Gönderen: adalarpostasi | 14 Eylül 2011

ADALAR POSTASI-2601: tehlikeli bir motor yolculuğu yapanlardan çoğu yolda soğuk almışlar ve bir takımı da yatağa düşmüşlerdir…

Büyükada sahillerinde…

* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

20 Haziran 1910 Pazartesi günlü, Büyükada’da Fransız rahibelerinin Manastır ve Mekteb ittihaz ettikleri hanelerin kendilerine kiraya verilebileceğine dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada’da, 2011.

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

14 Eylül 2011 Çarşamba
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Az bulutlu
24ºC
% 78 nem
Yıldız, K 15km/sa
Günbatısı 06:42… Günbatışı 19:15…
* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarınca

* * *

Cicely Mary Barker, The Fuchsia Fairy.

* * *

1- Osman Bahadır: “6 Mart 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden…”

2- Viktor Albukrek: “1931 yılının Mayıs ayında, iki aylıkken Büyükada’ya gelmişim. Hafızamda yer etmiş hatıralarım…”

3- Büyükada Deniz Kulubü’nde seçim heyecanı…

4- Milliyet’in kıdemli muhabiri deprem konusunda yaptığı özel ve analiz haberlerle bilinen Önay Yılmaz’ın 6. romanı Heybeliada Cinayetleri Destek Yayınları’ndan çıktı…

5- Özlem Yüzak: “Adalar ve Vahşi Kapitalizm-1- 2- …”

6- Adalar Belediye Meclisi‘nin 6. seçim dönemi 3. toplantı yılı, 2011 Eylül ayı toplantısı Kınalıada’da yapıldı…

7- Avni Kurtuldu: “Vefa sadece bir semt adı mıydı?…”

8- Birleşik Krallık ile Osmanlı Devleti arasında 1807 yılında yaşanan anlaşmazlık üzerine Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Marmara Denizi’ndeki Kınalıada’ya çıkarma yapan İngiliz donanmasının bu adadan aldığı Osmanlı topu, donanmanın başındaki Amiral Sir John Duckworth tarafından İngiltere’ye getiriliyor.

9- Sibel Akkaşoğlu: “Bu hafta Adaevi’nde 16 Eylül Cuma günü saat 20:00’de Zamanın Bekçisi isimli bir belgeselimiz var…”

10- Ömer Karahan: “Bir Günah Gibi dizisi için kameralar karşısına geçen Özge Borak, çekimler için Büyükada’nın yolunu tuttu…”

11- 15-29 Ağustos tarihleri arasında Büyükada’da gerçekleştirilen Uluslararası Gönüllü Gençlik Kampı’na Almanya, İtalya, Fransa, Finlandiya, Kırgızistan, Polonya, Sirbistan, Hırvatistan, Vietnam gibi farklı ülkelerden gençlerin yanı sıra Ataşehirli gençler de katıldı.

12- Adalar Belediyesi: “Daha temiz Adalar için saat 20:00-21:00 arasında lütfen çöplerinizi dışarı bırakın!…”

)O(

_______________________________________________________1

From: OSMAN BAHADIR
Subject: Kınalıada İskelesi…
Date: September 11, 2011 5:12:31 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

6 Mart 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden

Kınalıada İskelesi

Kınalıada iskelesinin fırtınadan harap olduktan sonra Neveser vapuru oraya götürülerek iskele gibi kullanılıyordu. Neveser çımasını koparıp adadan uzaklaştıktan sonra oraya iskelelik yapacak başka bir şey getirilmediği için Kınalı ahalisi her gün başka bir müşkil ile karşılaşmaktadır.
Ezcümle geçen gün Ada vapuru Kınalı’ya yanaşamamış ve yolcuları Burgaz adasına çıkarmıştır. Burgaz’a çıkan yolcular bin zahmetle ve motorlarla adalarına gelebilmişlerdir. Memulün (beklenilenin) haricinde tehlikeli bir motor yolculuğu yapanlardan çoğu yolda soğuk almışlar ve bir takımı da yatağa düşmüşlerdir.
Haber verildiğine göre iskelenin inşası bir müteahhide verilmiş ise de bu adam iki kişi ile işe başlamıştır. 
Bu gidişle iskelenin tamiri veyahut inşası aylarca devam edecek demektir. Seyrisefain İdaresi’nden müşkilatı defedecek acil tedbirler ittihaz olunmasına intizar ederiz.  
_______________________________________________________2

From: VİKTOR ALBUKREK
Subject: Teşekkür ve yazdıklarım…
Date: September 12, 2011 10:36:45 PM GMT+03:00
To: emine.cigdem.tugay@gmail.com

VİKTOR ALBUKREK’İN BÜYÜKADASI (1931-1961)



[I]

1928 yılının bir bahar günü büyükbabam, müstakbel damadı babamla Büyükada’da gezinirken bir armut bahçesinin önünde durarak babama:
― “Bak oğlum, bu bahçenin ön tarafına, on iki odalı büyük bir ev yaptıracağım, inşallah bol çocuklarınız olacak ve yaz mevsimlerimizi hep birlikte burada geçireceğiz,” dedi ve ilave etti:
― “Yalnız sakın eşime ve müstakbel eşine söyleme!”
― “Neden?”
― “Çünkü geçenlerde eşimle Ada’ya geldim, satın almak niyetinde olduğum, karakolun karşısındaki köşe binayı gösterdim,
― “İskeleye yakındır, nem olur, romatizmamız azar, olmaz,” dedi.
Bir başka sefer, Hacı Bekir köşkünün yanındaki evi gösterdim.
― “Çok uzak, yürüyemeyiz, hep araba gerekecek, olmaz,” dedi.
Sana nasihatim evlat, mülk satın alacaksan sakın hatunlara sorma çünkü hiçbir şey alamazsın! Ben bunu anladığım için kimseye sormadan burayı satın aldım ve İtalyan mimar Dandolo’yla anlaştım bile, geriye gitmek yok artık!”

* * *

Viktor Albukrek, 1931.

Ben Viktor Albukrek, 23 Mart 1931 tarihinde İstanbul’da doğdum.

Rejin-Reyina Aseo.

Annem, Terkos Su Şirketi Umumi Murakıbı Haydarpaşalı Moiz Aseo’nun tek çocuğu Rejin-Reyina,

Hayim Albukrek.

Marko-Ovadya Albukrek.

babam ise Ankara tüccarlarından Hayim Albukrek’in sekiz evladının en küçüğü doktor Marko-Ovadya Albukrek’tir. Albukrek soyadımızın kökeni, Portekizce Albuquerque olup atalarımız 1510 yılında Hindistan’ı fetheden Portekizli kâşif denizci Albuquerque eşrafının aynı isimdeki şehrinden, 1500 yıllarında Ankara’ya gelmişler. 

Babam, geçen asrın başlarında tıp tahsil etmek üzere Paris’e, oradan da İstanbul’a gelip yerleşti. Annem ise 1492 yılında İspanya’dan İstanbul’a gelen Sefaratlar’dandır. Beş kardeşiz. Anne ve babamız kültürlü kişilerdi ve hepimizi birer sanatsever olarak yetiştirdiler.
1949 yılında Musevi Lisesi’nden mezun oldum. Motor bilgim sebebiyle yedek subaylığımı Balıkesir’de Ordu Donatım sınıfında yaptım. Mesleklerime gelince, oto yedek parçacılığı, tıbbi şırınga imalatı ve turizm olmuştur. Eşim Nimet’le 1958 yılında evlendim. Oğlum Metin, Yüksek İnşaat Mühendisi ve Çevre doktorudur. Kışın Etiler’de, yazın ise Büyükada’da oturmaktayız. Ada’daki evimiz, buranın en hareketli yollarından biri olan Anadolu Kulübü ile Çankaya Meydanı’nı bağlayan, Mehmetçik Sokağı üzerindedir.
2010 yılında Adalar’daki sekseninci yaz mevsimimi yaşadım. 1931 yılının Mayıs ayında, iki aylıkken Büyükada’ya gelmişim. Hafızamda yer etmiş hatıralarımı aşağıdaki gibi sıralayabilirim: 

Sokaklarda, tüm faytonların süslendiği çiçek savaşı eğlencelerine katılmak, Balkan oyunları adına Atatürk’ün de şeref verdiği Ada’nın değişik meydanlarında oynanan çok renkli folklorik dansları seyretmek, Hristos (İsa) Tepesi’nde laterna (kollu antik müzik kutusu) dinlemek, sokaklarda ahşap tekerlekli trotinet (direksiyonlu kaykay) kaydırmak, tahta çember peşinde koşmak, kelebek ve Mayıs böceği yakalamak, topaç çevirmek, kalabalık aile fertleriyle Glosa‘da (Dilburnu) çamların altında günü geçirmek, Platano‘da (Çınar Meydanı) Rıfat Telgezer cambazhanesine gitmek, Lunapark’ta eşek sırtında tur atmak, komşu bahçelerinin duvarlarına tırmanıp incir ve ceviz toplamak, büyükbabamın yetiştirdiği çiçekleri sulamak ve çamur içinde eve dönmek.
Biraz büyüyünce, sık sık bisikletle Yourguli (Yürükali) plajına gider yüzerdim. Oranın sığ sularında, eğilerek deniz kabuğu toplarken, sırtım güneşten kızarır ve su balonları oluşurdu. Çok ağrı veren bu yanıklar ancak üzerlerine yoğurt sürülerek yatışırdı. Nazik cildimde oluşan bunca yaraya rağmen deniz kabuğu koleksiyonumu zenginleştirmek uğruna bu acılara seve seve katlanırdım.
Mahalle arkadaşlarımdan çoğunun eğlencesi, adanın orijinal tiplerinden Mister Gogo, Doktor Çat, Onbaşı Yorgo gibi kişilere takılmak, bisiklet teker çatalına mandalla sıkıştırılan Sipahi sigarası kutusunun kartonunun sürtünmesiyle etrafı rahatsız edecek derecede gürültü çıkartmak keza bisikletin tekerlek tellerine renkli krepon kağıdı şeritleri örerek sükse yapmak ve kalan tüm zamanlarında da top oynamaktı.
Tenisten futbola kadar top kullanılarak oynanan bunca oyun varken, bilardo haricinde ben bunlardan hiçbirini, bilye atmayı dahi ömür boyu beceremedim. Halbuki komşu çocuklarının çoğu tenis dersine gitmekle veya sokak ortasında iki taş arasına gol atmakla övünür ve alkış toplardı. Soluk benizli çilli yüzümün kompleksinden olsa gerek ve özellikle de top oynayamadığımdan kendimi ispatlamak için başka yollar denerdim.
Sabırsızlıkla sağanak yağmurların yağdığı günleri bekler ve mantardan yonttuğum veya kağıttan hazırladığım kayıkçıkları, kuvvetli yağmur altında, Çankaya Meydanı’ndan yokuş aşağı inen suların akıntısına bırakıp arkalarından koşar, sırılsıklam olmayı umursamadan iskeleye kadar onları takip eder, sahile vardıklarında denize kavuşmalarına meydan vermeden yakalar, sık sık çakmakta olan şimşek ve şiddetli gök gürültülerine rağmen yokuşu koşarak Çankaya’ya döner ve gemiciklerimi tekrar akıntıya bırakırdım. Üşenmeden ve üşümeden bu yarışı defalarca tekrarlayarak kahramanlık taslardım. Yağmur altında evden çıkamayan çocuklar, beni balkonlarından seyredip alkışlardı. Arkadaşlarımın çoğu denizden çıktıktan sonra ıslak mayoyla kaldıklarında üşümekten dudakları morardığı için benim ıslak giysilerimle nasıl da üşümediğimi sorduklarında, “Büyükbabam Sular İdaresi’nde çalışıyor da ondan,” derdim.
Cuma akşamları Büyükada’daki Hesed Le Avraam Sinagogu‘nda, Hazan Elia Eskenazi’nin bize öğrettiği ilahileri, çocuk korosunda seslendirirdik. Böyle bir akşam, dualar bitiminde üç-dört arkadaş, ertesi sabah Yürükali’ye bisikletle gitmek için anlaşmıştık. Koro arkadaşlarımızdan Viktor Benbasat’nın tutucu babası, Cumartesi günü oğluna bisiklete binmeyi men etti. Ricalarımız sonuç vermeyince, hakem olarak, her zaman kutsal mekâna yakın oturan, uzun beyaz sakallı, saygıdeğer amcam Salamon Bahar’a danışma kararı alındı. Amcam, önce derin mavi gözleriyle bizleri tek tek süzdü, sonra sakalını birkaç kere sıvazladı ve kararını açıkladı: “Eğer bisikleti siz götürecekseniz, olmaz, Şabat (Cumartesi) çalışılmaz, günah işlemiş olursunuz; fakat bisiklet sizi götürecekse, olur, dinlenmiş olursunuz, mubahtır!” Bu yorum, küçük kafamda derin bir iz bırakmıştı.
Yine o yıllarda, yaşlı bir beyefendi olan Haydarpaşalı El Alto (uzun boylu) Sinyor Perahya, ev ev dolaşır, yıpranmış eski dini kitapları toplar, eskimiş ciltlerini, yırtık sayfalarını, ekşi kokan kalın bir zamkla yapıştırır, buruşuk olanlarını ütüler ve kitabı gururla sahibine geri getirirdi. Gereksiz gibi görünen bu işe, inanılmaz bir inanç ve gayretle adamıştı kendini bu yaşlı beyefendi. Amatörce yaptığı onarımları, çok önemli bir Mitzva (sevap) olarak benimsediğinden, biz çocuklar, Yüce Tanrı’ya karşı daha da huzur bulması için elimizden geldikçe kitapları hor kullanmaktan çekinmezdik.
Ada’da uyanmak ve günlük işleri ayarlamak için şimdiki gibi pilli saat bolluğu yoktu. Fakat her şey düzenli işlerdi. Sabah ilk ikaz horozlardan gelirdi. Kısa bir müddet sonra sarnıç veya kuyulardan, çatıdaki depolara su basan tulumbacıların bas-kaldır sesleri duyulurdu. Mahallede bulunan her bir tulumbanın gıcırtı tınısı farklı olduğundan, o anda emekli güreşçilerden hangisinin hangi tulumbadan su bastığı ve saatin kaç olduğu anlaşılırdı.
Sabah dokuzda, katır veya merkep sırtındaki küfelerde satılan “Taze enginaaar,” saat 10’da “Kesmece karpuuuz,” sesleri, vaktin kaç olduğunu belirlerdi. Satıcılar, mahallelere her gün aynı saatte geldiklerinden, saat 11’de bizim sokaktan yanları çekmeceli valiceleriyle, koşar adımla yürüyen aceleci seyyar manifaturacı Nisim Efendi’nin “Mak’raciiiii,” keskin sesi, saat 12’de eskici Kiryo Haralambos’un “Paliyaruhaçiiiii,” öğle sıcağında “Muuuuuslukçu,” hemen arkasından “Halis Bulgar Kömürüüüüü,” saat 13’te “Kalay’laçiiiii,” saat 16’da unlu mamulünü satmak için her gün Heybeliada’dan gelen Avramaçi’nin “Boreka kaymaaaak,” narası, saat 18’de Hacı Baba’nın boğuk “Akşaam yoğurduuuuu,” sesi, günlük hayatımızı zamanlamamız için birer rehberdi.

[II]


Hatırladığım bunca seyyar esnafın sesine ekleyebileceğim kutsal ezan ve çan seslerinden başka Ada’da sanatsal sesler de duyulurdu. Saygıdeğer aileler, genellikle kızlarına Prof. Moiz Franko’dan piyano, erkek evlatlarına Prof. Yetvart Margossian’dan keman, yetişkin kızlarına da Prof. Alice Rozental’dan şan dersi aldırırdı. Bu hocaların hangi gün ve saatte, kimin evinde olacakları, ada turnesi programlarını tecrübeyle keşfederdik. Böylece haftanın gününü de belirlemiş olurduk. Bazen de tarife dışı, olur olmaz saatlerde, hava atmaya çalışan fiyakalı talebelerin, özellikle açık bıraktıkları pencerelerinden taşan, kulak tırmalayıcı müzik egzersizleri veya müstakbel sopranoların acımasız çığlıkları sessizliği yırtardı.
Fakat her halükarda günün en sıcak saatleri olan 14 ile 16 arasındaki saatlerin bunaltıcı ağır havasında adamız, esrarengiz ve korkunç bir sessizliğe gömülürdü. Arada bir, taaa uzaklardan, bir merkebin, uzadıkça uzayan sonra da yavaş yavaş sönerek kaybolan hüzünlü “i haaaa.., i haaa.., i haa.., i ha…, i ha… i ha…” anırma sesi, siestamız (öğle sonrası uykusu) için, bunaltıcı hava ile çöken rehavete ilaveten, bir ninni şarkısı gibi gelirdi kulağımıza.
Nihayet akşamüstü, sabırsızlıkla beklenen ve babalarımızı şehirden adaya getiren vapurun, çımacıyı iskelenin ucuna çağırmakta olan “düüüüt.. düt,” sesi ve akabindeki at arabalarının “klak kluk, klak kluk, klak kluk,” sürekli nal sesleri, aile büyüklerimizin eve gelmek üzere olduklarını müjdelerdi.
Çocuklu aileler için şehirden gelecek babalarını ada iskelesinde karşılamak, kutsal bir vazife, ciddi bir ‘resmi geçit’ töreni idi. O devirde anneler işe gitmezdi. Siestadan sonra çocuklarıyla birlikte cici giysilerini giyerek ellerinde birer çiçekle iskeleye inerlerdi. Polis abilerimiz, vapur çıkışından saat kulesine kadar olan yolda toplanan, işten dönecek büyüklerini dört gözle bekleyen bu kalabalığı, bir tören kıtası gibi sağlı sollu olarak hizaya sokar, ortada açılan geniş şeritte ise muzaffer gladyatör endamıyla yürüyen erkekler, birer kahraman gibi çiçek ve öpücüklerle karşılanırdı.
Haftasonu sabahları adamız bambaşka bir rehavet havasına bürünürdü. Sokaklar tenhalaşır, değişik yönlerdeki kiliselerden gelen farklı tondaki çan sesleriyle seyrek geçen faytoncuların zarif “ding-dong, ding-dong,” zilleri ve atlarının nazik “klak kluk,” nal seslerinden başka ses duyulmazdı. Öğleden sonraları ise herkes şık giyinip şen ve mutlu olarak sokağa çıkardı. Tanışmayanlar dahi gülümseyerek birbirleriyle selamlaşırdı. Giysilerdeki hakim renkler, beyaz, krem ve pembe idi. Üstlerinde bembeyaz yeni ütülenmiş kostümleriyle başlarında hasır Panama şapkası, ayaklarında iki renkli iskarpin giyen şık beyefendilerle beyaz dantel eldivenle ellerinde tuttukları saçaklı güneş şemsiyelerini, pastel renk kloş-flotan entarilerini, yelpaze ve mücevherlerini sergileyen ada sosyetesinin havalı hanımları, iskeleyle Anadolu Kulübü arasındaki 23 Nisan caddesinde boy gösterirdi.
Çocukluğumda Büyükada’da, her bir binanın içinde bir tek mişpaha (aynı soydan gelen insanlar) yaşardı. Aralarında kan bağı olmayan birkaç ailenin aynı çatı altında yaşama kültürü henüz gelişmemişti. Binalar genelde münferit, etrafı bahçeli, büyük odalı, yüksek tavanlı, bol ahşap panjurlu ve ferah pencereli yapılardı. Giriş katında bulunan kocaman bir mutfakta, o binada yaşayan tüm aile bireyleri ve yardımcıları için yemek pişerdi. Sayfiyeye gidemeyen akraba ve yakın arkadaşların, üst katlarda bulunan ‘misafir odaları’na birkaç günlüğüne davet edilmeleri usuldendi. Bu davetler ev hanımlarına fazladan bir iş yüklemekte idiyse de genç kuzenler arasında aile kavramını güçlendirir, aile ilişkilerini pekiştirirdi. Geçen asrın sonlarına doğru bu ihtişamlı yapıların çoğu yıkılarak yerlerine apartmanlar dikildi. Tarihi eser niteliğinde olanların ise içleri oyuldu, boşaltılan yerlerine minnacık daireler sıkıştırıldı ve oldukları yerde ‘çok konutlu’ bina oluverdiler.
Mevsimin ısınmasıyla Ada’da buluşan bu kalabalık ailelerde, nine, dede, teyze, amca gibi yaşlı kişilerin yaşama hedefi, çocukların gelişmelerine katkıda bulunmaktı. Bunlar küçüklerin aşçısı, dadısı, eğitmeniydiler. Karşılık olarak, çocuklardan sevgi, saygı, bağlılık ve en mühimi, önemsenmek gibi duyguları hissetmekle gençleşirlerdi. Gelişmekte olan çocuklarda ise insani değerler olgunlaşırdı. Neticede bu tür ‘tek çatı altında kalabalık hanede yaşam tarzı’, herkes için yararlı idi. Bir yavrunun evinin dışında yaşamasına kimsenin kıyamayacağı gibi bir nineyi huzurevine yatırmak da katiyen düşünülemezdi. Değil bir huzurevine, evden daha konforlu beş yıldızlı bir otel için dahi büyüklerimiz yataklarından uzaklaştırılmazdı.
Aile içindeki ilişkiler çok sıcaktı. Büyük küçük herkes yazdığını, çizdiğini, pişirdiğini, ördüğünü, diktiğini, yetiştirdiğini, biçtiğini, onardığını, el işini, neticede kendi hünerini, birbirine gösterip karşılıklı tenkitleri dinler, sanatı hisseder, bizzat yaratır ve kendi güvenini kazanırdı. Her olayda bir sanatsal yön tartışılırdı. Hiç unutmam, bir akşam uzun boylu olan babam ile yatıya gelen annemin şişmanca kuzeni Pepo Sason, Laurel ile Hardy rollerini üstlenip evi tiyatroya çevirmişler, konu komşuyu ve hane halkını saatlerce eğlendirmişlerdi. Kırk yıl sonra evlere elektroniğin girmesiyle başkasının yaptığı sanatı seyretmekten, sanat yaratmaya pek vakit kalmayacaktı.
Benim gibi Yahudiler için yaz mevsimi, bazı yıllar Mayıs ayının ortasında başlayan Şavuot (Hasat) bayramından evvel açılır ve bazı yıllar da Ekim ortasında biten Sukot (Çardaklar) bayramından sonra kapanırdı. Daha evvel kapanamazdı çünkü bir çoğunun bahçesinde, şehir evlerinde olmayan suka (çardak) vardı ve sukası olan dindarlar, hafta boyunca her akşam, kalabalık topluluklar halinde, sukası olmayan dindaşlarını bahçelerine yemeğe davet etmekle sevap işlediklerine inandıklarından, bayram bitmeden evvel İstanbul’daki evlerine dönmek için göç dahi hazırlanmazdı. Sahrada yaşar gibi açık havada kurulan, çeşitli meyvelerle süslü ve biskoçosların (büyük yuvarlak bisküvi) asılı olduğu çardaklarda, dua edip neşe içinde yemek yiyen Yahudiler’in, koro halinde okudukları ilahilerin sesi ve yenen böreklerin kokusu, sokaklara kadar taşardı. Sonbahar yağmurları başlasa da, bayrama ara verilmez, inatla Ada’da kalınırdı.
Böyle zamanlarda, mevsim icabı günler kısaldığından sabah erkenden okula giderken ve akşam dönerken derslerimizi, yandan çarklı vapurun kömür dumanı kokan, nemli ve loş ışıklı bodrum kamarasında tamamlardık. Çok yavaş ilerleyen Halep, Basra, Neveser adındaki bu dilenci —Kadıköy ve tüm adalara uğrayan— vapurlar, çok defa hava karardığında Büyükada’ya varırdı.
Bugünkü konforla kıyaslarsak, annelerimizin ev işleri, bilhassa Adalar’da çok zordu. Yemekler kömürle pişirilir, aksilik bu ya gelen kömür nemli çıkar, yanmaz; çoluk çocuk aş ister, çamaşır ister! Tulumbanın subap köselesi aşırı sıcaktan kurumuş, su basmaz; tesisatçılar kralı Sokrat Usta çağrılır. Ustanın günleri dolu! Ancak iki gün sonra gelecekmiş, o da gelirse! Aksilik bu ya, saka, sabaha kadar bir daha mahallemize uğramayacak!… Akşam beyler işten dönecek, nasıl yıkanacaklar?..
Mecburen sarnıç veya kuyulardan kovalarla su çekilir, maşrapalarla mutfak ve banyodaki leğenlere, paylalara (çinkodan büyük tekne) doldurulurdu. Böyle ağır iş gerektiren, sıkıntılı susuz günlerde tesisatçı Sokrat Usta krallığından da öte, hanımların taptığı bir ‘Su Tanrısı’ oluverirdi.
Bu zor şartlardan ötürü Ada’da ev işlerine yardımcı gerekliydi ve bunu çözecek tek güç, çoğu hanımların taptığı, büyük kurtarıcı: Tanrıların Tanrısı Kiryo Niyarkos idi. Niyarkos Efendi, İmbros‘da (Gökçeada) yaşayan kadınlardan, bağcılıktan daha fazla para kazanmak veya dışa açılmak isteyenleri, eleman arayan ailelerin yanına aşçı, dada (dadı) veya mosa (ev işleri yardımcısı) olarak yerleştiren bir palikari (mert delikanlı) idi. Genellikle kopelyalar (genç kızlar) getirirdi. Adam, evimize her geldiğinde içki kokmasına rağmen işini çok ciddi tuttuğundan, hem buradaki hem de oradaki ailelerin tahkikatını iyi yaptığından ve ihtiyaçlarını da tam bildiğinden, her iki taraf ona duacı olurdu. […]
devam edecek…
_______________________________________________________3

From: SEMİHA BALTACI
Subject: Adadan Haberler | Haber Hakkı
Date: September 12, 2011 11:42:15 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

HaberHakkı, 11.9.2011

http://www.haberhakki.com/genel/buyukada-deniz-kulubunde-secim-heyacani.html

Büyükada Deniz Kulubü’nde seçim heyecanı

Büyükada Deniz Kulubü, 26 yaşında

Büyükadalı 13 cesur genç, 26 yıl önce büyük bir hayalin peşine düştü. Ada’ya modern bir spor tesisi kazandırmayı istiyorlardı. Engeleri tek tek aştılar ve Büyükada’ya hayallerinin ötesinde bir tesis kazandırdılar. Büyükada Deniz Kulübü Derneği, yıllar içinde gelişti ve kapalı yüzme havuzu, olimpik havuzu, sahil düzenlemeleri ile Ada’nın göz bebeği oldu.

Büyükada Deniz Kulubü’nün olimpik havuzu

Adnan Demir, 13.kez Büyükada Deniz Kulubü’nün başkanı seçildi

İşte bu tesislerde bugün BDK Derneği’nin 13. Genel Kurulu yapıldı. Dernek üyeleri salonda yerini aldı. Kongreye Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu ile Merkez Bankası eski Başkanı Yavuz Canevi de katıldı. Divan başkanlığı seçiminin ardından yönetim ve denetim kurulları oybirliği ile ibra edildi. Adnan Demir 13. Genel Kurul’da oybirliğiyle 13.kez başkanlığa seçildi.Adnan Demir yaptığı konuşmada kulübün asli görevinin Adalar’daki gençleri spora yönlendirerek topluma sağlıklı bireyler yetiştirmek olduğunu belirtti, “Dayanışma bilincini öğrenen ve rekabetin centilmenlikle aynı kulvarda yüzen bir erdem olduğunun farkına varan gençler, geleceğimizi daha güvenli kılacaktır” dedi.

YENİ YÖNETİM KURULU’NA KİMLER SEÇİLDİ?

1- OKTAY YÜKSEL
2- İSMAİL AKBULUT
3- NESİM YASEF OVADİYA
4- SEMİHA BALTACI
5- MUZAFFER İZDEŞ
6- AHKAR ZAPETYAN
7- SELAHATTİN BARIŞKAN
8- NİZAM HIŞIM
9- ERHAN GİRGİN
10- BÜLENT DERİŞ
11- ORHAN MANSUR OZAN

İŞTE BÜYÜKADA’YA MODERN TESİSİ KAZANDIRAN 
13 ADALI GENÇ: (KURUCU ÜYELER)


1- ADNAN DEMİR
2- İSMAİL AKBULUT
3- METİN BAĞCILAR
4- RIDVAN CANBEK
5- TAYLAN KARADUMAN
6- RIDVAN KARADUMAN
7- FUAT DAVRAN
8- MUHARREM ÖZHAN
9- GARO SİMSARYAN
10- MÜSLÜM ŞAHİN
11- NECDET YILMAZ
12- MEHMET YİĞİT
13- KENAN YÜKSEL

Dönemin Başbakanı Turgut Özal, Adnan Demir’le BDK açıklarında

_______________________________________________________4


HaberHakkı, 11.9.2011

http://www.haberhakki.com/kultur-sanat/milliyet-muhabiri-onay-yilmazin-yeni-romani.html

Milliyet muhabiri Önay Yılmaz’ın yeni romanı

Önay Yılmaz Gazeteci Yazar

Milliyet’in kıdemli muhabiri deprem konusunda yaptığı özel ve analiz haberlerle bilinen Önay Yılmaz’ın 6. romanı “Heybeliada Cinayetleri” Destek Yayınları’ndan çıktı. Aynı zamanda uzun zamandır Adalar’da oturan ve Adanın sorunların eğilen Önay Yılmaz’la yeni kitabının hikayesini Milliyet’tengaztecei arkadaşı Menderes Özel konuştu.
HEYBELi’DE KANLI MEHTAP

Prens Adaları’ndan Heybeli, diğerlerinin yanında daha bir ‘kozmo’ yapısı, kışın dostça peşinize takılan köpek sürüleri, boş köşklerin önünde sahiplerinin geleceği günleri, yazı düşleyen kedileri, her noktası rahatça adımlarınızın kapsama alanında olmasına rağmen gizli sığınaklarıyla, İstanbul’un hemen dibinde ilahi bir kaçış yeridir.
Kıdemli Milliyet muhabiri, arkadaşım Önay Yılmaz’ın son romanı ‘Heybeliada Cinayetleri’, adayı bu kez işlenen bir dizi gizemli cinayete sahne yapıyor. Gizem ve şüpheyle bezeli roman, Değirmen’den Çam Limanı’na, Ruhban Okulu’ndan köşklerine Heybeli’ye de ışık tutuyor. Okuyucu gerilmekle kalmıyor, Heybeli’yi de öğreniyor. Önay Yılmaz’la romanda geçen yerlerde ‘Heybeliada Cinayetleri’ni konuştuk.
* Önce romanı bir solukta okuduğumu söylemeliyim. ‘Da Vinci’nin şifresi gibi. Tabii bir Ada sevdalısı olarak, konunun Heybeli’de geçmesi romanı benim için daha da cazip kıldı. Heybeli’de geçen bir polisiye yazmak nereden esti?
Heybeliada’da yaşadığım için olsa gerek. Heybeliada Adalar tarihinde, hatta İstanbul tarihinde önemli bir yere sahip. Prens Adaları içinde bana en ilginç geleni Heybeli. Adanın her köşesi ayrı bir tarih ve bu izleri burada görmek mümkün. Özellikle yapılar fazla bozulmamış, korunabilmiş ve günümüze kadar gelebilmiş. Yani insan burada zaman duygusunu yitirebiliyor. Örneğin evde sessiz bir ortamda otururken, faytonların, atların nal seslerini duymak sizi geçmişte yolculuğa çıkarıp kendinizi zaman tünelinde hissetmenizi sağlayabiliyor. Tüm bunların yanında adanın mistik ve özellikle kış aylarındaki melankolik havası da beni böyle bir gerilim yazmaya itmiş olabilir. Daha önce yazdığım polisiye romanların devamı için Heybeli bana büyük ilham verdi.
* Bu roman senin üçüncü polisiyen, karakterleri aynı ancak her kitapta farklı bir olay işliyorsun. Karakterlerinden biri Ahmet Kerim adında bir gazeteci, bu gazeteci seni ne kadar yansıtıyor?
Her yazar, biraz kendisini, biraz çevresinde tanıdığı kişileri veya hayalinde yarattıklarını karakterlere yansıtır. Ben de Ahmet Kerim karakterine kendimden bazı şeyler katmış olabilirim. Ama Ahmet Kerim’de benden çok az şey var. Benzer yanlarımız sadece gazeteci olmamız ve çevre konularında haber yapıyor olmamız. Onun dışında benzer yanımız yok. Bu tamamen hayali bir karakter.
Kimdir bu Ahmet Kerim?
* Romanda Ahmet Kerim, Selin adlı bir kadın gazeteciyle de sert rekabete giriyor. Sen bir gazeteci olarak böyle bir rekabet içine girdin mi?
Aslında romanda olduğu gibi öylesine sert ve kinci bir rekabet yaşadığım söylenemez. Ama gazeteciliğin doğası gereği bu tür rekabetler yaşadım. Tabii romandaki rekabetin altında birtakım sebepler var. Selin, kendini, sevgilisi Ahmet Kerim’e bile kabul ettirmeye çalışan bir gazeteci. Bu nedenle çevresine, hatta sevgilisine karşı bile oldukça kırıcı ve tahripkâr olabiliyor. Ahmet Kerim de Selin’e bir ders vermek amacıyla onunla rekabete giriyor.
* Romanda kuru kuruya seri cinayetler işlenmiyor; Heybeli’nin tarihi de anlatılıyor. Heybeli’yi bilmeyen bir okuyucu için zengin bir tanıtım. Korku dolu bir atmosferde Heybeli’yi tanıtıyorsun.
Aslında Heybeli’yi tanıtan çok güzel kitaplar var. Ama ben de bu güzel adayı çok daha farklı, gergin bir atmosferde tanıtmaya çalışıyorum. Yani bu tanıtımda biraz heyecan ve gerilim var. Derler ya, reklamın iyisi kötüsü olmaz. Eğer bu kitapla, Heybeli’ye bir katkım olursa ne mutlu bana.
* Romanı yazarken nasıl bir çalışma yaptın ve yazman ne kadar sürdü, bir dökümünü yapar mısın?
Kurguda hazırlık aşaması oldukça zaman alıyor. Eğer karakterler aynıysa, yani bir seri yazıyorsanız karakterlerle ilgili bir sorun yaşamıyorsunuz. Sadece yeni maceranın yan karakterlerini oluşturuyorsunuz. Bu da size zaman kazandırıyor. Adayı iyi tanıtabilmek için Heybeli’yle ilgili birçok kitap okudum. Heybeli’de oturduğum için adayı bol bol gezdim. Romanda olayın geçtiği yerleri yakından görüp gözlemler yaptım. Özetle olayı kurgulamam, kitaplar okumam, konuyla ilgili araştırmalar yapmam ve oturup kitabı yazıp bitirme sürem yaklaşık bir yılımı aldı.
Giderek bozuluyor!..
* Heybeli’de büyüyen bir insan olarak, son yıllarda her gittiğimde adanın biraz daha bozulduğuna, doğallığını kaybettiğine tanık oldum. Sen ne düşünüyorsun?
Tabii senin gibi Heybeli’de büyüyen bir insanla benim gibi sadece iki yıldır adada oturan biri arasında mutlaka gözlem farkı vardır. Aslında ben Büyükadalı’yım. Ama son iki yıldır bir değişiklik yaparak Heybeli’yi tercih ettim. Doğrusu ben öncesini pek bilmediğim için ne kadar bozulduğunu da pek bilemiyorum. Her şey gibi Heybeliada’nın da bozulduğu, doğallığını giderek kaybettiği bir gerçek. Ama yine de İstanbul’da en az bozulan yer Adalar. Bu bölge, ne yazık ki uzun zamandır ülkeye egemen olan ve tüm değerleri silip süpüren yağmacı, talancı zihniyete rağmen bugüne kadar ayakta kalabilmiş, doğallığını bir ölçüde koruyabilmiş.
Ancak bundan sonra ne olur, kendini bu yağmadan, talandan ne kadar koruyabilir, ondan doğrusu pek emin değilim. Bugünkü zihniyet bana bu konuda pek güven vermiyor. Yanılmış olmayı çok isterim ama görünen tablo öyle. Örneğin güzelim Çam Limanı bir mezbelelik halinde. Heybeli’nin o güzelim çamları, her an mangalcıların şerrine uğrayıp kül olabilir. Özellikle Ada’nın en güzel yerlerinden biri olan Değirmenburnu ve oradaki yürüyüş yolundan her geçişimde, piknikçilere yer açmak, daha fazla masa yerleştirmek için ağaçların tek tek yok olduğu hissine kapılıyorum. Belki de bir his değil, gerçekten yok oluyorlar.
* Adalar zamanında, Rum, Yahudi, Ermeni, Süryani ve Müslümanların bir arada huzur içinde yaşadığı bir mekandı. Son yıllarda bu mozaik özelliğinin kaybolduğunu duyuyorum.
Evet çok haklısın. Özellikle Heybeli’de Rum, Ermeni ve Museviler, diğer adalara oranla çok daha az. Ve sayıları her geçen gün daha da azalıyor. Bunun azalmasının çok değişik sebepleri var. Siyasi, ekonomik, kültürel nedenler. Öte yandan giderek artan hoşgörüsüzlük, azınlıkların her geçen gün kendilerini daha az güvende hissetmeleri gibi birçok neden sayılabilir. Mesela Büyükada’da Musevi Cemaati evlerini satıyor. Kendilerini burada ekonomik anlamda güvende ve rahat hissetmeyen genç museviler, ABD’de yaşamayı tercih ediyorlar.
Yazı başka kışı başka güzel
* Biraz da yaz/kış ada yaşamından bahseder misin? İstanbul’a yalnızca bir saat uzakta, ormanla bezeli bir adada yaşamak nasıl bir his? Hayatını nasıl etkiliyor?
Adanın yazı başka, kışı başka güzel. Sakin geçirilen bir kış sonrası, yazın coşkusunu, insan seslerini, hareketliliği, cıvıltıyı özlüyorsunuz. Sonra da aşırı hareketlilik ve coşkudan yorulup yeniden kışın sakinliğini özlemeye başlıyorsunuz. İstanbul’a bir saat uzaklıkta sakin ve temiz havasıyla adada yaşamak rüya âleminde, cennette olmak gibi bir şey. Bir tek, ama çok önemli bir sorun var. O da burada Allah’a emanet yaşıyorsunuz. Çünkü acil bir durumda müdahale edecek sağlık ekibi, ne yazık ki yok. Bu bence burada yaşayan, oturan insanlara büyük bir ayıp ve büyük bir haksızlık. Yani onları bir anlamda ölüme terk etmek gibi, işkence etmek gibi bir şey. Burada belediye hoparlöründen her gün ölüm ilanı duymak da insanı ürkütüyor ve karamsar yapıyor.

_______________________________________________________5

Cumhuriyet 20.07.2011
Bilgi Toplumuna Doğru- Özlem Yüzak
Adalar ve Vahşi Kapitalizm (1)
“Kapitalizmin en vahşisi yaşanıyor” desem yanlış olmaz sanırım… Ama en iyisi yazacaklarımı okuduktan sonra kararı siz verin.
Önce büyük bir marketler zinciri attı ilk adımı… Hemen peşi sıra başka bir zincir… İçlerinde benim de bulunduğum küçük bir azınlık “eyvah sonun başlangıcı” diye karalar bağlasa da ada halkının çoğu memnundu gelişmelerden. Öyle ya, koca kış kepenk kapatıp tüm umutlarını topu topu 3 ay süren yaz aylarına bağladıkları için, gelenleri kazıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ada esnafının da burnu sürtülürdü biraz… Böyle düşünüyorlardı. Olaya bu cepheden bakıldığında haksız da sayılmazlardı ya neyse… Halk doldu marketlere… İstediklerini hem ucuza alıyor hem de marketler arası rekabet nedeniyle evlerine kadar da taşıtıyorlardı paketleri. Öyle yüksek cirolar yapılmaya başlandı ki, diğer market zincirleri de geldiler sırayla. Esnafın artık yaşam alanı kalmamıştı.
Bu arada eşzamanlı olarak bir başka gelişme daha yaşanmaya başladı. Yerli ve yabancı turist furyası… Evet, eskiden de özellikle hafta sonları Adalar ve özellikle de Büyükada günübirlikçilerin akınına uğrardı. Gelenler daha çok sahil kenarlarına, plajlara ve çam ormanlarına gider, istedikleri gibi piknik yapıp dinlenirlerdi. Ancak bu daha başkaydı.
Türkiye’de orta sınıfın yükselişi, insanların gezmeye çok daha fazla zaman ayırması, Adalar’da çekilen yerli diziler İstanbul’un yanı başındaki, faytonları, eski ahşap köşkleri, özenli sokakları ile bambaşka bir dönemin ruhu ve izlerini hâlâ inatla taşımayı sürdüren bu mekânı en gözde turistik yerlerden biri haline getirdi. Ne yapacaklarını kara kara düşünen bakkallar, kasaplar, damacana su satan bayiler, manavlar ise çareyi bulmuşlardı bile. Dükkânlarını birer birer dönüştürmeye başladılar. Kimi kebapçı oldu, kimi lahmacuncu, kimi ise bisikletçi… Artık her taraftan kebap ve lahmacun kokuları yükseliyor. Yolcu motorlarının biri iniyor, biri kalkıyor… Güzelim vapurların sayısı ise sadece göstermelik… Akın akın insanlar geliyor, uzun hem de çok uzun fayton kuyrukları oluşuyor… Artık 1 değil, 3 iskele var küçücük kıyı şeridinde. Ve aynı küçük kıyı şeridi yan yana sıralanmış hediyelik eşyalar ve çiçekten taçlar satan satıcılardan geçilmiyor. Ve de insanları neredeyse kollarından çekerek özel plajlara davet eden çığırtkanlardan…
Bir Sit alanı olan Adalar’ın bu dönüşüme hazır olup olmadığını düşünen, önlem alan var mı? Hiç sanmıyorum. Onun yerine sürekli olarak CHP’li Adalar Belediyesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) arasında bir itiş kakış yaşanıyor. Adalar Belediyesi’nin düzenlediği meydanları İBB’nin adamları gelip yıkıyor. Gerekçe, ana arterlerin ve meydanların kendi sorumluluklarında olması. Bu yüzden yazın ortasının gelmesine karşın iskele meydanının taşları hâlâ döşenebilmiş değil. Turist kafileleri ve ada sakinleri greyderler ve kamyonlar arasında ilerleyebiliyor.
Motorlu araç trafiğine yasak da göstermelik artık. Marketlere yük indirip boşaltan kamyonlardan, kamu kurumlarının görev dışı hizmet veren araçlarından geçilmiyor. Adalar’ın simgesi faytonların daha doğrusu fayton sürücülerinin terörü vahşi kapitalizmin bir diğer boyutu. Artan talep haliyle fayton sayısını da arttırmış durumda. Büyük tur heveslisi çoğu Arap yabancı turisti elden kaçırmamak için yorgun atlarını ölümüne süren, evine gitmek isteyen ada sakininin yüzüne bile bakmayan, müşteriye saygı nedir bilmeyen bir faytoncu ordusu bu. Bedeli ödeyenler ise yorgunluktan çatlayan ve sahipleri tarafından ayağa kaldırılmak için hayli tekmelendikten sonra zavallı son nefesini verdiği için yol kenarına çekilerek terk edilen atlar… Aslında vahşi kapitalizmin bedelini ödeyen birileri daha var. İzninizle yerimiz kalmadığı için bir sonraki yazıya…
* * *

Cumhuriyet, 27.07.2011
Bilgi Toplumuna Doğru- Özlem Yüzak

Adalar ve Vahşi Kapitalizm (2)
Geçen hafta Adalar’da yaşanan değişimi aktarmaya çalışmıştım. Peş peşe açılan zincir marketlerden, kontrolsüz yerli ve yabancı turist akınından, ada esnafının dönüşümünden, fayton teröründen bahsetmiştim. “Adaların simgesi faytonların daha doğrusu fayton sürücülerinin terörü vahşi kapitalizmin bir diğer boyutu. Artan talep haliyle fayton sayısını da arttırmış durumda. Büyük tur heveslisi çoğu Arap yabancı turisti elden kaçırmamak için yorgun atlarını ölümüne süren, evine gitmek isteyen ada sakininin yüzüne bile bakmayan, müşteriye saygı nedir bilmeyen bir faytoncu ordusu bu. Bedeli ödeyenler ise yorgunluktan çatlayan ve sahipleri tarafından ayağa kaldırılmak için hayli tekmelendikten sonra zavallı son nefesini verdiği için yol kenarına çekilerek terk edilen atlar… Aslında vahşi kapitalizmin bedelini ödeyen birileri daha var…” diye yazıp yer kalmadığı için devamını bir sonraki yazıya bırakmıştım.
Şimdi bedel ödeyenleri hem de canları pahasına ödeyenleri anlatmak istiyorum.
Gencecikler… Kızlı-erkekli gruplar halinde geliyorlar. Orta ve ortanın altı gelir grubundan çoğu. Öğrenciler ağırlıkta… İskeleye ayak basar basmaz kızlar kıyı boyunca sıralanmış seyyar satıcılardan çiçekli taçlar satın alıyor. Ya da sevgilileri onlara hediye ediyor. Rengârenk, cıvıl cıvıl hepsi de… Mutlular. Şöyle kısaca meydanda dolaşıp dondurmalarını da aldıktan sonra bisikletçilere doğru ilerliyorlar. Amaçları kiraladıkları bisikletlerle ada sokaklarında, tur yollarında gezinmek. Haklılar da… Çünkü adayı keşfetmenin, istedikleri yerde denize girip yüzmenin, çamların altına yayılıp getirdikleri yiyecekleri yemenin, kısacası günün keyfini sürmenin en ucuz ve en zevkli yolu bisiklet. Saati 4 lira ya da günlüğü 10 lira. Üstelik çift kişilik bisiklet kiralamak da mümkün… Buraya kadar anlattıklarım hoş değil mi? Ama ne yazık ki bu hoş tablo herkes için aynı şekilde devam edip aynı şekilde sonlanmıyor. Günde özellikle hafta sonraları bisiklet kazasında yaralananların sayısı 30 ila 50 arasında değişiyor. Bunların içinde ne yazık ki bazıları ölümle sonuçlanıyor. Umutla, neşeyle başlayan ada yolculuğundan geriye yolun kenarına savrulan o çiçekli taçlar kalıyor…
Tamam bisiklet en temiz, en çevreci ulaşım aracı… Peki bu gençlere kiralanan bisikletlerin frenleri, lastikleri ne kadar sağlam? Bu gençlerin bisikletlerini sürdükleri yollar ne kadar güvenli?
Ansızın karşılarına çıkabilecek dik yokuşlardan, virajlardan ne kadar haberdarlar? Ya da bu gençler gerçekten bisiklet kullanmayı biliyorlar mı? Yoksa şöyle bir-iki pedal çevirip yollara mı düşüyorlar? Kim denetimi yapıyor ya da gerekli ve düzenli denetimler yapılıyor mu?
İşte yazının başlığında kullandığım vahşi kapitalizm bu noktada karşımıza çıkıyor. Çünkü yukarıda sıraladığım soruların hemen hepsinin yanıtı olumsuz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu yaz başında; “Bisikletler yerleşim merkezlerinin ana arterlerinde dolaştığı için UKOME (Ulaşım Koordinasyon Merkezi) kararı gereği bisikletlerden biz sorumluyuz”demiş.
Buradaki İBB zabıtaları da bisikletçi esnafını dolaşıp “Bundan sonra bisikletlere İBB plakası verilecek. Bizden plaka ve ruhsat almadan bisiklet kiralayamazsınız” demiş ama bu konuda resmi bir yazı ya da yasal uygulama, yaptırım vs. henüz ortada net bir şey yok. Burada Adalar Belediyesi’nin hiç mi yetki ve sorumluluğu yok? Yoksa İBB ile bildik çekişme sürdüğü için bilerek hiç mi müdahale etmiyorlar, bilmiyorum. Bildiğim tek şey bedeli, hiçbir şeyden haberi olmayan gençler ödüyor.
Adalar Belediyesi’nden 4 adada bisiklet kiralayan esnaf ve bisiklet sayısını istedim. Büyükada’da bisiklet kiraya veren 22 işyeri var. Kiralanan bisiklet sayısı 1400. Heybeliada’da 8 dükkân ve 417 bisiklet; Burgazada’da 1 dükkân ve 20 bisiklet, Kınalıada’da 3 dükkân ve 85 bisiklet.
Büyükada’daki bisiklet sayısı kontrolsüzlüğün en somut göstergesi. Bisikletliler Derneği 2 yıl önce Adalar Belediyesi ile işbirliği yaparak bir pilot proje uygulamış ve bisiklet kazasının en sık olduğu bir noktada zabıta ile birlikte denetimler yapmış. Teknik kontrollerde 400 kadar bisiklet incelenmiş ve bu bisikletlerden yüzde 60’lık kısmının fren sistemlerinde yetersizlik tespit edilmiş.
Derneğin başkanının derneğin sitesine aktardıkları görüşleri şöyle: “Büyükada’daki uygulama ve denetimler sonucu bisikletlerle ilgili gördüğüm manzara beni şoke etti. Çoğu bisikletin fren sistemi arızalıydı ve hiç tutmuyordu çoğu kiralık olan bu bisikletleri denetleyen bir kuruluş olmadığı için kimse bakımını yapmayı düşünmemiş sadece ticari olarak düşünülmüş ve o insanların hayatı çok büyük tehlikeye atılmıştır. Bisikleti kiraya veren dükkânlar (firmalar) demiyorum bu işi ciddi yapan yerler çok az, bisikleti bulan kiraya veriyor. Denetimler yapılmasa ve ciddi tedbirler alınmassa adada ölümlü kazaların meydana gelmesi kaçınılmaz.”
Net ölüm ve yaralı sayısına henüz ulaşamadım ama özellikle yaz aylarında iki haftada bir ölümle sonuçlanan kaza yaşandığı belirtiliyor. Ve ne yazık ki bu gidişata dur diyen olmuyor…


_______________________________________________________6

Adalar Belediyesi, 5.9.2011

http://www.adalar.bel.tr/haberler/hbr192.asp

ADALAR BELEDİYESİ 
MECLİS TOPLANTISI 
KINALIADA’DA YAPILDI

Adalar Belediye Meclisi’nin 6. seçim dönemi 3. toplantı yılı, 2011 Eylül ayı toplantısı Kınalıada’da yapıldı. Başkan Vekili Hıdır Uvaçin başkanlığındaki toplantıya; Dursun Özdemir, Mehmet Aykut Mutlu, Kaya Sönmez, Akif Şekerci, Bülent Mısırlıoğlu ve Müslüm Şahin katıldı. Meclis toplantısı, Bülent Mısırlıoğlu ve Müslüm Şahin’in sözlü önergeleriyle başladı. Müslüm Şahin, camilerde yapılacak tentelerle ilgili ve Heybeliada Çam Limanı’nda meydana gelen tekne kazasında bölgeye giden 112 Acil teknenin yeterli donanıma sahip olup olmadığı hakkında ki önergelerine Hıdır Uvaçin, camilerdeki tentelerle ilgili çalışmaların devam ettiğini belirterek en kısa zamanda tamamlayacaklarını söyledi. 112 Acil Teknesi’yle ilgili olarak da bölgeye hem belediyenin ambulans teknesinin hem de 122 Acil Teknesi’nin gittiğini ifade ederek bu teknenin tam donanımlı olduğunu sözlerine ekledi.

11 gündem maddesinin görüşüldüğü Belediye Meclis Toplantısı’nda: 2012 yılı ücret tarifesinin görüşülmesi, 30 yılı aşkın süreyle Kınalıada’da yaşamış ve Cumhuriyeti afişleyen adam olarak da anılan İhap Hulusi Görey’in büstünün Kınalıada’ya dikilmesi, Büyükada’da 90 ada 29 parseldeki yerin kreş olarak düzenlenmesi, kültürel mirasa yönelik çalışmalar yapan Euromed Heritage üyelik başvurusu, plastik poşet kullanımının azaltılması ve alternatif yöntemlerin kullanılmasına ilişkin yönetmelik, Plan Proje Müdürlüğü’nün Eurocities’e üyelik başvurusu ve Slow City (Yavaş Şehir) ağına katılım yönündeki maddeler görüşülerek ilgili komisyonlara havale edildi.
Meclis toplantısı Adalılar söz verilmesinin ardından sona erdi.

_______________________________________________________7


From: AVNİ KURTULDU
Subject: Vefasız
Date: September 13, 2011 12:00:13 AM GMT+03:00
To: adalarpostasi@gmail.com

Vefasız!

Yıl 1981, yer Kasımpaşa, gençlerde askerlik heyecanı. Dönemin üniversite mezunu tüm gençleri vatani görevlerini kısa dönem er olarak yerine getirmek üzere Burdur’a yolculuk hazırlıklarına başlamış. Bir kişi hariç!
Türkiye’deki Yahudi lobisi henüz askerlik çağındaki bu kişiyi keşfetmiş ve Abramowitz vasıtasıyla duruma el koyarak İstanbul’da kalmasını ve askerliğini yedeksubay olarak yapmasını uygun görmüş. Abramowitz’in ziyaretleri daha sonra bu arkadaşın Beyoğlu ilçe başkanlığı ve İstanbul il başkanlığı döneminde de aynen devam etmiştir. İBB Başkanlığı süresince de mütemadiyen bu ziyaretler yapılmıştır. Bu arada bu arkadaşın il başkanı ve İBB Başkanı olmasında Türkiye’deki Yahudi lobisi ve Abramowitz’in katkıları yadsınamaz.
Görüşmeler ve destekler bütün hızıyla devam etmiş hatta 1996 yılında CIA’nın yan kuruluşu olan Rand Corporation bu arkadaşın Türkiye’ye başbakan olacağını duyurmakta bir beis görmemiştir. Hatta CIA şefleri G. Fuller ve H. Barkey bu arkadaşa desteklerini açık olarak ilan etmekten çekinmemişlerdi.
İsrail Büyükelçisi David Sultan ve JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) yetkilileriyle yapılan muhtelif görüşmelerin de destek anlamında katkıları yadsınamaz!
Nihayet tüm bu destekler 3 Kasım 2002’de meyvesini vermiş arkadaşımız amacına ufak bir pürüzle de olsa ulaşmıştır. ABD Savunma Bakanı Wolfowitz’e yazdığı mektupla bu küçük pürüzü de Siirt tekrar seçimiyle halleden arkadaşımız CIA’nın 1996 yılındaki kehanetini gerçekleştirmiş olur. Bu arada yazıda ismi geçen bütün Amerikalıların Yahudi asıllı olduğunu hatırlatmakta fayda var sanırım.
İlişkiler o kadar iyi gitmektedir ki ilk defa Yahudi olmayan birine, yani arkadaşımıza “cesaret ve hizmet madalyası” verilmiştir. Hatta ilişkiler o kadar iyi gitmekteydi ki ilk defa bir İsrail Devlet Başkanı Müslüman bir ülkenin parlamentosunda TBMM’de konuşma yapmıştı.
Herşey bu kadar iyi giderken birdenbire ne olmuştu da İsrail düşman devlet olarak ilan edilmeye başlanmıştı? Vefa sadece bir semt adı mıydı? Kasımpaşa’ya iki adımlık mesafede olan Vefa’nın sadece bir semt adı olmadığını en iyi, tüm siyasi ikbalini Yahudi dostlarına borçlu olan bu arkadaşımız bilir.
Peki niyedir bu vefasızlık?
Amerika’da bir söz vardır: ”Amerikalılar bir malı kullanırken son kullanma tarihine bakarlar ve miadı dolan herşeyi çöpe atarlar.”
Vefasızlığın sebebi son kullanma tarihi paniği mi acaba? İsrail’e saldırarak Arap populistliği yapmak, tarihi uzatır mı?
Son kullanma tarihi uzatılmış lider, miadı geçmiş ilacı kullanmaya benzer. Bu durumda her ikisinin de deliğe süpürülme zamanı gelmiş demektir.

Avni KURTULDU

_______________________________________________________8

Zaman, 12.9.2011

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1178920&title=kraliyet-denizcilik-okulunda-bir-osmanli-topu

Kraliyet Denizcilik Okulu’nda bir Osmanlı topu

İngiltere’nin başkenti Londra’da, “dünyanın sıfır noktası” olarak bilinen Greenwich semtindeki Kraliyet Denizcilik Okulu’nun girişinde, bir Osmanlı topunun bulunması dikkati çekiyor.
Osmanlı Sultanı 3. Selim döneminde, 1790-91 yıllarında yapılan 5,2 ton ağırlığındaki bronz top, Türkiye ile İngiltere arasındaki tarihi ilişkileri gözler önüne seriyor.
Birleşik Krallık ile Osmanlı Devleti arasında 1807 yılında yaşanan anlaşmazlık üzerine Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Marmara Denizi’ndeki Kınalıada’ya çıkarma yapan İngiliz donanmasının bu adadan aldığı Osmanlı topu, donanmanın başındaki Amiral Sir John Duckworth tarafından İngiltere’ye getiriliyor.
Osmanlı topu İngiltere’ye getirildikten sonra dönemin Cumberland Dükü Prens Ernest tarafından 21 Ekim 1807 tarihinde Greenwich’deki Kraliyet Denizcilik Okuluna veriliyor. 1821 yılında Greenwich Hastanesine bağlanan okul, 1933 yılında Suffolk’a taşınınca Osmanlı topu da okulla beraber ülkenin doğusundaki Suffolk’a götürülüyor.
Top, 2007 yılında Greenwich’e geri getirilerek, ziyaretçilere açılan denizcilik okulunun girişine konuluyor. Böylece top 200 yıl sonra Türkiye’den getirildiğinde ilk konulduğu yere dönmüş oluyor.
Üzerinde 3. Selim’in tuğrası ile hilal ve yıldız simgeleri bulunan Osmanlı topu, ziyaretçilerin de ilgisini çekiyor. Semtteki gözlem evi, müzeler ve tarihi yapıları ziyaret eden çok sayıda kişi, Osmanlı topunun önünde hatıra fotoğrafı çektiriyor.

_______________________________________________________9

From: SİBEL AKKAŞOĞLU
Subject: ADAEVİ BU HAFTA
Date: September 13, 2011 12:23:09 PM GMT+03:00
To: emine.cigdem.tugay@gmail.com

ADAEVİ BU HAFTA

Sevgili Adaevi dostları,
Bu hafta Adaevi’nde 16 Eylül Cuma günü saat 20:00’de ZAMANIN BEKÇİSİ isimli bir belgeselimiz var. 1960’lı yılların başında Van’ın Gürpınar ilçesinde Çavuştepe’de bir kazı başlar. Çavuştepeli’ler bu kazıya katılırlar ancak içlerinden biri, Urartu kalesinin bekçisi olur. Yalnız bekçisi olmakla kalmaz. Yavaş yavaş Urartuca okumaya, yazmaya ve konuşmaya başlayacak, bir Urartu’ya dönüşecektir. İşte belgeselimizin konusu bu, yönetmeni Enis Rıza da konuğumuz. Hepinizi bekleriz…

Selamlar sevgiler,

Sibel Akkaşoğlu

_______________________________________________________10

Akşam-Life, 11.9.2011
Ömer Karahan

http://www.aksam.com.tr/set-arasi-mola–66440h.html

SET ARASI MOLA!

Küçük Kadınlar dizisiyle tanınan Özge Borak yeni yayın döneminde yeni dizisiyle izleyicinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Nermin Bezmen’in satış rekorları kıran Kurt Seyt&Murka romanından yola çıkılarak ekrana uyarlanan Bir Günah Gibi dizisi için kameralar karşısına geçen Borak, çekimler için Büyükada’nın yolunu tuttu. Adaya yerleşen Özge Borak’ı sevgilisi Ata Demirer de yalnız bırakmadı. Hafta sonu sevgilisini ziyaret eden Ata Demirer, Özge Borak ile baş başa iki gün tatil yaptı.

_______________________________________________________11


KadıköyGazetesi, 13.9.2011

http://www.kadikoygazetesi.com/15141-atasehirli-gencler-gonullu-genclik-kampinda

Ataşehirli Gençler Gönüllü Gençlik Kampında

Ataşehir Belediyesi ilçede yaşayan gençlerin Uluslararası Gönüllü Gençlik Kampı’na katılmasını sağladı. Ataşehir ve Adalar belediyeleri ile Uluslararası Gençlik Servisleri Merkezi işbirliği ile 15-29 Ağustos tarihleri arasında Büyükada da gerçekleştirilen Uluslararası Gönüllü Gençlik Kampı’na Almanya, İtalya, Fransa, Finlandiya, Kırgızistan, Polonya, Sirbistan, Hırvatistan, Vietnam gibi farklı ülkelerden gençlerin yanı sıra Ataşehirli gençler de katıldı. Kamp süresince sosyal ve sanatsal etkinlikler gerçekleştiren dünya gençliği Adalar’da bulunan çocuk parklarını onarıp, parkların çevre düzenlemelerini iyileştirdi.
Ataşehir Belediyesi`nin desteğiyle Gönüllü Gençlik Kampı katılımcıları ile bir araya gelen Ataşehirli gençler Heybeliada Metin Sülüş Parkı’nı birlikte onardılar ve Ruhban Okulunu ziyaret ettiler. İran asıllı yönetmen Baharbei Mianji`nin yönetiminde gerçekleştirilen origami çalışmasına katıldılar. İstanbul’un tarihi mekânlarını gezen gençler, Ataşehir Belediyesi Meslek Edindirme Merkezi’nde yer alan sanat atölyesinde de çeşitli etkinlikler gerçekleştirdiler. ATAMEM’de gençleri karşılayan Ozan Aslan yönetimindeki Ataşehir Belediyesi Perküsyon Topluluğu önce Uluslararası Gönüllü Gençlik Kampı katılımcılarına Türk müziğinde kullanılan vurmalı sazları tanıttı. Ayrıca 6 kişilik gruplar halinde sahneye çıkan gençler farklı vurmalı saçları deneyerek temel ritmleri denediler.

_______________________________________________________12

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: