellediği ortaya çıktı!
* * *

Adalar Orman İşletme şefi Yüksel Özcan’ın, 2007 yılında Yüce ve Hızır İlyas Tepeler mevkiinde yaptığı incelemelerde, kimi ağaçların yaşıtlarına nazaran hayli gelişkin olmalarından ilhamla sürdürülen bilimsel tetkikler neticesinde bir yeraltı kaynak suyunun varlığı akla gelip de araştırmalar için gerekli kaynak dahi yokken çıksa da çıkmasa da bilahare ödenecek meblağla menbaa suyunun sondajına başlanılıp 60, 90, 140 derken bir gece saat 02:00’yi geçe 230m’de —202m rakımlı Hızır İlyas Tepesi’nde deniz seviyesinin 28m altına inilmesine rağmen tatlı ve içilebilir ve dahi debisi o gün bugün değişmeyen suyun— bulunması (tam bir mucize) ve çeşmelere bağlanmasında emeği geçenlere, Adalılar ve Adalar’a yolu düşen tüm canlılar adına minnetle teşekkürler… 


Büyükada’nın gel zaman git zaman kuruyan dere yataklarından da pek yakında 1001 bereketle akacak efsane suyun hayaliyle…


ADALAR POSTASI
)O( 

Efsane suyun bulunup çeşmelerden akıtılmasında emeği geçenlere ithaf olunur…
[Kitabın ilgili bölümlerini fotoğraflayıp ADALAR POSTASI’na yollayan Handan Altıneller’e de teşekkürler…]

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, İstanbul (2010).


[…] Su gerçekten buralarda bir yerlerde kaynıyorsa, onu bulmalı her şeyden önce: Doğan güne karşı yıkanılan su, olsa olsa tepenin öte yamacında olabilir. Oysa daha tepeye varmamış Andronikos. Yoksa, önce tepe, sonra su, mu demeli? 


Andronikos, birden, yorulduğunu duyuyor. Çöküyor bir ağacın dibine. Sağına bakınca, sırt gibi yükselen bir toprak parçasının üst yanının düz olduğunu fark ediyor. Oraya çıksa belki daha iyi görebilecek. Kalkıyor, bu sırtın doruğuna doğru yürüyor. Doruk diye gördüğü yere varınca düzlüğün aldatıcı olduğunu anlıyor ama buradan, muhakkak ki, daha iyi görebiliyor ileriyi. Tepeye çıkmak için nerden yürümesi gerektiği belli artık. Orada, düğüm düğüm olmuş yaşlı bir çam artığına veriyor sırtını. Somununu cebinden çıkarıyor. Ağır ağır ısırıp ağır ağır çiğnemeye başlıyor. 


[…] Görüyor.


Kayaların en dik yerinin güneye doğru döndüğü yerin dibinde… Oraya yürüyor şimdi. Başının uğultusu, beyninin zonklayışı, gözlerinin yanması, tabanlarının sızısı, dizlerinin soyulan derilerinin sızısı içinde yürüyor. Su orada…


Gerçekten de orada. İnce ince akan bir su.  


[…] Sağında bir açıklık farkediyor ansızın. Başını çeviriyor. Çakıllığı, kayaları, denizi, sağ köşede sandalın ucunu görüyor. İnmek kolay. İzin, patikanın üstünde hep… Seviniyor. Belki de kolay bir yol bulacak böyle. Patikayı izlemeye devam ediyor. 


Kendi kendine soru sormak, kendi kendine kendi üzerine soru sormak, kendi kendini araştırmak, belki de, adanın ilk öğrettiği şey olacak. Bugüne dek, farkına varmaksızın yaptığı, yapmış olacağı bir şeyi, burada, bile bile, farkına vara vara, yapıyor sabahtan beri. Yıllarca yaptığını sandığı, oysa toplumun, içinde yaşadığı topluluğun sınırları dışında varlığını kabul etmediği, etmemeği öğrendiği şeyi, burada bile bile yapıyor. Akşam olmadan bir şey öğrenmiş bulunduğuna, bugününe yeni bir şey kattığına seviniyor. Bu sevincini küçüksemek, kötülemek zorunda kalmadığına, bu zorunluğu duymadığına… 


Yolu, tepeyi, suyu, kayalar arasında barınılabilecek bir yeri öğrendi. Seviniyor. Hızlandırıyor adımını. Burada hızlanmak onu yormaz. Sevinciyle açlığını bir arada duyuyor. 


İniyor. İz dediği, patika sandığı yolun, suların aktığı, açtığı bir yol olduğunu anlıyor. Ağaçlar gene geride kalıyor. Kayalar gene sivriliyor önünde. Kayaların altı gene çakıllık. Kayaların arasında, suların oyduğu bir yol görünüyor. 


Merdiven gibi. Basamak basamak. İnmeğe başlıyor.


Çakıllığa ayak bastığı zaman, bu inişin kolaylığına şaşıyor. Sağında, çakıllık bir kaya duvarı ile kesiliyor. İlerliyor. Suyun çakıllığı ikiye böldüğü, mağaraya girdiği yerde olduğunu anlıyor. Kaya duvarı alçak zaten. Dizleri hâlâ sızlıyor ama o kayalara tırmanmak, aradaki su koluna inmeden, ayağını biraz daha açarak, karşı kayaya geçmek, oradan çakıllığa yeniden atlamak, dünyanın en kolay işi…


Ben adam olmam diyor Andronikos, gülerek, sesini iştmekten haz duyarak, ben adam olmam, sabahleyin burayı gözden geçirmek niye gelmedi aklıma tırmanmağa başlamadan?


Sonra seviniyor. Güç yoldan işe başladığı işe başladığı için. […]

* * *

ADALAR TARİHİ’NDEN DE BİR KAÇ YAPRAK…

24 Mart 1886 Çarşamba günlü, Büyükada’da Nizâm denilen yerde bulunan kuyulardan temin edilecek suyun makinelerle kasaba dahiline getirilmesi ve muhafazası için imtiyâz talebinde bulunan Kazoğlu Hristo’nun arzuhâli ve Nafiâ Nezareti’nin bu babdaki tezkiresinin müzâkeresine dâir



28 Mart 1886 Pazar günlü, Büyükada’da buhar makinesi vasıtasıyla su ihraç etmek üzere Kazoğlu Hristo’ya imtiyaz verilmesine dâir


13 Mart 1913 Perşembe günlü, Büyükada’da Nizam Suyu’nun icra ve tevzii imtiyazı uhdesinde bulunan pederi Hristo Efendi’nin vuku-ı vefatına mebni imtiyaz-ı mezkurun pederinin o babdaki ferman-ı ali ile mukavele ve şartname mucibince haiz olduğu bilcümle taahhüdatını ifa-yı mecburiyetini mutazammın müstedi oğlu Kozma Kazoğlu Efendi’den sened ahz olunarak namına tashihi kaydına dâir


8 Haziran 1913 Pazar günlü, Müteveffa Hiristo Efendi’ye ait Büyükada’daki Nizam Suyu imtiyazının vereseleriyle anlaşan Kuzma Kazoğlu Efendi’ye devr ve ferağına dâir

* * * 

Ercüment Ekrem Talu, Anılar (Geçmiş Zaman Olur ki), İstanbul (2005)166, 279:

[…]
Şemsi Molla o tarihte Büyükada’da deniz suyunu tuzundan tecrit ile fabrikasından evlere sevk eden Kazoğlu isminde bir adamla akd-i mukavele etmisti. Su iki gün akıp üç gün kesildiği cihetle Molla Bey kızdı ve taksidini ödemedi. Bilahare Kazoğlu bunun sebebini sorunca da, Molla ber-mutat sövüp saymaya başladı.
Muhatabı:
— Affedersiniz beyefendi! Bunları kime söylüyorsunuz?.. Ben Kazoğluyum,
deyince Molla:
— Halt etmişsin!
diye bağırdı. Kazoğlu sen degil bizleriz ki, seninle mukavele yapıp, akmayan su için avuçlar dolusu para veriyoruz.

[…]
Şimdi bir şey söyleyeceğim, inanmayacaksınız: Yirminci konfor asrında, cayır cayır kavrulan Büyükada’nın muntazam kanalize edilmiş, bol, tatlı suyu vardı. Bu hayrat, Kazoğlu isminde bir Rum’un eseri idi. Nizam’da ufak bir fabrika kurmuş, denizin suyunu taktir ederek, borularla evlere verirdi.

Bu iptidai fabrika (!) el’an durur.

_______________________________________________________3
Kalbinde Kadın Taşıyan Erkekler Birahanesi
Yazar: Nazlı Eray
Sayfa: 304
ISBN: 978-605-5711-49-8
Boyut: 13,5cm x 21cm
Yayın Tarihi: Eylül 2011
Fiyat: 15 TL
USTA YAZAR NAZLI ERAY’DAN

“KALBİNDE KADIN TAŞIYAN ERKEKLER BİRAHANESİ”

KİTABI POSTİGA YAYINLARI’NDAN ÇIKTI
Aşk. Tutku. Bir başka beynin kıvrımları içinde tutsak kalmış, ölmek üzere olan bir insanın son çığlığı…
Şişhane Yokuşu. Frej Apartmanı’nın muhteşem sarışını Madam Anjel ve onun umutsuz son anlarını izleyen siyah önlüklü bir küçük çocuk.
Büyükada’da bir fayton sefası sırasında meydana çıkan kumarbaz ve hayırsız bir eski kocanın, arkasından anlatılan güzel yalanları bir anda dağıtıvermesi…
İki yaşlı kadının balkondaki kahve keyfi sırasında fallarından dışarıya çıkan dalyan gibi, yakışıklı ve genç iki eski sevgili. İhtiyarların ellerini öpüp kaçınca bu kadınların ruhunda neler olur acaba?
Yılların, bir atlının sırtına binmiş gibi toz duman içinde yok olup kaybolması.
Eski zaman kelebekleri… Unutamadığımız insanların bir odanın duvarındaki sıvaların arasından bize geçmişten seslenmeleri…
Yerin kulağı, duvarların dili.
İşte Nazlı Eray’ın büyülü dünyasından ruhunuza damla damla akacak rengarenk ve şaşırtıcı bir yelpaze.
Hayat orada. Bu kitap onu görebilmek için…

_______________________________________________________4

Hürriyet, 25.9.2011
Süleyman Arat

http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/18824801.asp

Sevinç Alantar’ı kaybettik

Dünyaca ünlü ressam Erdal Alantar’ın eşi piyanist Sevinç Alantar Paris’te yaşamını yitirdi.
İstanbul Amerikan Kız Lisesi’nden mezun oluktan sonra İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ni kazanan Sevinç Alantar eğitim yıllarında tanıştığı ressam Erdal Alantar’la hayatını birleştirdi. Birlikte Gazel Sanatlar Akademisinden mezun olan çift aynı yıl İtalya’dan burs kazanınca 1 yıl Floransa’da kendi branşlarında eğitim aldılar. 1959 yılında ise Paris’e geçen Sevinç Alantar, Cachan Konservatuarı’nda 30 yıl solfej öğretmenliği yaptı.

Türkiye’nin ilk soyut ressamı olan Erdal Alantar’la birlikte 51 yıl Paris’te yaşayan piyanist, her yıl yaz aylarında İstanbul Büyükada ve Bordum Yalıkavak’a gelerek hem sanat çalışmalarını sürdürdü hem de çeşitli sergilere ve konserlere katıldı. Erdal-Sevinç Alantar çiftinin Alp ve Cent isimlerinde iki oğlu bulunuyor.
Sevinç Alantar’ın cenazesi İstanbul’a getirildikten sonra hafta sonu Büyükada’da toprağa verilecek.

* * *

Saygıdeğer Erdal Alantar ve Ailesi’ne sabırlar dileriz…

ADALAR POSTASI
_______________________________________________________5

TRT, 24.9.2011

http://www.trt.net.tr/trtavaz/deniz-polisine-super-tekneler-geliyor–haber-detay,tr,10174.aspx

Deniz Polisine Süper Tekneler Geliyor

Emniyet Teşkilatı, hızını artırıyor. İstanbul Polisi’ne yeni helikopterlerden sonra fırtına olarak anılan deniz aracı sipariş edildi. Deniz polisi, yerli firmanın üreteceği tekneyle, en uzak noktaya 10 dakikada ulaşacak.
Her geçen gün kendisini yenileyen polis teşkilatı, havadan sonra denizdeki hızını da üçe katlıyor.
Haziran ayında 15 genel maksatlı helikopter ihalesine çıkan Emniyet, deniz filosunu da güçlendirme kararı aldı.
Özellikle kaçakçılar ve yasadışı avlanan balıkçılarla mücadele eden İstanbul Deniz Polisi, artık çalışmalarını Akıncı isimli tekneyle yürütecek.
Tamamen yerli sermayeyle üretilecek Akıncı’nın 9 metrelik modeli, İstanbul Boğazı’nda test edildi.
Emniyet güçleri, tekneyle Karaköy’den Büyükada’ya 6 dakikada ulaştı.
Boğazın tamamı ise 8 dakika gibi kısa bir sürede katedildi.
Donanım, konfor ve güvenlik bakımından tam not alan Akıncı, Deniz Polisini Destekleme ve Geliştirme Derneği’nin desteğiyle alınacak.
Firmadan, Akıncı’nın 13 metre boyunda olması istendi. Deniz polisi, bu tekneyle 55 deniz mili hızına çıkabilecek. Süper tekne ile bir olay yerine ulaşma süresi ise en geç 10 dakika.
Teknenin 2012 yılının ilk çeyreğinde teslim edilmesi bekleniyor.

_______________________________________________________6



From: HALUK DİRESKENELİ
Subject: Yarın 24 Eylul
Date: September 23, 2011 6:03:46 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Yarın 24 Eylül!…

Değerli arkadaşlarım,
Yarın sadece Prinkipolu Sisyphos için değil tüm Prinkipo yerli halkı için çok önemli ve çok zor bir gün!
Her yıl 23 Nisan ve 24 Eylül günleri Prinkipo adasına inanç turizmi [!?]  akını olur, din ayrımı olmayan [nereden çıktığı meçhul tamamiyle uyduruk] bir olaydır,
Çoğunlukla yurdum insanı, coğunlukla kadın ve çoğunlukla muhafazakâr [müslüman] dindar insanlarımız sabahtan vapur ve motorlarla akın akın Ada’ya gelirler…
Yunanistan’dan ve başka yerlerden ortodoks misafirlerimiz de gelir…
Misafir sayısı her yıl yaklasik 20-25 bin civarındadır, bu sayı her yıl artmaktadır…
Hepsi önce eski Lunapark şimdilerde Birlik meydani dediğimiz alana 3 (üç) koldan ulaşır…
Bunlar Nizam yolu, Maden yolu ve Kadıyoran yokusu Hristos manastri yollarıdır…
Yürüyerek, faytonla veya bisikletle Lunapark meydanına varılır.
Sonra toplam 970 metre veya benim icin 1700 adım olan dik yokuş yaklaşık 20-25 dakikada [kalabalıkta saatlerce sürebilen bir zaman zarfında] çıkılır…
Yokuş çıkarken arkaya bakmamak, konuşmamak, inandığınız değerlere dua etmek kuraldır. [!?]
Mümkün olduğu kadar hafif giyinmek, çok eşya taşımamak gerekir.
Yol üstünde iki ayrı çeşme vardır, suları temiz ve serindir, su şişesi bile taşımak gerekli degildir.
Sakin arkaya bakmayın eski tatsızlıklar, eski başarısızlıklar eski talihsizlikler ve olumsuzluklar hepsi geride kalsın… 
[!?]

Hep ileriye bakın herşeyin en iyisini kendiniz, aileniz toplumunuz için isteyin, dileyin…
Gelecek iyi beklentilerle şekillenir…

Fotoğraf: Dilek Zaptçıoğlu, 23.4.2006.


Yol üstünde bin türlü inanç satıcıları göreceksiniz, hepsini görmezden gelin…

Fotoğraf: Dilek Zaptçıoğlu, 23.4.2006.
İp makarası boşaltanlar, çıplak ayakla yürüyenler, vaaz verenler, dini kitap satanlar ve daha neler neler…
Yukarı çıkınca hemen manastıra girin inandığınız herşeye dua edin, herşeyin en iyisini kendiniz aileniz sevdikleriniz için isteyin, bütün dualarınız mutlaka [!?] zaman içinde kabul olunacak, inanın. [!?]

Dönüşte geliş yolunuzdan farklı başka bir yol ile iskeleye dönün, gün sonunda kendinizi çok mutlu, çok rahat, çok yenilenmiş hissedeceksiniz, herşey daha iyi olacak!…
Selam ve saygılar,
Prinkipolu Sisyphos

_______________________________________________________7


From: YÜKSEL ÖZCAN
Subject: birgün gazetesinde yayınlanan yalan haberin tekzibi
Date: September 27, 2011 11:06:23 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

BİRGÜN GAZETESİ’nde yayımlanan
“İŞTE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ!” haberine dair
tekzib ve bilgilendirme yazısı

24 Eylül Cumartesi günü Büyükada Aya Yorgi Kilisesi’nde yapılan Azize Teklis Yortusu’nda, OGM Adalar İşletme Şefliği S2 yangın aracı ve yangın ekibi, Adalar Kaymakamlığı’nın emirleri doğrultusunda yortuya katılan vatandaşların Aya Yorgi yolundaki güvenliğinin sağlanması ve orman yangınlarına karşı önlem alınması amacıyla mevkideki yerini aldı.
Aya Yorgi Yönetimi, bu ve benzer yortulara katılan ziyaretçilerce yol boyunca çaput ve ipliklerin bağlanması neviinden yapılan uygulamaların, Hıristiyan din mensuplarını rahatsız ettiğini, Hıristiyanlık’ta böyle bir inanış ve uygulamanın olmadığını belirten uyarı yazılarını kilise girişi ve Aya Yorgi yolu başlangıcına koydu.
Aya Yorgi yolu aynı zamanda yangın emniyet yolu olarak kullanılmakta ve yol başlangıcında çatal olarak ikiye ayrılmaktadır. Yortuya katılan çoğu vatandaş bu uyarıları dikkate alarak yolun çatal kısmından sonra ip ve çaputlarını bağlarken bir kısmı yolun çatalla birleştiği yerden başlamış dolayısıyla geçişler engellenmiştir. Bu sırada orman yangın ihbarına gitmeye çalışan motorize ekip yoldan geçmek için yolu kapatan bir miktar birikmiş naylon ipi kesip geçmiştir. Bu sırada iplere takılarak can cekişmekte olan bir başıboş köpek ile birçok kuş türü de iplerden kurtarılmıştır. Olay anında, sözkonusu gazete haberinde belirtildiği gibi Rum vatandaşlarca değil, bu durumu anlayamayan ip satan seyyar tüccar bir bayan durumu trafından tepki gösterilmiştir. Herhangi bir Rum veya Hıristiyan vatandaşımız tepki göstermediği gibi ziyaretçilerin çoğu da yolun açılması ve kuşlar ile köpeğin kurtarılmasından dolayı memnuniyetlerini dile getirmiştirlerdir.
Ekiplerimiz Yortu’da hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi gerekli önlemleri de alarak Yortu’nun güvenli bir şekilde yapılmasını sağlamıştır. Yortu’dan sonra akşam saatlerinde Adalar Belediyesi Temizlik İşleri ekipleri yol boyunca bağlanmış olan tüm ip ve çaputları sökerek götürmüştür.
Ayrıca OGM tarafından yol boyunca yapılan ORMAN 177 çeşmeleri sayesinde Ay Yorgi’ye çıkmaya çalışan vatandaşların susuzluklarının giderilerek serinlemeleri sağlanmıştır. 
OGM çalışanlarının, bu olayın çarpıtılarak azınlık ve din karşıtı şeklinde karalanması kasıtlı bir davranıştır.
Konuyla ilgili Aya Yorgi Yönetimi’nden (Sn. Kalinikos Bey 0216 382 39 39) bilgi alınabilir.

_______________________________________________________7


From: ADALAR POSTASI 
Subject: büyükada aya yorgi kilisesi yolu’na “ibadet (!?) için” asılan ipliklere dair…
Date: September 27, 2011 3:04:02 PM GMT+03:00
 
To: ogm@ogm.gov.tr, istanbulobm@ogm.gov.tr, kanlicaisl@ogm.gov.tr, adalarisef@ogm.gov.tr

büyükada aya yorgi kilisesi yolu’na 

“ibadet (!?) için” asılan ipliklere dair…


27 Eylül 2011

TC ORMAN GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’ne,
/
İSTANBUL ORMAN BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ’ne,
/
KANLICA ORMAN İŞLETME MÜDÜRLÜĞÜ’ne,
/
ADALAR ORMAN İŞLETME ŞEFLİĞİ’ne,

24 Eylül 2011 Cumartesi günü Büyükada Aya Yorgi Kilisesi’nde kutlanan Azize Tekla Yortusu’na katılanların, Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi Yönetimi’nin yazılı [Ek-1], Adalar Orman İşletme Şefliği’nin ise sözlü uyarılarına rağmen nedeni-niçini kendinden menkul ve meçhul bir biçimde yol boyunca sözümona “ibadet (!?) için” gerdikleri —çevre kirliliği yanı sıra kuşların da takılarak telefine neden olan adeta tuzak mahiyetindeki— ipliklerin [Ek-2], yangın emniyet yolunu da kapatması nedeniyle Orman Genel Müdürlüğü çalışanlarınca kesilmek suretiyle kaldırılmasına dair ?.9.2011 tarihli BirGün Gazetesi’nde İlknur Açıkdilli imzasıyla yayımlanan “İşte inanç özgürlüğü!” başlıklı yazıda [Ek-3] geçen, “Halk ibadetlerinin devlet görevlileri tarafından makasla kesilmesine tepki gösterdi,” cümlesi dahi aslen asılsız bu iddiayı tamamiyle hükümsüz kılmaktadır zira “ibadet: bir dinin buyruklarını yerine getirmek,” anlamındadır ki bir Hıristiyan-Ortodoks yortusu olan Azize Tekla Günü’nde Büyükada Aya Yorgi Kilisesi Yönetimi’nin, “batıl ve boş inançlar” olarak niteleyerek men ettiği bu ve benzer batıl itikatlerin neye ve niçin hizmet ettiği meçhul çarpıtılmış yalan yanlış bir haberle teşvik edilmesi yerine bu akıllara ziyan nafile sözde “ibadet”in manasızlığının gereğince ifade edilmesi suretiyle gerçekte sorumlu ve etik bir gazetecilik örneği verilebilirdi, verilmeliydi. Adalar Orman İşletme Şefliği çalışanlarının o anda, doğaçlama, doğayı korumak adına halkın eğitimine de yönelik yapmış oldukları her manada yerinde bu uygulamanın yerilmesi yerine takdir edilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Saygılarımızla,

ADALAR POSTASI
http://adalar-postasi-guncel.blogspot.com
adına
Emine Çiğdem Tugay
)O(

Ekler:

[1] Büyükada Aya Yorgi Kilisesi’ne yönetimce asılan ilgili uyarı!


2] Büyükada Aya Yorgi Kilisesi Yolu’na yortularda gerilen iplikler, çevreyi kirletmek ve kuşların katlinden başkaca hiçbir şeye yaramıyor aslında!
Fotoğraf: Dilek Zaptçıoğlu, 23.4.2006.
Fotoğraf: Nesrin Çokneşeli, 23.4.2010.
Fotoğraf: Nesrin Çokneşeli, 23.4.2010.
Fotoğraf: Nesrin Çokneşeli, 23.4.2010.

Fotoğraf: Nesrin Çokneşeli, 23.4.2010.

Fotoğraf: Nesrin Çokneşeli, 23.4.2010.

Fotoğraf: Nesrin Çokneşeli, 23.4.2010.

[3] ?.9.2011 tarihli BirGün Gazetesi’nde İlknur Açıkdilli imzasıyla yayımlanan “İşte inanç özgürlüğü” başlıklı haber!

_______________________________________________________8


İOGM, 26.09.2011

http://istanbulobm.ogm.gov.tr

İstanbul’da Büyükada’ya yön tabelaları asıldı…

Vatandaşların dikkatini orman sevgisine çekmek ve bu konudaki toplum hassasiyetini artırmak amacıyla Büyükada ormanlarına asılan plaka-tabelalar büyük ilgi görüyor.
İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü Kanlıca İşletmesi sorumluluk sahasındaki Büyükada’ya ziyarete gelenler uyarı ve yön tabelaları olmadığından zaman kaybı yaşıyor, gelişi güzel alanlarda piknik yapmak mecburiyetinde kalıyorlardı. Ayrıca ziyaretleri sonrası çevre temizliği açısından bıraktıkları tablo ise hiç de hoş değildi.
Durumu değerlendiren Adalar Orman İşletme Şefliği tarafından halkı uyarıcı, yön plakaları tanzim edilerek 50 m. aralıklarla adaların önemli noktalarına yerleştirildi.
Büyükada ormanlarında kötü bir görüntü oluşturan büyük tabelalar yerine kullanılmaya başlanılan plaka-tabelalar daha estetik ve dikkat çekmede etkili oluyor. 
Öyleki 200 plakayla özellikle hafta sonları yoğun ziyaretçi akınına uğrayan Aya Yorgi yolundaki çevre kirliliğinde gözle görülür bir şekilde azalma oldu.
Plaka-tabelalarla ada ormanlarının yaban hayatına da dikkat çekilerek hayvanları ürkütecek gürültü kirliliğine karşı vatandaşlar uyarılıyor.
Adalar Orman İşletme Şefliği tarafından yapılan bu uygulama Ada halkı ve turistler tarafından beğeniyle karşılandı, uygulama diğer adalarda da hayata geçirilecek.

_______________________________________________________9


İOGM, 19.08.2011


http://istanbulobm.ogm.gov.tr

Büyükada’da misafirlerimiz vardı…

İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Adalar Orman İşletme Şefliği, leyleklerin göç yolu üzerinde bulunmasından dolayı her yıl olağanüstü anlara şahitlik etmektedir.

İlkbahar ve sonbahar mevsimlerinde gerçekleşen bu göçler, zaman zaman yerli yabancı meraklıları tarafından izlenmektedir, son beş yıldır da düzenli olarak Adalar Orman İşletme Şefliğimiz tarafından gözlemlenmektedir.

Beş yıl önceki ilk veriler ile bugünkü veriler karşılaştırıldığında, kuşların göçe her yıl 1 hafta daha erken başladığı tespit edilmiştir. Beş sene önceki ilk takipte göç 26 Ağustos’ta başlamasına karşın bu sene 26 Temmuz’da göçün başladığı görüldü.

Her yıl muhteşem görüntülere sahne olan İstanbul’un Marmara kıyısındaki bu göç, tüm ayrıcalığı ve güzelliğiyle Adalar Orman İşletme Şefliği’mizde bulunan ADAKULE üzerinden izlenmektedir.

Ormanlarımıza geçmişin mirası değil gelecek nesillerin emaneti olarak bakmaya devam ettiğimiz sürece, uzun yıllar leylekler ile beraber daha birçok göç eden kuşları da görebiliriz.

_______________________________________________________10


From: SİBEL AKKAŞOĞLU
Subject: ADAEVİ BU HAFTA 30 EYLÜL CUMA
Date: September 27, 2011 1:39:55 PM GMT+03:00
To: undisclosed-recipients:;

ADAEVİ BU HAFTA…

Sevgili Adaevi dostları,
Bu hafta 30 Eylül Cuma günü saat 20:00’de Adaevi’nde Devrimci Gençlik Köprüsü isimli bir belgeselimiz var. Yönetmen Bahriye Kabadayı Dal da belgesel film üzerine söyleşide bulunmak üzere konuğumuz olacak.
Belgeselle ilgili biraz bilgi vereyim.
68 Gençliği içinden bir grup 1969 yılında Hakkari’de geçit vermez Zap Suyu üzerinde bir köprü inşa etti. İstanbul 1. Boğaz Köprüsü’ne karşı Türkiye’nin doğusu ile batısı arasındaki eşitsizlikleri vurgulamaya çalışan sembolik bir eylemdi Devrimci Gençlik Köprüsü. Devrimci Gençlik Köprüsü‘nün izini sürerken, 68 ruhunu, hayal etme ve hayalleri gerçekleştirme gücünü, birarada yaşayabileceğimiz bir dünyanın kapılarını aralayan geçmişe ve geleceğe dair bir efsaneyi anlatıyor.
Hepinizi bekleriz…
Selamlar sevgiler,

* * *

http://www.devrimcigenclikkoprusu.com

DEVRİMCİ GENÇLİK KÖPRÜSÜ

Eski Bir Masal Değil ’68

Belgesel film, Devrimci Gençlik Köprüsü’nün hikâyesinden yola çıkarak; 68 ruhunu, direnme ve hayalleri gerçekleştirme gücünü yansıtmaya çalışıyor ve toplum için birşeyler yapabilmenin koşullarını sorguluyor.

1968’de yaşananlara dair yüzlerce
hatta binlerce öyküden sadece biri bu

Hem bugünün tanığı genç bir insanın —yönetmenin— hem de geçmişin tanıklarının paralel anlatımlarıyla iki eksenli bir hikâye sunuluyor izleyiciye. Batılıların “68’de Türkiye’de de mi olaylar oldu?” sorusundan etkilenen yönetmen, genç nesillere, ya unutulmaya yüz tutmuş bir masal gibi ya da ‘romantik başkaldırı’ nostaljisiyle yansıtılan 1968’e dönüyor yüzünü.

Mekân

Hikayenin mekânı; Asya’yla Avrupa’nın kesiştiği bir coğrafya, bugünkü jeo-politik terimlerle Ortadoğu’nun Avrupa kapısı… Ve iki şehir: biri, yüzyıllardır imparatorluklar başkenti olma mirasını taşıyan fakat bugün 17 milyonluk nüfusuyla ‘büyük bir köy’ görünümündeki İstanbul. Diğeri, Türkiye’nin İran ve Irak sınırında, 40 yıl içinde ‘unutulmuşluk’ anlamındaki konumu neredeyse hiç değişmemiş olan ‘en uzaktaki kent’ Hakkari.
Devrimci Gençlik Köprüsü, herşeye rağmen aynı topraklarda binlerce yıldır birarada yaşamanın getirdiği kadim birliğe dayalı, geçmişe ve geleceğe dair bir efsanenin sembolü aslında. Belgesel filmin cevabını bulmaya çalıştığı sorulardan biri de bu: Nasıl geçen bir kırk yıl, gerçekliği efsaneye dönüştürebilir?

1969 yılı…

Hakkari’de, geçit vermez Zap nehri canlar almaya devam ederken, İstanbul Boğazı’na ilk köprüyü yapma çalışmaları başlamıştır.
’68 gençliği içinden bir grup üniversite öğrencisi, ülkenin doğusu ile batısına eşit yatırım yapılması yaklaşımıyla İstanbul Boğaz Köprüsü’nün yapımına karşı çıkarlar. Bu karşı çıkışla; Boğaz Köprüsü yapımının ülkenin petrole bağımlılığını, başlamış olan iç göç sorununu artıracağını, çevre arazilerde rant kavgalarının olacağını, Boğaziçi’nin doğal ve kültürel dokusunun bozulacağını, birinci köprünün ardından ikinci ve üçüncü köprülere gereksinim duyulacağını fakat bunların da ulaşım sorununu çözemeyeceğini, esas önem verilmesi gereken demiryollarının ve raylı sistemin ulaşım açısından daha verimli ve ucuz olduğunu savunurlar.

‘Boğaz’a değil Zap’a Köprü’.

Diğer yanda ise ‘kapitalizm/sosyalizm’ tartışmaları çerçevesinde, ülkenin doğusundaki yaşama biçimine, orada feodal bir yaşantının olup olmadığına duyulan merak söz konusudur. Tüm bunlar, gençleri sembolik bir eylem etrafında biraya getirir: ‘Boğaz’a değil Zap’a Köprü’. Hep birlikte, Zap nehri üzerine bir asma köprü inşa etmeye başlarlar. Bu çabaya ulusal gazetelerden biri olan Milliyet de katılır. Bir yardım kampanyası açılır. Kısa sürede inşası tamamlanan köprüye ‘Devrimci Gençlik Köprüsü’ adı verilir.

Köprü, Hakkarililer için ’68 olayları sonunda idam edilen gençlik liderlerinin adlarıyla andıkları bir efsane haline gelir.

Aradan geçen ve iki askeri darbe ile bir askeri darbe girişimini içeren yıllardan sonra, köprü, 1999’da kimliği bilinemeyen kişilerce havaya uçurulur. Film, “küçük bir köprüden kim korkar” sorusundan çok, Devrimci Gençlik Köprüsü’nün halkların dostluğuna yönelik anlamına yoğunlaşıyor.

Tanıklıklar

Filmde hikâye, köprüyü yapan 68’lilerin ve o dönemi hatırlayan Hakkarililer’in tanıklıklarıyla aktarılıyor. 68’lilerden Masis Kürkçügil, Ragıp Zarakolu, Yaşar Yılmaz, Faruk Pekin, Necati Sağır, Esat Yarar, Cihan Şenoğuz ve Hakkarililer’den dengbej Abdülkadir Kızılkaya, yerel araştırmacı İhsan Çölemerikli, yerel fotoğrafçı Enver Özkahraman, Yüksekova belediye başkanı Mehmet Salih Yıldız filmde yer alan isimlerden birkaçı.

Yapım

VTR Araştırma Yapım Yönetim bünyesinde, sponsor desteği olmadan gerçekleştirilen, “Devrimci Gençlik Köprüsü”nün danışmanı Enis Rıza, yapım yönetmeni ise Nalan Sakızlı.
Film, 2006 yılında, Fas’ın Marakeş şehrinde gerçekleştirilen Euromed II- MEDA Film Geliştirme programına katılmaya hak kazanan tek belgesel film projesi oldu. İngilizce adı ile “A Bridge at the Edge of the World”, bu kapsamda yıl boyunca düzenlenen ve Avrupa ülkelerinden uzmanların yapım-yönetim alanında verdikleri birer haftalık üç atölyeye katıldı.
Çekim ve kurgu aşamalarının tamamlanması yaklaşık 2 yılı bulan filmin görüntü yönetmenliğini Koray Kesik, montajını Burak Dal yaptı. Özgün müzik Sinan Sakızlı’ya ait.
Filmin yönetmeni Bahriye Kabadayı, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV-Sinema bölümü mezunu. 1997 yılından beri VTR Araştırma Yapım Yönetim ekibi içinde belgesel alanındaki çalışmalarını sürdürüyor. Belgesel Sinemacılar Birliği üyesi.

_______________________________________________________11


AdaGazetesi.com, 25.9.2011
Baki Nedim Baltacı

http://ada-gazetesi.com/wp/?p=863

BAKİ NEDİM BALTACI’DAN 
PRENS ADALARI’NIN ESKİYEN YÜZÜ

Baki Nedim Baltacı

Eylül ayı başında Adalar Belediyesi’yle ilgili olarak bir gazetede çıkan yazımda Belediye’nin başlatmış olduğu plastik esaslı kaldırım projesinden bahsederken “Akla ziyan bu proje çirkinliğinin dışında aynı zamanda stabil olması nedeniyle hijyenik de değil,” demiştim. Bu ayın yirmi altısı itibarıyla Büyükada Prenses Otel’in önünden geçerken son yazımda bahsettiğim bir kısım kaldırımların sökülmekte olduğunu gördüm. Demek ki hatadan dönülüyordu. Kim söktürürse söktürsün operasyon çok olumluydu. Hele hele sökülen malzemeyle içselleşmiş iki buçuk santim kalınlığındaki kirleri görünce sevincim daha da arttı.
Bu uygulama tercih edilmemeliydi. Üzerinde durulması gereken budur.Yoksa ikinci sınıf geçici şantiye malzemesi görünümündeki kaldırımın olumsuzluğu herkesçe bilinmektedir. Dünyanın her yerinde SİT alanı bölgelerinde soylu malzemeler kullanılır. Doğal taş cenneti olan ülkenizde de bu tür malzemeler tercih edilmeliydi.
Büyükada’nın estetik panoramasını bozan başka bir uygulama da Seferoğlu korusunda göze çarpmaktadır. İskeleden çıktıktan sonra müsamaha gösterilerek yaptırılan kaçak yapı Lido ve geçmiş yıllardan bakiye başka bir kaçak Anadolu Kulübü havuzunu da geçtikten sonra görebileceğiniz Seferoğlu inşaat çalışmaları yaklaşık 20 dönüme yakın bir alanda faaliyetini sürdürmektedir. Konuyla ilgili olarak görüşünü aldığım Adalar Belediyesi İmar Komisyonu Başkanı Oktay Altın’dan “Orada bir şey yok, her şey plana uygun yapılıyor,” cevabını aldım. Oktay Bey’in bilgileri kendi için yeterli olabilirdi. Ama gene de gözlemlerimi kendi araştırmalarıma yaslamayı uygun gördüm.

bir varmış… 
27.4.2005


bir yokmuş…
12.5.2011

seferoğlu korusu da yok olmuş!…
)O(

Tabi zemin bozularak bitki florasının yok edildiği bu arazideki faaliyetler aynı zamanda Büyükada’nın öngörünümüne de çizik atmaktadır. Adalar Belediyesi’nin yasak olan yaz çalışmasına özel izinle müsaade ettiği bu mekânda hafriyat makineleri, büyük kazıcılar sokularak bilinçsizce yapılan çalışmalar Ada faunasını katliama uğratmaktadır. Kontrol etmemiz için gerekli vaziyet planını görme şansı olmadığı için etrafı dev plakalarla örtülü mekâna yapılan inşaat ancak denizden takip edilebilmektedir.
Adalar Belediyesi’nin karar parametreleri şeffaf bir ortamda oluşmadığı için böylesine devasa projelerin ruhsat verilme nedenlerini sonradan öğrenebiliyoruz. Rant baronlarını pıtrak gibi çoğaltan sağcı Büyükşehir Meclisi’nin şeffaf olmayan kararlarını eleştirirken oy verdiğimiz sosyal demokrat iddiadaki Adalar Belediyesi’nin kapalı devre çalışmalarını da Rahibe Teresa sessizliğinde izler, gündeme taşımazsak kendi varoluş nedenimizi de inkâr etmiş oluruz. Sakal-ı şerif muamelesi yapılarak bir müddet gizemini muhafaza eden kutsal proje ‘Lido’ örneğinde olduğu gibi birçok olumsuzluklara dokunma zorunluluğumuz vardır.
Seferoğlu’na dönersek buranın sahipleri Adalar Belediyesi üzerinden yürüttükleri projelerine 5 Numaralı Anıtlar Kurulu’ndan onay almış. Özet bu! Bizi ilgilendiren Adalar Belediyesi’ne gelen projeyi Belediye’nin ne kadar sorguladığıdır. Bir gram toprağın içerisinde milyonlarca canlının yaşayabileceği ekosistemin korunmasında en sorumlu mevkideki insanların ne yaptığıdır. Bu projeyi Anıtlar Kurulu’na yollayan İlçe Belediyesi projeye katılmadığı noktalarda hangi şerhleri koymuştur? İnşaatın mevcut faaliyetlerine baktığımızda tabii setlerin hunharca yok edildiğini görmekteyiz. Bu mekânlarda müellifin arkeolojik kazı yaparmışcasına hassas çalışması gerekmektedir. Sanki baraj inşaatıymış gibi çalışılan araziden çıkan verimli nebati toprağın gemilerle aylarca Yalova’daki döküm alanına gittiğine hepimiz tanığız. Milyonlarca canlıyı barındırabilecek yüz binlerce m3 toprak, Yalova’daki döküm yerinden önce Ada için düşünülmeliydi. Mezarlarımızın toprak olmadığı için taş doldurularak defin işlemi yapıldığını düşünürsek en azından bu toprağın Ada için bir gereklilik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Belediye biyolojik çeşitliliği korumadığı gibi buradaki kontrolsüz kazı işlemine de yeterli özeni göstermemiştir. Bunlar da tabiki suçtur. Burada Lido gibi bir illüzyona karşı olup olmadığımız sorusu şimdilik gizemini muhafaza etmektedir.

Büyükada Çankaya Caddesi’nde Sedefli Köşk vardı vaktiyle…

Adalar’ın profili değişirken sosyolojisinin de değiştiğinin hepimiz farkındayız. Nizam’daki Sedefli Köşk yok, daha birçok anıtsal değerler de öyle. Fakat daha da önemlisi Adalar’a sahip çıkacak insan sayısı da azalmakta. Kınalıada’da vapurdan inenler Avşa Adası kıvamında bir potansiyelin de gerisindeki kalabalıklarla karşılaşmaktadır. Ada kuralsız yaşamaya alışmış güruhların adeta istilası halindedir. Bu insanlar muhakkak ki bu Ada’ya da diğerlerine de geleceklerdir ancak gelenler kurallı bir kent yaşamına ayak uydurmak zorunda bırakılmalıdır. Bu işleri kim yapacak? Tabiki kenti kurallı bir şekilde yönetmesi gereken yerel yöneticiler.
Bisiklet kazalarında ölenler ve yaralananlar azımsanmayacak boyuttadır Büyükada’da. Ayrıca ana arterlerde başıboş dolaşan atlar, atların dışkısını pervasızca sokağa bırakan bir kısım fayton sürücüleri Ada yollarını olumsuzluk nesnesine dönüştürmektedir. Çoğu da Adalı olan bu meslek grubunun yöneticileriyle bir konsensüs sağlanarak Adalar’ın gerçek kimliğine uygun adımlar atılamaz mı?
Sayın Başkan, bu işler ve diğerleri için elbette zamana gerek vardır. Fakat siz gelmiş geçmiş başkanlar içinde en çok seyahate veya yurtdışı davetlere giden Başkan görünüyorsunuz. Adalar’da belediyecilik yazın çok önem arz eder ama siz işlerin çözüme muhtaç olduğu bu mevsimde görevi yardımcılarınızla paylaşıyorsunuz. Adeta onlarla Başkanlık makamını devre mülk gibi kullanıyorsunuz. Sürecin dayattığı sorunlar için uzakta bir duruş sergiliyorsunuz. Lido’daki ruhsatsız Migros bile yaz bitene kadar çalıştı. İncik, boncuk, kıllı çadırlarla başlayan tekerlekli dükkânlarla devam eden fantezilerle kaynak yaratamazsınız. Olsa olsa Adalar’ın kalite endeksini düşürürsünüz, değer kaybına uğratırsınız. Lütfen kaçakların üzerine gidin. Başta Kınalıada olmak üzere sokaklardaki işgalleri kaldırın. Bugün itibariyle sorunları merkezine alan bir belediyecilik anlayışı sergileyin. Benim ve benim bibi diğer sorunlara işaret edenlerin tespitlerini tersine çevirecek daha iki yıldan fazla zamanınız var. Kaçakların üzerine gidin, sokaklarda yaptırım gücünüzü hissettirin Sayın Başkan. Adalar’ın kalite endeksinin daha fazla düşmesine müsaade etmeyin.

Baki Nedim Baltacı

_______________________________________________________12


büyükada’da
kedili ev… evli kedi…

Büyükada’da, 26.9.2011
)O(

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: