Gönderen: adalarpostasi | 11 Eylül 2011

ADALAR POSTASI-2600: elimde ‘büyükada’dan gelmiş mektup…

Heybeliada Bahriye Mektebi ve Camii.

* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

14 Haziran 1910 Salı günlü, Heybeliada’da Bahriye Mektebi inşaatında çalışan Yorgi barakada çalışırken düşerek bacağından yaralandığı ve tedavi için Mekteb Hastahanesi’ne yatırıldığına dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Heybeliada Bahriye Mektebi, 2011.

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

11 Eylül 2011 Pazar
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Az bulutlu
18/28ºC
% 59-87 nem
Poyraz, KD 25km/sa
Günbatısı 06:40… Günbatışı 19:20…
* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarınca

* * *

Cicely Mary Barker, The White-Champion Fairy.

* * *

1- Aysel Özakın Ingham: “Elimde ‘Büyükada’dan gelmiş mektup…

2- Baki Nedim Baltacı: “‘Adalar’da manzarayı umumiye kapkaranlık’, bu söylemin sahiplerinin değerlendirmelerine bakmamızda fayda var kanısındayım…”

3- Haluk Direskeneli: “Prinkipolu Sisyphus…”

4- Cüneyt Özdemir: “Adalar derken aklınıza sadece Büyükada, Burgaz, Sedef gelmesin (ki onlara da gitmiyor değilim), bayağı uzak adalardan bahsediyorum…”

5- Yahya Kemal: “O sabah o müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta, aynı milletin ruhlu bir cemâati idik…”

6- Erdinç Akkoyunlu: “Başbakan yetimhanenin harap halini görünce bu işi çözün dedi…”

7- Yalçın Doğan: “New York Times adaları anlata anlata bitiremiyor, tarihini, denizini, balıkçı lokantalarını harika resimlerle süsleyerek Adalar Eki yayınlıyor. Gel gör ki, bayramda ada tam gürültü kirliliğine saplanıyor…”

8- Azınlıklara ait taşınmaz malların iadesine yönelik değişiklik bayram öncesi resmi gazetede yayımlanarak yürülüğe girmişti. Düzenlemeye Yunanistan ve ve Avrupa Birliği temsilcilerinden olumlu tepki gelirken, hükümet şimdi de Heybeliada Ruhban okulunun açılması için çalışma başlattı…

9- Deniz Tüfekçi: “Önce biz, Adalılar doğrusunu bilelim…”

10- Hülya Karabağlı: “Şile, Çatalca ve Adalar belediyeleri nüfuslarının 50 binin altında olduğunu belirterek kadın sığınma evi açmadıklarını söyledi…”

11- TÖB-DER’in el konulan mallarından bazıları şöyle: Burgazada’da köşk

12- Selçuk Yaşar: “Heybeliada’ya demirlediği teknesinde ailesi ve aile dostlarıyla vakit geçiren işadamı Ali Küçükoğlu, cinayet gibi bir kazaya kurban gitti…”

13- Heybeliada Çamburnu’nda önceki gün duran tekneye çarparak işadamı Ali Küçükoğlu‘nun ölmesine 5 kişinin de yaralanmasınaneden olan sürat teknesinde neler yaşanıyordu?

14- Heybeliada’da meydana gelen akıl almaz kazada hayatını kaybeden Makine Mühendisi Ali Küçükoğlu, toprağa verildi…

15- Turaç Top: “Heybeliada’da, işadamı Ali Küçükoğlu’nun, ailesi ve dostlarıyla vakit geçirdiği teknesine, hızla arkadan gelen sürat teknesinin çarpması sonucu ölümüyle sonuçlanan kazanın fotoğrafları ortaya çıktı…”

16- Serra Yılmaz: “Sirkeci İstasyonu’nun sesini, Büyükada’daki Aya Yorgi Manastırı’nda çalan Ortodoks müzikleriyle karıştırıp kullandığınızda; hayal bile edemeyeceğimiz, büyüleyici bir şey çıkıyor ortaya…”

17- Yaşam kalitesi endeksinde dikkate alınan 7 alt endeksten demografik yapı endeksinde Adalar, Arnavutköy ve Ataşehir ilk 3 sırada yer alırken…

18- Katılımcılara, İstanbul’da hangi ilçede yaşamak istedikleri sorulduğunda en çok “Adalar” cevabı alındı…

19- Fazıl Say: “Burgazada’da dostlarla içip dertleşirken, bir NTV programcısıyla Alman eşi (Alman Yeşiller Partisi’nden) gece vakti masamıza gelip sormadan oturdu. Tuhaf siyasi eleştirilere başladılar, (2. Cumhuriyetçiler) ‘Gidin’ dedik gitmediler, babama, bana zart zurt ettiler, kovduk. Gecemizi çirkinleştirdiler. Sinirlendik; o derecede ki; pet şişesi fırlattığım ilk kez oluyor. Olayla ilgili, herkesten bir de özür diledim. Ama onlarla hesaplaşacağım.”

20- Ulrike Dufner: “Sayın Fazıl Say, gazetelerde okuduğuma göre ‘Burgazada’da kullandığınız şiddet dolayı insanlardan özür dilemişsiniz’. Ama, kusura bakmayın, en çok bana karşı şiddet kullandığınızı da belirtmek istiyorum. Ve, benden özür dilemediniz. İkincisi, hayatımda ilk defa yan masasında oturan biri bana ‘s.ktir, defol yanımdan, başka bir yerde oturun,’ dedi.”

21- Ümran Avcı: “Burgazada’daki Antigoni Restoran’da 30 Ağustos akşamı piyanist Fazıl Say ile belgeselci Nedim Hazar ve eşi Dr. Ulrike Dufner arasında yaşanan kavga, yapılan karşılıklı açıklamalarla büyüyor…”

22- İstanbul’a yakınlığı ve sakinliğiyle hafta sonu tatillerinin uğrak mekanı Büyükada’nın ev yemeği klasiği SofrADA Restoran, bayram tatilini İstanbul’da geçirirken şehrin gürültüsünden uzaklaşmak isteyenler için çok özel sürprizler hazırladı…

23- Haluk Direskeneli: “Bir Heybeli hikâyesi…”

24- Gökhan Karakaş: “Sedef Adası’nı iskelede (sol tarafta) gördükten sonra, Büyükada sancakta (sağ tarafta) belirecek. Miyandros’a kadar seyrettikten sonra Büyükada’nın Kurşunburnu açıklarında koyvereceğiz (ağları denize salacağız).”

25- Tilda Levi: “On gün süren Şeker Bayramı’nın çoğu günlerini Büyükada’da geçirdim. Kısa yürüyüşler, Mavi’de kâhvaltı, Bahçede Sinek’te bir expresso ve Aydın’da mevsimin ilk palamudu…”

26- Adalar Müzesi’nde Maket Atölyesi – 10 Eylül 2011…

27- Daniel Stork: “Büyükada’da bisiklet kullanmaya bayılıyorum…”

28- Adından da anlaşılacağı gibi, “Adalar’da İz Bırakanlar” kitabında Prens Adaları’ndaki insan izleri ve o izlerin ardındaki ada öyküleri anlatılıyor. Kitapta yer alan toplam 46 kısa öyküde yazar Korhan Atay‘ın deyişiyle, “Adalar’a kimisi sevip isteyerek, kimisi ekmek parası için, kimisi göç ederek, kimisi sürülerek gelen”, “orada yaşayıp ölen” ya da “rüzgar gibi geçip giden” ve “bir bölümü hâlâ aramızda veya uzaklarda yaşamaya devam eden” insanların izi sürülüyor…

29- İstanbul, bundan 502 yıl önce bugün, tarihinin en acı günlerinden birini yaşadı. 6.9 şiddetinde merkez üssü Adalar olan 50 saniyelik depremde medreseler, hamamlar, cami ve kiliseler yıkılırken, kimi evler sarsıntıdan, kimi evler de tsunaminin oluşturduğu dev dalgalardan yerle bir oldu…

)O(

_______________________________________________________1

Aysel Özakın Ingham

Aysel Özakın, “Berlin’de mi yaşlanacağım?”, Kadın Öykülerinde Avrupa, İstanbul (2010)42-46.

Berlin’de mi yaşlanacağım?

Pulun üstünde “Büyükada” damgası. Berlin’deyim. Penceremin önünde akın akın arabalar geçiyor. Tam karşıda kurşuni blok arabalar yükseliyor. İçlerinde kimler nasıl yaşıyor, nelerle mutlu oluyorlar, nelere kızıyorlar tasarlayamıyorum. Yabancı bir ülkeye gelip yaşamak yeniden doğup büyümeye başlamak gibi bir şey oluyor. Önce hiçbir şey algılayamıyor insan, hiçbir şey anlayamıyor. Sonra günler geçtikçe kentin yapıları, renkleri, yüzlerindeki anlam, hayatın hızı belirginleşmeye başlıyor. 
Elimde “Büyükada”dan gelmiş mektup… Çam ormanları, eski ahşap yapılar, tepedeki manastır, kıyı kahveleri, kediler, martılar… Gemi yanaşıyor. Elimde mektup zarfı yerine Büyükada’yı tutuyorum sanki. Yeşil bir badem… Sımsıkı tutuyorum onu, özlem dolu sıcak avucumda…
Büyükada yazları gürültücü ve gösteriş düşkünü insanların oluyordu. Kışın ise bizim… Şehirde oturacak başka evi olmayanların… Ekim ayının başlarında gemiler şehirdeki sıcak ve konforlu evlerine göçeden yazlıkçıların eşyalarını taşıyordu… Biz onların göçedişine hem seviniyorduk hem de kış aylarının hüznüne hazırlıyorduk kendimizi. Kış aylarında son vapur akşam sekiz buçukta kalkıyordu. Büyükada’da oturan her insan son vapurun kalkışını bir odaya kilitlenen bir çocuk kırılganlığıyla hissederdi. Bizleri adanın ıssız eteklerinde bırakıp giderdi ışıklı, beyaz gemi. Bizler denizin ortasında, sanki dünyanın uzağında, martılarla birlikte kalırdık. Benim gibi yalnız yaşayan insanlar ise en çok duyardı bunu. Sokaktaki her sesi heyecanla dinlerdim. İşte yılkı atları tepeden indiler. Soğuk havalarda bile dayanamayıp balkona çıkardım. Atlara bakardım. Sokak lâmbasının aydınlığında, çiseleyen yağmurda, atlar yelelerini ağır ağır sallayarak yorgun geçip giderlerdi. 
Zarfı açtım. Berlin’deyim. Adanın bütün kusurlarını bağışladım. Bana verdiği bütün hüznü, lodoslu, sisli havalarda kalkmayan gemilerini, uykularımı bölen martı sürülerini, adanın en küçük evi olan soğuk evimi, adadaki melankolikleri, intiharları, her şeyi bağışladım. Berlin’deyim. Güneşi özlüyorum.
Mektup Melike’den geliyordu. Geçirdiği günü anlatıyordu Melike. Pazara gitmişti, ateşe ıspanak koymuştu. Oğlunun okuldan dönüşünü bekliyordu, bir yandan da sobaya odun dolduruyordu. Kış başında aldığı altı çeki odunun yarısından fazlası bitmişti bile ve her şey gibi odun fiyatları da çok yükselmişti. Gerginlik artıyordu ve Danay ölmüştü. 
“Danay öldü.” Benim en yakın komşum, geceleri bana en yakın ışık, Ada’nın en çok hayal kırıklıklarına uğramış insanı “Danay öldü”! Bu ölüme iki sözcükle nasıl inanabilirim? Bir an “Danay öldü” demek “Ada öldü” demekmiş gibi geliyor bana. Danay İstanbul’a indiği günler eski berelerinden birini giyer ve dudaklarını boyardı. İstanbul’a hep para sıkıntısı yüzünden inerdi. Antika eşyalarından birini satmak için, yabancı bir konsoloslukta bir daktiloya ihtiyaç olup olmadığını sormak için. Tek gelirleri yazın bir odasına sıkışıp, kiraya verdikleri ahşap evlerinden aldıkları kiraydı çünkü.
Gözlerimi bu iki sözcükten ayıramıyordum. Berlin’den ona bir kart bile atmadım. Birden Danay bu yüzden ölmüş gibi geldi bana. Onun en yakın dostu olmuştum. Ona kendimi hiç bağışlatamayacaktım. Küskünlüğünü yanına alıp gitti o. Ada’da doğdu ve 51 yaşında Ada’da öldü. Ben belki yıllar sonra adaya döneceğim, oturduğum küçük eve başkaları yerleşmiş olacak. Rum mezarlığına gideceğim. Danayı arayacağım. 
Bulutlu gökyüzüne bakıyorum. Berlin’in günleri, geceleri benim dışımda akıp geçiyor sanki. Günlere, gecelere dokunamıyorum. Buraya gelirken eşya getirmedim, ama Türkiye’nin yüzlerini, seslerini taşıdım; her gün onları gözden geçiriyorum, dinliyorum. İşte Ada’dan Berlin’e geliyor Danay’ın sesi. Yaşlanmayan, şımarmayan sesiyle bir şarkı söylüyor. Eski bir Fransız şarkısı… Her zaman ürkek ve tedirgin olan siyah gözleri şarkıyla birlikte yumuşuyor. Sesi avutuyor, okşuyor onu. Danay bir Fransız ortaokulunda okumuş, Lamartin’i, Alfred de Musset’yi tanıyor. Bütün acısı bu sanki. Yaşlı annesine ve hasta kocasına bakarak geçirdiği bu yoksul ve yorucu hayat onu genç kızlığında tanıdığı şairlerden, şarkılardan ayırmış. Benim yazı makinama baktıkçı iç geçiriyordu: “Sen de sıkıntı çekiyorsun be kardeşim, ama sen güzel şeylerle uğraşıyorsun. Ben bir esirim.” 
Danay’ın ölümüne ağlıyorum. Loş, soğuk, eski mutfakta ocağın başında görüyorum onu. Bahçedeki sarnıçtan su çekerken. Bir yatakta annesinin, bir yatakta kocasının yattığı küçük odada, çini sobanın başında, tepelerden topladığı otları ayıklarken… Danay donuk mavi bakışlarıyla tavana bakan kocasının başını okşuyor. Bu iki düşkün insan için yaşamaktan kimse kurtaramıyor onu. 
Seferis’in Türkçe’ye çevrilmiş bir kitabını götürdüm ona. Bir türlü yenileyemediği siyah çerçeveli gözlüklerini taktı ve yüzü çekingen, duygusal bir anlamla doldu. Türkiye’de doğup büyüdüğü halde Türkçe okumakta zorluk çekiyordu. Bu yüzden yadırgayabilirdim onu. Fransızca, İngilizce biliyordu ama Türkçe’yi önemsememişti. Dünyanın en büyük hastalığı olan milliyetçi duygular belki ona da bulaşmıştı; ama dilediği dili öğrenmek, dilediğini öğrenmemek hakkıydı onun ve bu soruyu sormadım ona.
Danay adada benimle birlikte dolaşmaktan hoşlanıyordu. İskeleye indiğimizde, birlikte çarşıya çıktığımızda koluma giriyordu. Bu yakınlığı çevreye göstermek için çaba gösteriyordu sanki. Danay hasta bir kocası olan mutsuz bir Rum kadını olmaktan utanıyordu sanırım. Manavın, bakkalın, balıkçıların bile kendisini küçümsediğini düşünüyordu. Rum tanıdıklarına rastlayınca da dostluğumuzu göstermek istiyordu onlara. Gizlerini en çok açtığı insan bendim. Kendi kapalı ve rahat hayatlarını yaşayan ve onunla ilgilenmeyen Rum arkadaşlarını da bana çekiştiriyordu. 
Danay’a Berlin’den bir kart atsaydım o kartı mutlaka radyonun üstüne koyacaktı. Gelenlere gösterecekti. Dostunun vefasızlığından yıkılmış ve ölüvermiş gibi geliyor şimdi bana. Eski okul arkadaşlarından kimi Yunanistan’a gidip yerleşmişti. Kimileri ise kışın İstanbul’a taşınıyordu. Benim tanıdığım Rum kadınlar arasında onun kadar yoksul yoktu. O kadar istediği halde bir televizyon bile satın alamamıştı; bir çamaşır makinası bile yoktu. Leğenin başına oturup yıkardı çamaşırlarını. Babasından kalma arsayı ise kullanamıyordu. Bu arsada bir ev yaptırma hakkı yoktu ve bir avukat bile tutamıyordu. Arsa benim oturduğum evin yanıbaşındaydı. Baharda yeşilin çeşitli tonlarında otlarla doluyordu. Sık sık koyunlar ya da atlar giriyordu arsaya, otları yiyordu. Danay buna çok kızıyor ve arsanın tahta kapısının kanatlarını tellerle bağlıyordu. Çünkü bu otları kullanmak istiyordu o. Salata ve börek yapmak için. Ama teller sık sık çözülüyordu ve yine koyunlar tüketiyordu otları. Bu koyunların sahibini biliyordu Danay. “Nazmi Baba’nın oğlu” diyordu. Nazmi Baba’nın adada iki dükkânı ve bir kahvesi vardı. Bir zamanlar adaya yoksul olarak gelip bahçıvanlık yapan bu adam Türkiye’den göç eden bazı Rumların evlerini çok ucuza kapatmıştı. Bazılarına para bile ödemediğini söylüyordu Danay. Danay adada mülk sahibi olan birçok insanın zenginlik kaynağını bilirdi. Onların yolsuzluklarını ve acımasızlıklarını da… Danay’a kendi konumunu anlatmaya çalışırdım bazen. Bu bilince kavuşursa daha dayanıklı olacağını sanırdım.
“Yazın onlar sahneye çıkıyor, biz kuliste kalıyoruz” diyordu Danay, gürültücü ve gösteriş düşkünü yazlıkçıları göstererek… 
Yiyeceklerdeki fiyat artışlarını ise çoğu zaman ondan öğrenirdim; “Biliyor musun beyaz peynir kaça çıkmış? Artık bunları bile yiyemeyeceğiz be kardeşim.”
Danay pazar sabahları kiliseye giderdi. Evdeki loşluğu, hastalığı ve yoksulluğu geride bırakarak, siyah klâsik mantosunu giyer, yakasına altın iğnesini ve başına gri beresini takardı. Gözlerine sürme çekerdi. Dudaklarını boyardı. Nedense böyle süslü olduğu sabahlar sokaktan seslenirdi bana. Balkona çıkardım. Ne istediğini sorardım. “Nasılsın?” derdi ve gülümserdi. Ona güzel olduğunu söylerdim. Danay kocasından başka hiçbir erkek tanımamıştı ve kocası yıllardır hastaydı. Umutsuz bir hasta… Danay 51 yaşındaydı ve bakireydi. Ona soru sormaktan çekinmiştim. Duygusal ve utangaçtı. “Başka hiçbir erkeği sevmedin mi? Gençkızlığında aşık olmadın mı Danay?” Niçin Danay’ın gizlerini deşmadim? Niçin onu daha iyi tanıyamadım?
Elinde bir kâğıda sarılmış bir tabakla iskeleye doğru yürürken görüyorum onu. Kıyıdaki lokantaların arasında sıkışıp kalmış iki katlı dar cepheli bir ev vardı ve üst katında Madam Lili otururdu. Danay’ın anlattıklarından tanıyorum onu. İki gözü de görmeyen seksenaltı yaşında bir kadındı. Rusya’dan ailesiyle birlikte göç etmişti ve şimdi ailesinden hiçkimse kalmamıştı. 
İyimser ve kültürlü bir insandı Madam Lili. Danay’ı avutuyordu. Ona dünyada çok büyük mutsuzlukların olduğunu söylüyordu. Birlikte Fransızca konuşuyorlardı. Madam Lili Tolstoy’u ve Balzac’ı okumuştu. Danay onun evinden ayrılırken kendini arınmış ve doygunluğa varmış hissettiğini söylüyordu bana. Madam Lili onun gözünde bir ermiş gibiydi. Ama ev sahibi Madam Lili’nin yıllardır oturduğu evin kirasını artırmak istiyordu. Danay gidip konuşmuştu ev sahibiyle. Niçin onların dayanışmasına sohbetlerine tanık olmadım? Acaba Madam Lili’yi hangi gömütlüğe koyacaklar? Onları yan yana yatırmayı düşünecek bir insan çıkacak mı acaba?
Türkiye’den çıktım. Büyükada’dan uzaklaştım. Baskı büyük bir yer sarsıntısı gibi ürküntü veriyordu. Danay ve Madam Lili Büyükada’da yaşadılar. Ya ben? Ben acaba Berlin’de mi yaşlanacağım? Berlin’de mi? Büyükada’da güneşin ısıttığı mavi iskemlelerde oturup kitap okumaya alışmış bir insan için Berlin’de yaşamak ne demektir? Hava puslu ve soğuk. Burada iş aramam gerekiyor. Oturma izni sağlamam gerekiyor. Ah Danay güzel elbiselerini, değerli kristallerini dolaplarda saklıyordun. Onları kullanmıyordun. Duygularını, güzel sesini, bildiğin yabancı dilleri kullanamadığın gibi… Bense senden oldukça gencim ve baskısız bir hayatı arıyorum. Yeteneklerin tıkanmadığı bir hayatı…
Bu saatte kapımı ancak Danay çalabilir. Ada’ya İstanbul’dan son vapur çoktan geldi. Kapıyı açıyorum. Danay küçük porselen kapta güzel kokulu portakal reçelini uzatıyor bana. Az önce yaptığı portakal reçelini… Bu saatte benim dostluğuma gereksinme duyuşunu bağışlatmak ister gibi… 
“Girsene Danay” diyorum. 
Sana Berlin’den bir kart atamadığım için beni bağışla.
(Kanal Boyu, Yazko, 1982)

_______________________________________________________2

From: BAKİ NEDİM BALTACI

Subject:
Date: September 10, 2011 3:33:45 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Ekte Ada Gazetesi’nde yayımlanan yazımı gönderiyorum.
Sevgiler,
Baki Nedim Baltacı

* * *

ADALAR’IN YENİ YÜZÜ…

“Adalar’da manzarayı umumiye kapkaranlık” bu söylemin sahiplerinin değerlendirmelerine bakmamızda fayda var kanısındayım.
Bu nedenle kente karşı işlenen suçlara önce Lido diye bilinen kaçak binayı ele alarak girelim. Ada’ya gelenler iskeleye inince rezidans kirliliğiyle yani kaçak yapı Lido’yla karşılaşır. Yasalara aykırı bir şekilde yükselen bina, İmar Kanunu’nun hiçbir nesnel verisiyle örtüşmeyen uyduruk Anıtlar Kurulu onayı gerekçe gösterilerek müteahhitlerce inşaatına başlanmıştır. Adalar Belediyesi’nin yasalara aykırı olarak verdiği ruhsatla yükselen Lido inşaatının yapımcıları 2700 m2 inşaat alanına 10000 m2 inşaatı sığdırmayı başarmışlardır!
Adaların fiziksel mekân envanterine çizik atan kaçak yapıya karşı işlemi, bir avuç Adalı’nın ve STKları’nın başlattığı hukuk mücadelesi sonucunda yanlışlıklar meydana çıkınca 5 No’lu Anıtlar Kurulu verdiği onayı iptal etmiş, topu Adalar Belediyesi’ne atmıştır. Proje incelendiğinde yanlışlık Adalar Belediyesi’nden Anıtlar Kurulu’na giden evraklarda, yıkılan mevcut kaçak yapı ile yapılmış olan müracaatlar yokmuş gibi Belediye’nin binayı yeniden projelendirilmiş haliyle Kurul’a yolladığı anlaşılmaktadır. Plan yapmaya yetkisi olmayan Anıtlar Kurulu’nun, ilçesinden gelen bilgileri esas alarak onay vermesiyle başlayan hukuksuzluk, Adalar Belediyesi’nin mevcut 1/5000’lik planlara onayın uyum sağlayıp sağlamadığını önemsemeden bu onayı sanki bir ruhsatmış gibi görmesi ve inşaatın başlaması için temel altı kazı müsaadesiyle devam etmiştir. Yanlış işlemlerle İlçe Belediyesi’nin hiçbir yetkisi olmadığı halde plan tadilatı projesini “Bonus” olarak inşaat sahiplerine ikram etmesiyle yükselen bina hukuksuzluk sfenksi olarak bugünkü duruma gelmiştir.
Gelişmeler sonucunda STKlar’ın bastırmasıyla panikleyen Adalar Belediyesi mühürleme işlemlerine başlamıştır. Mühürleme işlemini, kırmızı balmumuyla kapıya yapıştırılan bir muamele, para cezası ve de savcılık müracaatından ibaret gören Adalar Belediyesi, mühürlediği yerde çalışmaları engellemeyerek dev binanın mühür altında yükselmesine göz yummuştur. “Adalar Belediyesi’ne sormazlar mı bu nasıl mühürleme işlemidir?” diye. Mühürleme işleminde ‘sahici işlem’ şu şekilde yapılır: eğer mühürlenen yerde çalışma devam ediyorsa zırt pırt 2. bir mühür daha sonra 3. bir mühür daha vurulmaz, gereği yapılır. Verilen müsaade bitiminde yanlışlıklar giderilmemişse polisi yanınıza alırsınız, gideceğiniz gün ve saatte Fen İşleri görevlileri, araç gereçler ve de zabıta memurlarıyla birlikte mühür fekki mahalline gidersiniz. İlk önce yasak bölgede bulunanlardan olay mahallini tecrit ettirerek şahıslar hakkında suç işlemini başlatırsınız ve de almış olduğunuz yıkım kararına istinaden binayı yıkma işlemine başlarsınız. Bu işleminizi ancak aleyhte alınabilecek bir mahkeme kararı durdurabilir. Tabii ki her tarafı kaçak olan bina için o sırada yapımcının elinde sizin işleminizi durduracak bir karar da yoktur. Sizin şimdi yaptığınıza gelince balmumu sürerek başlattığınız mühür işleminden sonra ne hikmetse bina bir kat daha yükseliyor. Ne kadar komik bir mühürleme işlemi, değil mi?
Adalar’ın fiziksel mekân envanterinde Adalar’ın bu bölgesinde yapılan olumsuzlukların sahibi olarak Büyükşehir Belediyesi, 5 No’lu Anıtlar Kurulu, Adalar Belediyesi ve de inşaat sahipleri olarak değerlendirmekteyim. Yoksa kudretinden şüphe etmediğimiz Büyükşehir çıkartmalarını dahi Büyükada’ya sokmayan Adalar Belediyesi’nin yaptırım gücünden sual olur mu? İlçe Belediyenizin hoşgörüsü olmasa kaçak bina mühürlüyken meydanı Hamburg Limanı’na çeviren dev makinelerle, kamyonlarla inşaatın çalışmasına muhakkak ki müsaade etmezdiniz.
Büyükşehir Tahkikat Komisyonu eski başkanı olduğum dönemlerde başta Caddebostan Plaj yeri olmak üzere İstanbul’da sayısız alanın betonlaşmasını hukukun, imar kanununun nesnel verilerine yaslanarak engellemiş biri olarak bu Lido’da gördüklerim karşısında ‘senkronize yanlışlıklar’ın tesadüf olmadığı kanısındayım. Lido, inşaatı  mühürlüyken jet hızıyla yapılmıştır ve de müsamaha görmüştür. Suçun başka tarifi yoktur.
İskeleden çıkınca işportacı istilasıyla karşılaşırsınız. Emniyetin olduğu meydana kadar. İş tutan seyyar satıcılar, hediyelik eşyacılar, Adalar’ı kimliğinden uzaklaştırması bir yana vergisini ödeyen Ada esnafına da bir haksızlık olarak sırıtmaktadır. Adalar Belediyesi’nin verdiği müsaadeyle çalışan tezgâhlardan bir tanesi de Atatürk heykelinin önünü kapatarak meraklılarına padişah kaftanı kiralamaktadır!
Büyükada’da en yoğun olan Recep Koç Caddesi ile balık restoranlarının bulunduğu sokakta halk akşamları tek sıra halinde slalom yaparak geçiyor. Düzeni sorgulamak kimin görevi? “Neden bu esnafın yayılmasına müsaade ediliyor?” sorusuna cevap muhakkak ki verilemeyecektir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Genel Sekreteri Tuğrul Erkin bir gazetede olumsuzlukları dile getirerek Ada’ya gelmeyeceğini bildirerek öfkesini bildirmiştir.
Belediye’nin akla ziyan bir kaldırım projesi var ki dokunmadan geçmek mümkün değil. Sayın Başkan’ın kaldırım icadı muhteşem! Plastik ve bazı maddelerle karıştırılmış olan kaldırım sabit olması nedeniyle altı temizlenemediği için pislik uzun yıllar mikrop yuvası olarak kalacaktır. Fakat burada haksızlık iki türlü yapılmaktadır. Vatandaşın yolu kaldırım yapıyoruz diyerek dükkânların önündeki mekânı genişleterek Belediye bir anlamda sınır belirliyor. Kafe ve restoranlara ekstradan alan kazandıran Belediye’nin kendilerine sunduğu fazladan ilaveyle işletmeciler meşruiyet kazanmış olmaktadır. Sayın Belediye Başkanı halka ait yolu daraltmaya hakkınız var mı?
Yargıdan dönen kararları incelediğimizde “Kaldırım ödeme parası” gibi ayrıca Çınar Meydanı’ndaki yolları park yapıyorum diyerek trafiğe kapatılması,Adalar Kültür Derneğinin kullandığı “Büyükşehir’e ait mekan” alana el konulması vs. konularına baktığımızda acele bir hukuk uzmanına Belediye bünyesinde ihtiyaç olduğunu gözlemlemekteyiz.Az kalsın Adalar Kültür Derneği’nin bu yaz hayata geçirdiği binlerce Adalıya hitabeden muazzam kültür hizmetlerinden mahrum kalacaktık.Tavsiyemiz hayatı eksik yaşayan Adalar halkına karşı sorunları merkezine alan bir yönetim anlayışı sunulmasıdır.
Benim yazdıklarım Adalar’ın fiziksel mekan envanteri içinde bir hasar tespitidir.Çerçeve daha da genişletilebilinir. Ben bu yazıyı CHP ye oy veren biri olarak hatalardan dönülmesini arzu ederek ikaz amacıyla kaleme aldım.Önerim demokratik katılımı sağlayarak şeffaf bir Belediyecilik anlayışının sunulmasıdır.
Baki Nedim Baltacı
İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Meclis üyesi
1980 öncesi CHP İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi

_______________________________________________________3

From: HALUK DİRESKENELİ
Subject: Prinkipolu Sisyphus
Date: September 10, 2011 2:45:03 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Prinkipolu Sisyphus…

Prinkipo Adliye Sokak ile Turkoglu Sokak kosesinde Hristos Tepesi’ne kadar cikan bir agaclik orman alani vardir.
Butun yaz donemi hergun, haftasonlari cok sayida gunubirlikci yurdum insani tarafindan piknik alani olarak kullanildi, hergun hic istisnasiz geldiler, yemeklerini yediler, ayciceklerini bolca citlediler, butun getirdiklerini ortaliga birakip gittiler, onlar gider gitmez yenebilecek herseyi kargalar ve martilar paylasti, kavun karpuz kabuklarini faytoncularin serbest kalmis bir anlamda yilki atlari yedi.
Sonra Prinkipolu Sisyphus cikti, elinde lastik eldiven, battal boy plastik cop torbasiyla her aksam ustu copleri topladi. Copler dort tiptir, yenebilir yenilenebilir dogaya karisabilir bitki artiklari zararsizdir zaten onlari kuslar, bocekler, atlar kediler kopekler tuketir.
Sonra cam urunleri gelir bunlar tehlikelidir ozellikle kirildiktan sonra mercek gibi calisabilirler, gunes isigindan yangin cikarabilirler, toplanip atilmalari gerekir.
Daha sonra metal kola kutulari gelir, bunlari toplayip geri donusume kazandirmak gerekir, geridonusum daha ucuzdur.
Sonra plastik atiklar gelir, en tehlikelisi bunlardir, dogada cozulmez, curumez, pet siseler, fastfood kaplari plastik torbala, ambalajlar…
Aycicek citlek kabuklar, gazete kagitlari toplanmasa da olur, zaten seluloz bir yagmur sonrasi topraga karisir gubre olur.
Her aksamustu veya bazan sabah erken saatte bu copleri toplama isini gorev edindim. Hanim, “Bir goren olacak ismin deliye cikacak,” dedi aldirmadim, az da olsa gorenler her halde taktir ettiler ki selam verdiler, iyi gunler dilediler.
Prinkipo’da belediye cop toplama servisi yok mu? Var ancak kiyida kosede piknik alaninda daginik duran copleri toplamaya yetisemiyor, toplayip cop kutusuna atarsaniz her hafta duzenli araliklarla alip goturuyor.
Madem bu adada yasiyoruz, madem davetsiz misafirlerimiz var, bu Sisyphus gorevini ustlenmemiz gerek.
Sisyphus kim? Demeyin zahmet edin Google taramasi yapin, ben hergun dagin tepesine kaya cikarmiyorum, arkasindan asagiya yuvarlanarak bakmiyorum.
Sisyphus gorevini abarttim, Pazartesi gunu sabah erken tum Turkoglu, Asiklar Yolu, Hristos Tepesi toprak yolunu plastiklerden metal kutulardan cam siselerden temizledim, 4 buyuk battal torba cop topladim hepsini cop kutularina attim, yeteri kadar belediye cop kutumuz var, yeterki birisi toplasin atsin.
Bu hafta Hristos tepesi goreceli olarak temiz, plastik pet, plastik torbalar, metal kola kutulari, ambalaj atiklari toplandi, benim icin gunluk yuruyus yolu simdilik temiz.
Selam ve saygilar,
Pronkipo based Sisyphus

_______________________________________________________4


Radikal, 31.8.2011
Cüneyt Özdemir

Bir adaya kaçış planı!

Bir sahilde durmuş, ufka doğru gözümü dikmişken şunu fark ettim ki ben yaklaşık iki yıldır tatil için adalara gidiyorum. Adalar derken aklınıza sadece Büyükada, Burgaz, Sedef gelmesin (ki onlara da gitmiyor değilim), bayağı uzak adalardan bahsediyorum. Neden karayla bağlantılı şirin (genelde hep öyle olmazlar mı, ah bu tatil yöreleri!) bir kasaba yerine, ulaşımı zor, havaalanı ya yok ya da yok denilecek kadar küçük adaları tercih ediyorum, diye düşündüm. Sanırım bunun nedenleri adanın bir kara parçasının ötesinde kavramlaştırılması ile de ilgili.
Adalar ya kaderlerine terk edilmiştir ya da şatafatlı bir zamanı yakalayıp o zamana demir atmış gibidir. İnsanları içe kapalıdır. Turizm bir ziyaretçi olarak adaya gelir, içine girmeye çabalar durur. Bu haliyle bozulmamıştır. Her ada size bir hikâye anlatır. Hepsinin ayrı bir muhabbeti vardır. Size garip gelebilir ama kıyı kasabalarının aksine adalar (eğer duyabilirseniz) insanlarla konuşur. Kendi hikâyelerini anlatırlar. […]

_______________________________________________________5

Star, 31.8.2011

http://www.stargazete.com/kultursanat/iki-hamal-arasinda-bir-yahya-kemal-haber-378539.htm

İki hamal arasında bir Yahya Kemal

Cemiyet hayatımızın asude zamanları bayramlar, edebiyatçılarımız için de müstesna günlerdir. Bir bayram namazında iki hamalın arasına oturan Yahya Kemal, unutulmaz bir yazı kaleme alır.
Cemiyet hayatımızın mutlu günleri Bayramlar, Türk edebiyatında nice hikaye, şiir, anı, mani ve kasideye ilham kaynağı olmuştur. Yahya Kemal’den Samiha Ayverdi’ye, Halit Fahri Ozansoy’dan Tevfik Fikret’e, Cahit Sıtkı’dan Orhan Veli’ye edebiyatımızın çınarları bayramla ilgili duygu ve düşüncelerini büyük bir incelik ve ustalıkla satırlarına yansıtmışlar. İşte onlardan bazıları.
Tek gönül tek vucut
Yahya Kemal meşhur Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde Süleymaniye’nin birleyici, belirleyici ve birleştirici havası içinde hissetiklerini unutulmaz dizelere döker. Bir yazısında ise Büyükada’da bayram namazını kaçırmamak için, sabaha kadar uyumadığını, camiye gidip iki hamalın arasında oturduğunu, içinden çıktığı insanları tek gönül ve tek vücut olarak görmekten haz aldığını etkileyici bir üslupla anlatır: “Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Va’zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücûdumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücûd olarak gördüm. O sabah o müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta, aynı milletin ruhlu bir cemâati idik.” […]

_______________________________________________________6

StarGazete, 1.9.2011
Erdinç Akkoyunlu

http://www.stargazete.com/politika/basbakan-yetimhanenin-harap-halini-gorunce-bu-isi-cozun-dedi-haber-378714.htm

Başbakan yetimhanenin harap halini görünce 
bu işi çözün dedi

Azınlık vakıflarının mallarının iadesi için yıllardır hukuk mücadelesi yürüten Kezban Hatemi bu sorunun daha önce de çözülebileceğini ancak her seferinde Ergenekoncuların engeline takıldığını söyledi.
Devlet tarafından el konulan azınlıklara ait vakıf mallarının iadesine ilişkin 25 yıldan bu yana mücadele eden Fener Rum Patrikhanesi’nin avukatı Kezban Hatemi o süreçte yaşananları anlattı. Hatemi, devlet içindeki Ergenekon yapılanmasının son ana kadar malların iadesine karşı direndiğini ama Başbakan Erdoğan’ın kararlılık gösterip, Ergenekon’u adım adım gerileterek konuyu ilerlettiğini söyledi. Hatemi “Erdoğan ile Bülent Arınç kimsenin yapamadığını yapıp, tarihe geçti” dedi. Sürecin Başbakan Erdoğan ve Bülent Arınç’ın da katıldığı 17 Ağustos 2009’daki cemaat liderleri ile Büyükada’daki buluşmada hızlandığını söyleyen Hatemi, Başbakan’ın Fener Rum Yetimhanesi’nin harap halini gördükten sonra ‘Bu işi çözün’ talimatı verdiğini ifade etti. Hatemi, Erdoğan’ın da ‘Haklının hakkını verelim’ diyerek yola çıktığını ancak Ergenekon yapılanmasının son ana kadar işe taş koymaya çalıştığını anlattı.
Vakıfları seçim bölgelerine ayırdılar
Hatemi, Erdoğan’ın Ergenekon’a adım adım diz çöktürdüğünü ve malları geri verdirmeyi başardığını belirtti. Hatemi, o dönem devletin azınlıklara ait mallara nasıl el koyulduğunu anlatırken şu örneği verdi: “Devlet vakıf malları için tüzel kişilik tanımıyor. Mallar kimin üstüne olacak; o kilisenin papazı üstüne olacak. O da ölünce, mallar gitti. Bu devlet içinde örgütlenmiş bir yapının eseriydi. Vakıfları semt semt seçim bölgesine bile ayırdılar. Nüfusun az olduğu yerlerde 5-7 kişilik heyet olacak denildi. Sayı az olduğu için heyet toplanamıyor. Mallar yine devlete geçiyor.”
Başbakan’a rağmen AİHM’e gönderilen mektup
KEZBAN Hatemi Türkiye’yi zora sokan ve uluslararı arenada da sıkıntıya düşüren bu kötaü durumun Başbakan Erdoğan’ın Büyükada’da cemaat temsilcileri ile toplantısında son bulduğunu söyleyerek şunları anlattı; “O toplantının düzenleyicisi bendim. Yetimhaneyi gören Başbakan, ‘Derhal, AHİM kararını da beklemiyorsunuz, gerekli işlemi yapın, bunu sahibine verin’ dedi. Başbakan, o güzelim yapıya tek bir çivi bile çakılamadığını gördü. Aradan birkaç ay geçti, Bülent Arınç, beni Dolmabahçe’deki Başbakanlık ofisine çağırdı. ‘Ben malları vermeye kalkıyorum ama idari ve tazminat davaları ile AHİM’deki dava var. Bu nedir’ dedi. Ben de tek tek davaları anlattım. O sırada da dava AHİM’de, bize yönelik olarak ‘Mülkü mü parayı mı istiyorsunuz’ diye soruyordu. Biz de ‘Malları istiyoruz’ demiştik. Bu görüşmeler sürerken, en çağdaş sandığımız bakanlık Dışişleri’nden bir yazı geldi gizli ibareli. Kime geldi, ne zaman geldi söylemem. Ama şöyle diyordu ‘Para verin ama malları iade etmeyin. Bunlar ilerde Türkiye’nin başına dert açar’ Dışişleri Bakanlığı’nın bu konu ile ilgisi ne? Derin yapılanma işte bu! Dışişleri Bakanı’na rağmen, Başbakan’a rağmen, ‘AHİM kararını beklemeyin, parasını verin’ diyor. Ergenekon yapılaması son ana kadar işe taş koymaya çalıştı ama Erdoğan ile Bülent Arınç kararlılık gösterdi, kimsenin yapamadığını yapıp, tarihe geçti.”

_______________________________________________________7

t24, 1.9.2011

http://t24.com.tr/bodrumda-mavi-bayrak-yerine-isyan-bayragi/haber/165955.aspx

Bodrum’da mavi bayrak yerine isyan bayrağı

T24 – Hürriyet gazetesi yazarı Yalçın Doğan, Muğla’nın Bodrum ilçesine bağlı Gündoğan beldesindeki deniz kirliliğine dikkat çekti. Doğan, “ündoğan’da Dışişleri mensuplarına ait kooperatifin de bulunduğu mavi bayraklı koyda oturanlar pislik nedeniyle mavi bayrağın yarıya indiğini görüyor, buna şiddetli tepki göstererek, yerine isyan bayrağını çekiyor” dedi.
Yalçın Doğan’ın Hürriyet gazetesinde “Bodrum’da mavi bayrak yerine isyan bayrağı” başlığıyla yayımlanan (1 eylül 2011) yazısı şöyle:

[…]

Büyükada’da pislik ve gürültü kirliliği

Tam da New York Times Büyükada ile ilgili birkaç sayfalık ek yayınladığı sırada, olmaz böyle bir şey.
New York Times adaları anlata anlata bitiremiyor, tarihini, denizini, balıkçı lokantalarını harika resimlerle süsleyerek Adalar Eki yayınlıyor.
Gel gör ki, bayramda ada tam gürültü kirliliğine saplanıyor. Gece yarılarına kadar pek çok kişinin başkalarına saygısı yok. Balkonlara çıkartılan TV’lerde izlenen filmlerin sesi sokaklara taşıyor. Gece saat 12, sadece çocukların değil, koca koca insanların bağıra çağıra konuşmalarına, o saatte çöp toplayan belediye kamyonunun kornası ekleniyor. Haydi çöp topluyor, o korna neyin nesi? Başı boş dolaşan köpeklerin sabahlara kadar havlamaları ayrı.
Çöp toplanıyor ama, çöp kutularının pisliği, kokusu, çöplerden sızan pis suları yerinde kalıyor. Yazın sıcağında mide bulandırıcı kokular. Ayrıca, at arabalarının pislikleri ezeli ve ebedi dert olmayı sürdürüyor.
Bir zamanlar adalar sakin, temiz, herkesin birbirine saygılı olduğu yerler. Şimdi pislik ve gürültü almış başını gidiyor.

[…]

_______________________________________________________8

KanalB, 31.8.2011

http://www.kanalb.com.tr/haber.php?HaberNo=35815

AZINLIKLARA MÜLK DÜZENLEMESİ

Azınlıklara ait taşınmaz malların iadesine yönelik değişiklik bayram öncesi resmi gazetede yayımlanarak yürülüğe girmişti. Düzenlemeye Yunanistan ve ve Avrupa Birliği temsilcilerinden olumlu tepki gelirken, hükümet şimdi de Heybeliada Ruhban okulunun açılması için çalışma başlattı.
Hükümet, Vakıflar Kanunu’na eklediği geçici bir maddeyle, azınlık vakıflarının 1936 yılındaki kayıtlarında yer alan daha sonra çeşitli nedenlerle el konulan malların iadesinin önünü açtı.
Söz konusu değişiklikle, azınlıklara ait vakıflar; il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları ile kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri geri alabilecekler. Yani daha önce azınlıklardan devlete geçen taşınmazlar iade edilecek.
Bazı azınlık cemaatleri konuyu sık sık avrupa insan hakları mahkemesine taşımış, mahkemeyse Türkiye’yi tazminta mahkum etmişti. Karar başta Yunanistan olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerinde de memnuniyetle karşılandı. Başbakan Erdoğan’ı ilk kutlayan Yunanistan başbakanı Yorgo Papandreu oldu.
Azınlıklara taşınmazların iadesiyle ilgili karar Avrupa Birliği’ni de memnun etti. Avrupa Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle adımları olumlu buldu.
Karardan menun olan diğer bir isim de İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos oldu.
Hükümrt sadece azınlıklara taşınmaz malların iadesi konusunda adım atmadı, Ruhban Okulu için de harekete geçti. Heybeliada Ruhban okulu başta Fener Rum Patrikhanesi olmak üzere Türkiye’deki diğer bağlı metropolitlikler ve kiliselerin din adamı ihtiyacını karşılayacak. Sayıları her geçen gün azalan Rum vatandaşlar için din adamı yetiştirecek olan Ruhban Okulunun açılması, uzun yıllardır tartışılıyordu.
Hükümet o tartışmalara nokta koyarak Ruhban Okulu’nun lise kısmının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı özel din lisesi statüsünde açılması, yüksek okul bölümünün de YÖK’e bağlı olması üzerinde bir çalışma başlattı. Her ikisi için de yasal değişiklik şart. Bir başka formül ise Ruhban Okulu’nun bir vakıf bünyesinde açılması. Ruhban oklulu yeni değişiklilke azınlık vakfına devredilirse son formül uygulamaya konulacak.

_______________________________________________________9

From: DENİZ TÜFEKÇİ
Subject: Heybeliada Ruhban Okulu… Rıfat Serdaroğlu
Date: September 2, 2011 10:32:00 AM GMT+03:00
To: Undisclosed-Recipient:;

Önce biz, Adalılar doğrusunu bilelim…

* * *

Heybeliada Ruhban Okulu

Özellikle gençlerimizin kafasını fazlaca karıştıran bir konudur bu. Kafasını ve kalemini kiraya vermiş Liboş- Entel-Cemaatçi-Kürtçü-Bölücü yazarlar bu konuyu sürekli olarak çarpıtmışlar ve Türkiye’nin ayağına bir pranga olarak takmak istemişlerdir…
Binlerce yıldır üzerinde yaşadığımız ve vatan bellediğimiz bu topraklar iki tür silahla yönetilebilir. Tarih ve İnsan…
İkisini de çok iyi bildiğiniz ve tanıdığınız ölçüde, Devleti ve Türk Milleti’ni sıkıntıya sokmadan bu ülkeyi yönetebilirsiniz. Eğer bunları bilmiyor ve tanımıyorsanız, hele gözü aklı, Türkiye ve Türkler yerine Suudi Arabistan ve Araplar’da olanları yönetici olarak başınıza getirirseniz, başınız dertten kurtulmaz…
Heybeliada Ruhban Okulu, Fener Rum Patrikhanesi tarafından, Ortodokslar arasında ibadet konusunda birlik sağlanması için 1 Ekim 1844 yılında açıldı. 1971 yılına kadar 930 mezun verdi. Bunlardan 343’ü Piskoposluğa, 12’si de Patriklik makamına ulaştı. 930 mezundan sadece 38’i Rum asıllı Türk vatandaşı idi. Asıl adı Mihail Hristodolu Muskos olan Makarios da bu okuldan mezundur.
Şimdi burada duralım ve 1820 yılına gidelim. 1820-1821 Mora İsyanı, Balkanlar’ın Osmanlı’dan koparılmasını sağlayan en önemli isyanlardandır.
Bu isyanda 10 Binden fazla Müslüman-Türk katledilmiştir. Padişah Sultan İkinci Mahmut’tur. Sadrazam ise, Benderli Ali Paşa’dır. Fener Rum Patriği koltuğunda Gregorius oturmaktadır.
Devletin yaptığı araştırmalar, Mora İsyanı’nda Rus ve Patrikhane ihanetini ortaya çıkarır. Benderli Ali Paşa’nın emriyle Patrikhane’de yapılan araştırmada, çeşitli belgeler bulunur ve Patrik Gregorius mahkeme edilir. On binden fazla Müslüman-Türk’ün ölümünden sorumlu olan Patrik, Patrikhane’nin Orta Kapısı önünde idam edilir…
Olaydan sonra gizlice toplanan Patrikhane yönetimi, idamın gerçekleştiği yerde, yüksek makamdaki bir Türk Devlet Yetkilisi asılıncaya kadar, kapının kapalı tutulmasına karar verir…
Bu kapı, Cumhuriyet Dönemi’ne kadar zincirlenmiş olarak kapandı, sonra kaynaklandı. Patrikhane bu kapıya, “Kin Kapısı” demektedir…
Atatürk, Kurtuluş Savaşımız’da, Türkleri arkadan hançerleyen Fener Papazı’nı İstanbul’dan sürmüş ve Patrikhaneyi “Fesat ve Hıyanet Ocağı” ilan etmiştir…
Mora isyanından ve on binden fazla insanımızın katledilmesinden 23 sene sonra Devlet, Patrikhaneye Heybeliada Ruhban Okulu’nu açması için izin vermiştir. Bu hareketin tek adı vardır, o da “Hoşgörü ve İnançlara Saygıdır”.
Dünyanın gelişmiş ve medeni geçinen hiçbir ülkesinde bu hoşgörüyü bulamazsınız. Hele Türklere ve Müslümanlara karşı böyle bir hoşgörü hiçbir zaman olmamıştır.
Gelelim Ruhban Okulunun Kapatılmasına;
Anayasa Mahkemesi 1971 yılında, 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 1. Maddesini iptal etti. Yükseköğretim Kurumları’nın sadece Devlet tarafından açılıp, işletebilineceğine karar verdi.

Bu karardan sonra, Heybeliada Ruhban Okulu da, “Özel Yüksekokul” statüsünde değerlendirildi. Okulun varlığını sürdürebilmesinin ancak Türk üniversitelerinden birine bağlanarak mümkün olabilecekti. Ancak bunu kabul etmeyen Patrikhane okulu kendisi kapattı. Patrikhane 40 yıldır din adamı ihtiyacını Yunanistan’dan karşılıyor. İşin özü, Patrikhane Türk yargısının kararını kabul etmediği için, Heybeliada Ruhban Okulu kapalıdır.
Bugüne gelince, Patrikhane, dünyada sürdürdüğü “Ortodoksluğun Evrensel Merkezi” olma anlamındaki “Ekümeniklik” iddiasını Türkiye’de sürdürerek, Ulusal Hukuk sistemimizin dışında bir statüye sahip olmak ve Ruhban Okulu’nun da böyle bir statüyle yeniden açılmasını sağlamak peşindedir.
Peki, AKP Hükümeti, niçin bu Ruhban Okulu’nun açılmasına sıcak bakmakta ve alttan alta çalışmalar yapmaktadır. Uluslararası baskıyı birinci plana çıkaran AKP, esas niyetini gizlemektedir.
Eğer böyle bir “Özel Statüye” izin verilir ve “Ruhban Okulu” üniversite formatında hayata geçerse, bunun devamında YÖK, İslam Üniversiteleri’nin açılmasına da izin vermek zorundadır.
Sonra her tarikata, her cemaate bir üniversite, üstelik kuponsuz çekilişsiz. Ayağına şalvarı, kafasında sarığı, göbeğe kadar sakalıyla militanlarla dolu, çeşit, çeşit üniversiteler…
Anayasamızın 130. maddesine göre, bilimsel özerkliğe sahip üniversitelerin Devlet tarafından yasayla kurulması gerekmektedir. Dini özerkliğe sahip bir üniversitenin açılması ise bu maddenin değiştirilmesiyle mümkündür.
AKP, önümüzdeki Anayasa değişikliğinde mutlaka bu maddenin değiştirilmesini isteyecektir. Biz erken uyarı görevimizi yapalım, inşallah muhalefet partileri duyarlar.
Bizden Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını ısrarla isteyen dış dünya ve Yunanistan, orada yaşayan Müslüman-Türklerin durumlarını görmezden gelir. Yunanistan’da yaşayan Müslüman-Türkler kendi Müftülerini seçemezler, yasaktır. Onlara Müftü olarak, Yunan Hükümeti birini seçer ve gönderir.
Müslüman-Türklerin gayriresmi olarak seçtikleri Müftüleri Rahmetli Mehmet Emin Aga’nın mahkemelerini izledim. Her mahkeme ayrı bir şehirde. Kara yoluyla 600-700 kilometre yol gittiğimi ve rahmetlinin ne acılar çektiğini çok iyi bilirim.
Rodos’taki Türk Okulu kapalıdır. Yine Rodos’taki 7 camiden 6’sı kapalıdır. Yunan Hükümeti bunları ne tamir eder, ne de bizim onarmamıza izin verir. Yunanistan bildiğiniz gibi AB ülkesidir!..
Biliyorum şimdi beyinlerini kiraya veren satılık kalemler, salak siyasetçiler, liboşlar, bölücüler koro halinde şunu söyleyeceklerdir; “İnsan haklarında karşılıklılık ilkesi işlemez. Biz bu hakları verelim, gerisi Yunanistan’ın ve Avrupa’nın ayıbı olsun…”
Olur, olur bal gibi olur. Önce onlar, insan haklarına saygıyı öğrensinler, bizim tarih boyunca gösterdiğimiz hoşgörünün zekatıyla biz onları mutlu etmesini biliriz…
Kafasını kiraya verenlerin alacakları bedel, sadece ve sadece köleliktir.
Bizler, Çağdaş ve Aydınlık Türkiye’ye inananlar, Türk Milleti arasında asla ayrım yapmayanlar, herkesi kucaklayanlar, bir ve beraber olmayı seçenler ve bunun için tek şart olarak da, bu güzel vatanı ve insanını sevmeyi şart koşanların bu kiralık kafalardan öğrenebileceğimiz hiçbir şey olamaz ama onlara hadlerini öğretmek bizim işimizdir…
Sağlık ve başarı dileklerimle,

12 Ağustos 2011

RİFAT SERDAROĞLU
rifatserdaroglu@gmail.com
twitter.com/rifatserdaroglu
0532 211 00 11

_______________________________________________________10

t24, 2.9.2011
Hülya Karabağlı

http://www.t24.com.tr/istabulun-34-ilcesinde-8-kadin-siginmaevi-var/haber/166126.aspx

İstanbul’un 34 ilçesinde 8 kadın sığınmaevi var

T24/Ankara- Belediyelerin sığınmaevi açma konusunda istekli olmadıkları ortaya çıktı. İstanbul Valiliği’nden TBMM Dilekçe Komisyonu’na sığınma evleriyle ilgili verilen bilgiler işlerin hiç de yolunda gitmediğini ortaya koydu.
İstanbul’daki 34 ilçe belediyesinden sadece 8’i Belediye Kanunu’nda yer alan “Nüfusu 50 binin üzerindeki belediyeler kadın sığınma evi açmak zorundadır” hükmüne yerine getirdi.
Şile, Çatalca ve Adalar belediyeleri nüfuslarının 50 binin altında olduğunu belirterek kadın sığınma evi açmadıklarını söyledi. Beşiktaş, Büyükçekmece, Bahçelievler, Bakırköy, Arnavutköy dahil 23 belediye, ‘proje, yatırım, bütçe, uygun yer yok’ gibi mazeretleri öne sürdü. […]

_______________________________________________________11

FiratNews, 2.9.2011

http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=49095

TÖB-DER el konulan mallarını istiyor

Ankara – 12 Eylül askeri darbesinin ardından kapatılan Türkiye’nin en büyük öğretmen örgütlenmesi Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER), el konulan mallarını geri almak için hukuk mücadelesi veriyor.
[…]
El konulan mallardan bazıları şöyle: Burgazada’da köşk, Bartın’da bina, Denizli’de bina, Artvin’de bina, Bilecik’te bina, Bursa’da bina, Bursa’da tarla, Çanakkale’de arsa, Edirne’de bina, Kayseri’de bina…

_______________________________________________________12

Hürriyet, 4.9.2011
Selçuk Yaşar

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18643203.asp

Sürat teknesi son sürat çarptı

Bu fotoğraftan 1 saat sonra öldü

Heybeliada’ya demirlediği teknesinde ailesi ve aile dostlarıyla vakit geçiren işadamı Ali Küçükoğlu, cinayet gibi bir kazaya kurban gitti. Teknedeki işadamı, hızla arkadan çarpan sürat teknesi nedeniyle hayatını kaybetti.
ÖLÜM YENİ TEKNESİNDE YAKALADI / FOTO GALERİ
MAKİNA Mühendisi işadamı Ali Küçükoğlu (54) 20 gün önce satın aldığı “Mistral Wilmington” isimli tekne için kutlama yapmak üzere eşi, iki kızı ve aile dostları Saadet Özbağrıaçık ve Abdurrahman Özbağrıaçık çifti ile Marmara denizine açıldı. Bir süre gezinti yapan işadamı ve beraberindekiler tekneyi Heybeliada Çamlimanı açıklarında demirledi.
Arkadaşı kurtuldu
Yemeğin ardından teknedeki kadınlar ve iki çocuk teknenin ön tarafında güneşlenirken Ali Küçükoğlu ile Abdurrahman Özbağrıaçık teknenin arka bölümüne oturup sohbet etmeye başladı.
Bu sırada iki Ukraynalı kadınla birlikte gezintiye çıkan tekstilci İlker Yiğit Hepkeskin’in (38) kullandığı sürat teknesi işadamının koyda demirli teknesine arkadan çarptı. Teknenin hızla üzerlerine geldiğini gören Abdurrahman Özbağrıaçık denize atlayıp kurtulurken Ali Küçükoğlu kazanın ardından kanlar içinde tekneye yığıldı. Olay yerine gelen Sahil Güvenlik ekibi tarafından kıyıya çıkarılan Ali Küçükoğlu yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Küçükoğlu’nun cenazesi Marmara Üniversitesi İlahiyat Camisi’nde düzenlenen törenin ardından Ulus Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Gaz kolu sıkıştı
SAADET Özbağrıaçık “Ali Bey’in kalp krizinden öldüğü iddiaların gerçek değil. Ali Bey’in sırtında iki çizgi ve morluk vardı” dedi. Kazaya neden olan İlker Yiğit Hepkeskin çıkarıldığı mahkemede tutuklandı. Hepkeskin, savcılıktaki ifadesinde “Teknenin gaz kolu sıkıştı. Kadınlar panik yaptı onları sakinleştirmeye çalışırken çarptık” dedi.

_______________________________________________________13

DenizHaber, 9.9.2011

http://www.denizhaber.com/HABER/26824/4/heybeliada-kaza.html

Sürat teknesinde ne oldu?

TEKNE KAZASIYLA İLGİLİ ŞOK İDDİALAR

Heybeliada Çamburnu’nda önceki gün duran tekneye çarparak İşadamı Ali Küçükoğlu’nun ölmesine 5 kişinin de yaralanmasınaneden olan sürat teknesinde neler yaşanıyordu? Bu konuda http://www.haberhakkı.com sitesine ihbar yağdı, görgü tanıkları olayı anlattı.
Heybeliada açıklarındaki deniz kazasının yankıları sürüyor. Sürat teknesinin çarpmasıyla demirli teknedeki Ali Küçükoğlu hayatını kaybetmişti. Küçükoğlu’nun, kamuoyu önüne hiç çıkmayan hırdavatçılar piyasasının çok ünlü bir ismi olduğu öğrenildi.
Kazayla ilgili haberhakki.com’a çok sayıda mail ve ihbar ulaşıyor. http://www.haberhakki.com ‘a ulaşan son gelen bir ihbar e-mailinde kazaya yol açan sürat teknesinde kavga yaşandığını iletti. Teknedeki bir kadını döven gencin, hızla Küçükoğlu’nun teknesine çarptığını da anlattı. İşte soruşturmayı etkileyecek, ismi bizde saklı tanığın anlatımları:
ŞOK İDDİALAR:
Olayı yakından gördüm.
Vuran tekne Çamlimanına süratli giriş yaptı.
Tekneyi kullanan şahıs yanındaki 2 bayandan birini feci şekilde dövüyordu,hırsını alamayıp liman içinde yüksek sürat yapmaya başladı, bu sırada önündeki demir atmış Ali Beyin teknesini farketmeden tam gaza yüklenip arka ortadan direk olarak içeri girerek faciayı yarattı.
Daha sonra küçük bir bot ile teknede bulunan 2 bayan başka bir motoryata nakledildi, bu nakilden yaklaşık 15-20 dk sonra kadınların bindiği Sea-Ray marka yaklaşık 12 Metre büyüklüğündeki tekne yavaş hareketlerle limandan çıkış yaptı, liman çıkışında tam yol alarak Ataköy istikametine kaçmaya başladı …
TEKNESİ ALABOLARA OLDU
Heybeliada’da tekne kazasında Ali Küçükoğlu’nun ölümüne tanık olanlar anlattı
Öncelikle bu talihsiz olaya Ada Beach’ten şahit olduğumu belirtmek isterim. Olay saat 17:00 civarında Kınalı ada tarafından, Alman Koyuna giren bir surat teknesinin Ali Küçükoğlu’na ait olduğu söylenen (haberinizden öğrendiğim kadarıyla) demir atmış olan teknesine, tam yanından aşırı süratli bir şekilde vurmasıyla meydana gelmiştir. Sarsıntıyla birlikte büyük bir gürültü ve su fışkırması yaşanmış, vefat eden Ali Beyin teknesi aşırı bir şekilde sallanmıştır. (Neredeyse alabora olacak şekilde.)
Sonrasında tüm irili ufaklı teknelerin olay yerine gittiğine şahit oldum ve olaya uzak olmamdan dolayı bir süre olayla ilgilenemedim.
YARIM SAAT SONRA İSKELEYE GETİRİLDİ
Olaydan aşağı yukarı yarım saat sonra bir sivil tekne tarafından Ada Beach’in yanındaki iskeleye Ali Beyi getirdiklerini gördüm. Ali Beyi iskeleye getirdiklerinde yanında 25 yaşlarında bir bayan, 45 yaşlarında da ise bir beyefendi vardı. Vatandaşlarımız bilinçsizce yerde yatan Ali Beye yardım etmeye çalışıyorlardı. (Kalp masajı, suni teneffüs gibi..) Sonradan Ada Beach’te eğlenmeye gelen bir hemşirenin yardım etmeye çalıştığını gördüm.
Olaya sonradan polis dahil oldu, kalabalığı dağıtmaya ve ilk yardım yapmaya çalıştılar.
Ali Bey iskeleye çıktıktan 15-20 dakika sonra deniz ambulansı olaya dahil oldu. Sağlık ekipleri müdahaleye geç kalsalar da Ali Beyi hayata döndürmek için yeteri kadar fazla kalp masajı yaptıklarını ve serum taktıklarını söylemek isterim. Daha sonra 45 yaşlarındaki beyefendi arkadaşının olmaz olamaz diye feryadına tanıklık ettikten sonra ceset torbası getirilerek maktül Ali Beyi kara Ambulansı tarafından olay yerinden götürdüklerini söylemeliyim.
POLİSE VE SAVCIYA ANLATIRIM
Sonrasında Kıyı Emniyeti iskeleye gelip hiç yanaşmadan önce Ali Beyin yatmış olduğu iskeleyi videoya çektiler sonrasında da her iki tekneyi de alıp Heybeliada iskelesine götürdüklerini söylemeliyim. Benimde olayla ilgili aklıma takılan bazı şeyler var; maktül Ali Beyin, benim kazadan koptuğum o yarım saatlik dilimde neler yaşadığı, inanın onu hiç bilmiyorum. Bu konuda elinizde bir bilgi varsa beni de aydınlatmanızı rica ederim.
Duyarlı bir vatandaş olarak olayla ilgili gerek size gerekse resmi makamlara istediğiniz tüm yardımı seve seve yapmaya hazırım. Sonucunda bende tekne ile Alman Koyuna sürekli gelen bir müdavimim. Bu tür deniz magandalarının ortadan kalkması için elimden gelen herşeyi yapmaya hazırım.”

Haberhakki.Com

_______________________________________________________14

DenizHaber, 2.9.2011
(ntvmsnbc)

http://www.denizhaber.com/HABER/26827/4/ali-kucukoglu.html

Gaz Kolu Sıkışmış

ECEL YENİ TEKNESİNİ KUTLARKEN BULDU

 Ali Küçükoğlu
Kazadan hemen önce çekilen bu fotoğraf, Ali Küçükoğlu’nun cep telefonundan çıktı

Heybeliada’da meydana gelen akıl almaz kazada hayatını kaybeden Makine Mühendisi Ali Küçükoğlu, toprağa verildi.
Makine Mühendisi işadamı Ali Küçükoğlu 20 gün önce satınaldığı tekne için kutlama yapmak üzere eşi ve iki kızı ile aile dostları olan Saadet ve Abdurrahman Özbağrıaçık çifti ile denize açıldı. Bir süre gezinti yapan işadamı ve beraberindekiler tekneyi Heybeliada Çamlimanı açıklarında demirlediler. Burada yenilen yemeğin ardından kadınlar ve iki çocuk teknenin ön tarafında güneşlenirken Ali Küçükoğlu ile Abdurrahman Özbağrıaçık teknenin arka bölümünde oturdular. Bu sırada yanıda iki Ukraynalı kadınla birlikte gezintiye çıkan tekstilci İlker Yigit Hepkeskin (38)’in kullandığı tekne işadamının koyda demirli olan teknesine arkadan çarptı. Teknenin hızla üzerlerine geldiğini gören Abdurrahman Özbağrıaçık denize atlayıp kurtulurken Ali Küçükoğlu kazanın ardından kanlar içinde kaldı. Olay yerine gelen Sahil Güvenlik ekibi tarafından kıyıya çıkarılan Ali Küçükoğlu yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti.

Hayatını kaybeden işadamı için bu gün Marmara Üniversitesi İlahiyat Camii’nde cenaze namazı kılındı. Cenaze namazına İşadamının kaza sırasında yanında olan eşi Suna, kızları Pelin ve Ece, aile dostları Saadet-Abdurrahman Özbağrıaçık çifti ile çok sayıda yakını katıldı. İşadamının eşi ve kızları gözyaşları içinde tabuta sarıldılar. Kaza sırasında teknede bulunan Saadet Özbağrıaçık basın mensuplarına yaptığı açıklamada işadamının kalp krizinden öldüğü şeklindeki iddiaların gerçek olmadığın belirterek “Ben de teknenin arka bölümünde oturuyordum. Kazadan kısa süre önce teknenin ön tarafına geçtim ve bir anda arkadan bir karartı gördük. Herşey bir anda oldu. Tekne süratle bizim tekneye arkadan çarptı. Eşim son anda denize atlayarak kurtuldu. Kazanın ardından Ali Küçükoğlu’nu karaya çıkarttılar ancak yapılan müdahaleye rağmen hayatını kaybetti. Kalp krizinden ölmüş olabileceği iddialarına inanmıyorum. Çarpmanın şiddetiyle sırtında iki çizgi ve morluk vardı” diye konuştu.
Kazada hayatını kaybeden işadamı Ali Küçükoğlu’nun kendi cep telefonuyla çekilen fotoğraflarda Küçükoğlu ve eşinin teknesinde ağırladığı aile dostlarıyla birlikte çekilen görüntüler ortaya çıktı. İşadamı Ali Küçükoğlu’nun cenazesi öğle vakti kılınan cenaze namazının ardından Ulus Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Teknenin “Gaz kolu sıkışmış”
Öte yandan kazaya neden olan diğer tekneyi kullanan tekstilci İlker Yiğit Hepkeskin (38) polisteki işlemlerinin ardından çıkarıldığı adliyede tutuklanarak Maltepe Cezaevine konuldu. Hepkeskin’in savcılıktaki ifadesinde “Teknenin gaz kolu sıkıştı. Teknedeki kadınlar panik yaptı onları sakinleştirmeye çalışırken tekneye çarptık” dediği öğrenildi.

NTVMSNBC

_______________________________________________________15
Hürriyet, 9.9.2011
Turaç Top
Teknede ölüm böyle geldi
Heybeliada’da Ali Küçükoğlu’nun bir başka teknenin biçmesiyle yeni aldığı teknesinde can verdiği kaza anının nefes kesen görüntüleri ortaya çıktı.
Tatil için geldiği İstanbul’da dehşet anlarını tesadüfen görüntüleyen İzmirli Deniz Güngör’ün fotoğraflarında, ‘katil’ teknenin yol açtığı dehşet kare kare görülüyor…
İSTANBUL Heybeliada’da, işadamı Ali Küçükoğlu’nun, ailesi ve dostlarıyla bulunduğu teknesine hızla arkadan gelen sürat teknesinin çarpması sonucu ölümüyle sonuçlanan kazanın fotoğrafları ortaya çıktı. 3 Eylül’de, makine mühendisi işadamı 54 yaşındaki Küçükoğlu, 3 hafta önce satın aldığı, ‘Mistral Wilmington’ adlı tekneyi kutlamak üzere eşi, 2 kızı ve aile dostları Saadet ve eşi Abdurrahman Özbağrıaçık çifti ile Marmara Denizi’ne açıldı. Bir süre gezen tekne, Heybeliada Çamlimanı açıklarında demirledi. Küçükoğlu ile Özbağrıaçık, teknenin havuzluğuna oturup sohbete başladı. Bu sırada, iki yabancı uyruklu kadınla gezintiye çıkan tekstilci 38 yaşındaki İlker Yiğit Hepkeskin’in kullandığı sürat teknesi, demirli tekneye arkadan büyük bir hızla çarptı. Özbağrıaçık denize atlayıp kurtulurken, Küçükoğlu ağır yaralandı. Kıyıya çıkartılan Küçükoğlu can verdi, Hepkeskin tutuklandı.
KAZA SONRASI OLAY YERİNDE GÖRÜNTÜLER / FOTO GALERİ
DENİZDE DEHŞETİN GÖRÜNTÜLERİ ORTAYA ÇIKTI / WEB TV
‘Keşke yaşanmasaydı’
Cinayet gibi kazayı, İzmir’den eşiyle İstanbul’a tatile gelen ve o sırada kıyıdaki bir kafeteryada oturan Deniz Güngör’ün fotoğrafladığı ortaya çıktı. Denizdeki dehşeti gözler önüne seren fotoğraflarda, diğer teknenin hız kesmeden Küçükoğlu’nun teknesine çarpma anı, hemen yardıma koşan diğer tekneler kare kare yer aldı. Kazanın şokunu hâlâ yaşayan Güngör, “Koyu seyrediyorduk. Sürat teknesi arkadan gelip hızla çarptı. Bir anda can pazarı yaşanmaya başladı. Fotoğrafları çektim ama keşke böyle üzücü bir kaza yaşanmasaydı” dedi.

_______________________________________________________16

PirsusHaber, 3.9.2011

http://www.pirsushaber.com/yabancilari-sabah-ezani-sasirtiyor-112471n.html

Yabancıları Sabah Ezanı Şaşırtıyor

Fransa’da yeni açılan bir kültür merkezinde sanatseverlerle buluşacak ‘İstanbul’un Sesleri’ne imza atan Serra Yılmaz; Türkiye’ye gelen yabancıları en çok… .
Şu sıralar Venedik Film Festivali’nde jüri üyesi olan usta Oyun cu Serra Yılmaz; boş oturmayı hiç sevmiyor. İtalya ve Türkiye arasında mekik dokuyan Yılmaz; son olarak ‘ İstanbul ‘un Sesleri’ adında önemli bir projeye imza attı. Başarılı sanatçı ile 14-18 Eylül arasında Fransa ‘da Gaîté Lyrique adlı kültür merkezinde sanatseverlerle buluşacak projesinin detaylarını konuştuk.
‘ İstanbul ‘un Sesleri’ projesi nasıl doğdu?
Fransa ‘da Gaîté Lyrique adında bir kültür merkezi açıldı. Bir dostum aracılığıyla bu kültür merkezinin müdürünü ve programcılarından birini İstanbul ‘daki evimde ağırladım. Bana, birkaç haftalarını dünyanın çeşitli şehirlerine ayırmak istediklerini söylediler. İlk haftayı Berlin’e ayıracaklarını, sonrasında da İstanbul ‘u düşündüklerini anlattılar. Bana “Sen de bize bir şey yap” dediler. Ben de “Ben size İstanbul ‘u görüntüyle değil, sesleriyle anlatayım” dedim.
BENİM İŞİM SES!
” İstanbul ‘la ilgili bir şey yapar mısınız?” denince neden şehrin seslerini derlemeyi tercih ettiniz?
Aslında benim çok hoşuma giden bir şey bu. Ses, benim işim… Bir ses duyduğumuzda, o sesin bizde uyandırdığı görüntü, beni hep cezbetmiştir. Ben mesela çakıl taşları üzerinde yürürüm, denizin dalgası o taşlara vurur ya; bunu telefonuma kaydedip sevgilime yollarım.
Sizce her şehrin farklı bir sesi var mı?
Var tabii… Mesela Paris’te vapur sesi duymuyorsunuz. Vapur seslerini ele alırsak, Venedik’le İstanbul ‘un sesleri birbirine benzer diyebiliriz. Ama sular yükseldiğinde çalan sis düdüğünü sadece Venedik’te duyarsınız. Yani her şehrin kendine göre bir dili, sesi ve ritmi var.
Bu proje için çalışırken ilk kez keşfettiğiniz sesler oldu mu?
Kayıt yapınca, normal kulakla duyamadığınız bir sürü sesi de duyabiliyorsunuz. Mesela Sirkeci İstasyonu’nun sesi o kadar tuhaf ki… Sirkeci İstasyonu’nun sesini, Büyükada’daki Aya Yorgi Manastırı’nda çalan Ortodoks müzikleriyle karıştırıp kullandığınızda; hayal bile edemeyeceğimiz, büyüleyici bir şey çıkıyor ortaya.
BOLCA ÇOCUK SESİ VAR
İstanbul ‘da öne çıkan sesler neler sizce?
Bu, İstanbul ‘un neresinde yaşadığınıza bağlı. Benim yaşadığım ortamda; vapur, martılar ve denizin sesi duyuluyor. Çocukların sesinin de bolca duyulduğu bir şehir İstanbul…
Bir de hiç farkında olmadığımız sesler var, değil mi?
Tabii ki. Ben bu eve taşındığım ilk gece yalnızdım. Yattım yatağa, gece boyunca sürekli uyandım. Çünkü evin kendine özgü seslerine henüz vakıf değildim. Beynimiz bir süre sonra belirli sesleri kaydediyor ve sonra onları duymuyorsunuz. Mesela yabancılar Türkiye ‘ye gelince, sabah 04. 00 ezanıyla neye uğradıklarını şaşırıyorlar. Oysa biz uyumaya devam ediyoruz, çünkü o ses bizde kayıtlı.

YÖNETMENLER BENİMLE ÇALIŞMAZ OLDU

Yeni bir sinema filmi var mı gündemde?

Yakında çıkacak olan; Ümit Ünal ‘ın çektiği ‘Nar’ var. Bir de yurt dışında henüz kesinleşmemiş bir iş var.

Ferzan Özpetek ‘le bir projeniz var mı?

Yok şu anda.

Ferzan Özpetek deyince akla direkt Serra Yılmaz geliyor ya; ondan sordum…

Biraz onu kırmaya çalışıyoruz.

Niye, güzel bir şey değil mi bu?

Çok kısıtlayıcı ama. Başka yönetmenler sizinle çalışmaz oluyor.

BÜTÜN KIŞ İADE-İ ZİYARET YAPACAĞIM

NTV’de ‘Serra’nın Dostları’ adıyla bir program yaptınız. Program için dostlarınızı evinizde ağırladınız. Misafir ağırlamayı seviyorsunuz galiba…

Bayılırım! Sürekli insan davet ederim, onlara yemek hazırlamaktan hiç gocunmam.

O zaman sıra, program için ağırladığınız arkadaşlarınızda…

Evet, kışın da onlar beni ağırlayacaklar, bütün kış iade-i ziyaretle idare edeceğim!

YOĞUNLUĞUN GETİRDİĞİ ENERJİYİ SEVİYORUM

Siz değişik şeyler yapmayı seviyorsunuz, öyle değil mi?

Bayılıyorum!

İnsan bu sayede kendinde mi yeni şeyler keşfediyor, yoksa dünyada mı?

Bana yepyeni bir ufuk açtı en azından. Başka alanlarda çalışan sanatçılarla işbirliği yapmak da her zaman yeni bir ufuk demektir.

Bir oradasınız, bir burada… Venedik Film Festivali’nde jüri üyeliği yapıyorsunuz, sonra bu proje için Fransa ‘ya geçeceksiniz. Bu yoğunluk sizi yormuyor mu?

Hem yoruyor, hem enerji veriyor. O yoğunluğun getirdiği enerjiyi çok seviyorum.

“Biraz dinleneyim” demiyor musunuz?

Biraz oturup sonra yine hareketlenmek istiyorum.

ÇOCUKLARA MASAL ANLATACAĞIM!

‘ İstanbul ‘un Sesleri’ projesi için nerelerde kayıt yaptınız?

Benim evimde olup biten her şeyin kaydını yaptık bir kere. Sonra Beyoğlu’na, Büyükada’ya, Sirkeci Tren İstasyonu’na, Bostancı’ya, Haydarpaşa’ya, Kızkulesi’ne ve Boğaz’a gittik.

DEDE KORKUT MASALLARI

Bu proje ne zaman sanatseverlerle buluşacak?

14 Eylül-18 Eylül tarihleri arasında ‘Kolaj İstanbul ‘ etkinliği kapsamında sergilenecek. Etkinlik kapsamında ayrıca iki seans da çocuklara masal anlatacağım.

Hangi masalları anlatacaksınız?

Henüz seçmedim ama herhalde Dede Korkut Masalları’ndan anlatırım.

SABAH

Kaynak: haberler.com

_______________________________________________________17

Sabah, 4.9.2011
(AA)

http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2011/09/04/istanbulun-en-yasanilabilir-ilceleri#

İstanbul’un en yaşanılabilir ilçeleri

İstanbul’da 39 ilçeye ait 54 farklı değişken kullanılarak, ”İstanbul Yaşam Kalitesi Endeksi” elde edildi. Sonuçlara göre yaşam kalitesi en düşük ve en yüksek ilçeler ise şöyle…
[…]
Yaşam kalitesi endeksinde dikkate alınan 7 alt endeksten demografik yapı endeksinde Adalar, Arnavutköy ve Ataşehir ilk 3 sırada yer alırken, Zeytinburnu, Üsküdar ve Ümraniye son sırada yer aldı.
[…]
Ulaşım ve Erişilebilirlik endeksinde Beyoğlu, Bakırköy ve Şişli ilk sırada, Sultanbeyli, Bağcılar ve Bayrampaşa son 3 sırada, çevresel durum endeksinde Şile, Adalar ve Sarıyer ilk 3 sırada, Esenyurt, Güngören ve Esenler son sırada, sosyal yaşam endeksinde ise Beyoğlu, Kadıköy ve Beşiktaş ilk 3 sırada yer alırken, Çekmeköy, Sultanbeyli ve Gaziosmanpaşa sonlarda kaldı.
[…]
YAŞANMAK İSTENİLEN 3 İLÇE
Araştırmaya katılan bireylere İstanbul’da hangi ilçede yaşamak istedikleri sorulduğunda ise Adalar, Beşiktaş ve Kadıköy ilk üç sırayı paylaşırken, Esenyurt, Sultangazi ve Gaziosmanpaşa ise son 3 sırada yer aldı. […]

_______________________________________________________18

BiaNet, 5.9.2011
İstanbulluların Gözü Adalar’da

İstanbul’un “yaşam kalitesi” araştırıldı. Standartları en yüksek olan ilçeler Kadıköy, Beşiktaş ve Beyoğlu; en zor koşullarda yaşayanlar Esenler, Gaziosmanpaşa ve Sultanbeyli olarak belirlendi. En çok yaşamak istenilen yer ise Adalar.
[…]
Çoğunluk Adalar’da yaşamak istiyor
Katılımcılara, İstanbul’da hangi ilçede yaşamak istedikleri sorulduğunda en çok “Adalar” cevabı alındı. Adalar’ı, Beşiktaş ve Kadıköy izliyor. Esenyurt, Sultangazi ve Gaziosmanpaşa ise son üç sırada.
Endeks sonuçlarına göre “ekonomik yapı” yaşam kalitesini etkileyen en önemli unsur. İlçede yaşayanların eğitim düzeyi, ilçedeki eğitim imkanlarının çeşitliliği ve kalitesi de yaşam kalitesini etkileyen diğer önemli faktörler.
Araştırma sonucuna göre, yaşam kalitesinin düzeyi azaldıkça sağlık sorunlarının artıyor ve sağlıkla ilgili alınan hizmet düzeyinin azalıyor.
Demografik yapı endeksinde Adalar, Arnavutköy ve Ataşehir ilk üç sırada yer alıyor. Zeytinburnu, Üsküdar ve Ümraniye ise son sırada.
Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu ve Şişli, beşeri sermaye, ekonomik gelişmişlik, ulaşım ve erişilebilirlik ile sosyal yaşam endekslerinde ilk sıralarda yer alıyor. Ama buralar, demografik yapı, sağlıklı yaşam ve çevresel durum endeksi bakımından dezavantajlı durumda. Bunun nedeni ise Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu ve Şişli’nin şehrin iş ve sosyal hayatının merkezleri olması.
Araştırmaya göre İstanbul’un en önemli üç sorunu: Trafik, nüfus yoğunluğu ve asayiş. […]
_______________________________________________________19

GerçekGündem, 4.9.2011

http://www.gercekgundem.com/?p=399168

Fazıl Say kime pet şişe attı?

“Tuhaf siyasi eleştirilere başladılar, (2. Cumhuriyetçiler) ‘Gidin’ dedik ama…”

Sina Koloğlu / Milliyet

Fazıl Say Facebook’ta, başından geçen bir olayı yazmış: “Burgazada’da dostlarla içip dertleşirken, bir NTV programcısıyla Alman eşi (Alman Yeşiller Partisi’nden) gece vakti masamıza gelip sormadan oturdu. Tuhaf siyasi eleştirilere başladılar, (2. Cumhuriyetçiler) ‘Gidin’ dedik gitmediler, babama, bana zart zurt ettiler, kovduk. Gecemizi çirkinleştirdiler. Sinirlendik; o derecede ki; pet şişesi fırlattığım ilk kez oluyor. Olayla ilgili, herkesten bir de özür diledim. Ama onlarla hesaplaşacağım.”
Daha sonraki bölümlerden anlaşıldığına göre Fazıl Say, durumu Ferit Şahenk’e kadar götürmüş. Bahsettiği NTV programcısı büyük olasılıkla ‘Yeşil Kürsü’ programını yapan Nedim Hazar. Tanırım Nedim Hazar’ı, öyle bağırış çağırış biri de değildir. İşini iyi yapan, çalışkan biridir. Bir belgeselinde yer verdiği ‘Bulutsuzluk Özlemi’ nin çekimleri vesilesiyle tanıştım. Gerçekten şaşırdım.

_______________________________________________________20

GerçekGündem, 4.9.2011

http://www.gercekgundem.com/?p=399237

Fazıl Say’a şok suçlamalar

“Hayatımda ilk defa biri bana s.ktir, defol yanımdan, başka bir yerde oturun dedi.”
Belgeselci Nedim Hazar’ın eşi Heinrich Böll Stiftung Dernegi Türkiye temslcisi Dr. Ulrike Dufner, Medyatava’ya şu açıklamayı gönderdi. Aynen yayınlıyoruz…
“Sayin Fazil Say, gazetelerde okuduguma göre„ Burgazada’da kullandiginiz siddet dolayi insanlardan özür dilemissiniz“. Ama, kusura bakmayin, en cok bana karsi siddet kullandiginizi da belirtmek istiyorum. Ve, benden özür dilemediniz. Ikincisi, hayatimda ilk defa yan masasinda oturan biri bana „s.ktir, defol yanimdan, baska bir yerde oturun“ dedi. Ki, nedeni bugüne dek anlamamisim. Alman Yesiller Partisine yakin Heinrich Böll Stiftung Derneginin Türkiye temsilcisi oldugum icin mi? Soner Yalcin, Balbay gibi bahsettiginiz dostlarinizin hapse atilmasi ile ilgili beni mi sucluyorsunuz? Heinrich Böll Stiftung Türkiye Temsilciliginin görüslerine katilmadiginiz icin mi „siktir, defol“ dediniz? Motorla yola cikmak üzereyken pesimden kosup beni bu yüzden mi siddetle saldirmak istediniz? Arkadaslariniz beni korumamis olsaydi, beni hastanelik mi edecektiniz? Sayin Fazil Say, sizinle siyaset tartismadik, vakit yoktu cünkü, ben ve esim motoru beklerken bes dakikalik bir mola yapmak istedik ve huzurumuzu bu siddetli saldiri ve kaba bagirmalarla siz bozdunuz. Ne ile hesaplasmak istiyorsunuz ki? Siddeti siz kullandiniz. Sokak köpeklerin türkcesini siz kullandiniz ki… bence kendinizle hesaplasirsaniz, en dogrusu budur.
Dr. Ulrike Dufner Heinrich Böll Stiftung Dernegi Türkiye Temsilcisi 4.9.2011 “
NEDİM HAZAR: FAZIL SAY ARKAMDAN YALNIZCA PET ŞİŞE DEĞİL, BARDAK DA ATTI
Bugün Milliyet TV eleştimeni Sina Koloğlu’nun da köşesine taşıdığı “Fazıl Say, belgeselci Nedim Hazar’a neden pet şişe fırlattı?” haberiyle ilgili Hazar, Medyatava’ya konuştu.
Önce sanal aleme konu olan “Fazıl Say, NTV’de program yapan Nedin Hazar’a pet şişe fırlattı” haberiyle ilgili olarak Nedim Hazar ilk kez Medyatava’ya konuştu ve şunları söyledi:
“Burgazada’da yaşıyorum. Eşim Alman Yeşiller Partisi’nden. O gece Ayvalık’a gidecektik ve motoru beklerken adada sık sık oturduğumuz restorana uğradık. Orada masalar uzundur. Fazıl Say’ın da oturduğu masanın ucuna iliştik.
Say’la 2004 yılında Merca Dede’nin belgeselini çekerken tanışmıştık. Eşim de tanıyor. Yeşiller’den konu açıldı ve “Cem Özdemir arkadaşımdır; sizin yüzünüzden Avrupa’da azar işitiyorum. Arkadaşlarım Mustafa Balbay, Soner Yalçın sizin yüzünüzden içeride” diye eşime bağırmaya başladı. Ben de “baban senden daha iyi politika yapıyor” dedim. Çok sarhoştu, ayağa kalktı ve üstümüze yürüdü.
Restoran sahibi araya girdi, ada sakini olarak olayı büyütmemek için uzaklaşırken arkamızdan pet şişe ve hatta bardak fırlattı. Her şey 5 dakikada oldu, bitti” dedi.

_______________________________________________________21

HaberTürk, 6.9.2011
Ümran Avcı – AHT

http://magazin.haberturk.com/herkes-bunu-konusuyor/haber/666610-alman-yenge-vuracakti-say-kimseye-vurmadim

Alman yenge: Vuracaktı, Say: Kimseye vurmadım

Burgazada’daki Antigoni Restoran’da 30 Ağustos akşamı piyanist Fazıl Say ile belgeselci Nedim Hazar ve eşi Dr. Ulrike Dufner arasında yaşanan kavga, yapılan karşılıklı açıklamalarla büyüyor-AHT
Alman yenge: Vuracaktı, Say: Kimseye vurmadım
İnternet üzerinden bir açıklama yapan Say, “Alman kadın kendisine vurmaya çalıştığımı söylüyor bu yalan. Ayrıca benden bir özür bekliyor ama ondan özür dilemem” dedi. Hazar’ın eşi Ulrike Dufner ise; “Araya girmeselerdi bana vuracaktı. Eşimin gömleğine içki döktü. Özür dilemeyeceğini söylemiş. Say, sanatçı olarak farklı bir rol benimsemeli” diye konuştu.
FAZIL SAY: ‘Almanya’da olsa bir dünya sanatçısına yapabilir mi?’
“(…) Restoranda, sadece ikimasada müşteri kalmıştı. Bu çift, gelip tam yanıma oturdu. (…) NTV programcısı tatsız bir dille, beni, görüşlerimi, babamı eleştirmeye başladı. Çok sinirlendimve adama ‘S…r git’ dedim. Bu Alman kadın, Yeşiller Partisi üyesi, Almanya’da olsa, herhangi bir dünya sanatçısının yanına oturup sırf onu kızdıracak seyler diyebilirmi sizce? (…) Ona vurmaya çalıştığımı iddia ediyor. Vurmadımçünkü ertesi gün bu ellerde konser verecek olan yine benim. Özür dilemeyecegim çünkü bu olayda suçlu onlardır.”
NEDİM HAZAR: ‘Pet şişe ve bardak fırlattı’
“Fazıl Say’ın da oturduğu masanın ucuna iliştik. Say’la 2004’te Mercan Dede’nin belgeselini çekerken tanışmıştık. Eşim de tanıyor. Yeşiller’den konu açıldı ve ‘Cem Özdemir arkadaşımdır. Sizin yüzünüzden Avrupa’da azar işitiyorum. Arkadaşlarım Mustafa Balbay, Soner Yalçın sizin yüzünüzden içeride’ diye eşime bağırmaya başladı. Ben de ‘Baban senden daha iyi politika yapıyor’ dedim. Çok sarhoştu. Pet şişe hatta bardak fırlattı.”
ULRIKE DUFNER: ‘Say kendiyle hesaplaşsın’
“Eşim, Fazıl Say’a, ‘Babanın siyasi görüşünü daha iyi buluyorum’ dedi. Ondan sonra Fazıl Bey patladı. Oradan ayrılırken Fazıl Say arkamdan geldi. ‘Siz de benim gibi ölüm tehdidi alıyor musunuz?’ diye sordu. Elini kaldırıp vurmak istedi. O sırada 3-4 kişi beni korudu. Onlar olmasaydı kesinlikle vuracaktı. Çok öfkeli bir tip. Arkamızdan pet şişe fırlattı ama bana isabet etmeden denize düştü. Fazıl Say özür dilemem için bir neden yok demiş. Kendiyle hesaplaşmalı. Bu kadar önemli bir müzisyen olarak başka türlü bir rol üstlenmeli.”
ERCAN DOĞAN: ‘Büyütülecek bir şey olmadı’
Antigoni restoranın sahibi: “Çok fazla büyütülecek bir şey yoktu. Bu konu hakkında da konuşmak istemiyorum ama Fazıl Say pet şişeyi Nedim Hazar ve eşini hedef alarak fırlatmadı. Sinirle onlar ayrıldıktan sonra yere attı.”

_______________________________________________________22

Milliyet-Alışveriş, 6.9.2011
Gurme

http://alisveris.milliyet.com.tr/buyukada-da-kesfedilmeyi-bekleyen-lezzet-duraginiz-sofrada/gurme/AlisverisHaberDetay/06.09.2011/1435182/default.htm

Büyükada’da Keşfedilmeyi Bekleyen Lezzet Durağınız: SofrADA

Ramazan Bayramı’nda tatile gidemeyenler, Büyükada’nın ev yemeği ustası SofrADA Restoran’ın sağlıklı ve kaliteli yemekleriyle bayramın tadını çıkaracak.
İstanbul’a yakınlığı ve sakinliğiyle hafta sonu tatillerinin uğrak mekanı Büyükada’nın ev yemeği klasiği SofrADA Restoran, bayram tatilini İstanbul’da geçirirken şehrin gürültüsünden uzaklaşmak isteyenler için çok özel sürprizler hazırladı. Geleneksel Türk mutfağının lezzetli ve sağlıklı yemeklerini, adanın tarihi ve doğal dokusunu yansıtan zarif bir sunumla birleştiren SofrADA; özellikle hesaplı ve kaliteli yemekleriyle müşterilerini bu bayram da memnun edecek.
Zeytinyağlı mezeleri, ızgara çeşitleri ve geleneksel Türk yemekleriyle Büyükada’nın vazgeçilmez mekanlarından biri olan SofrADA; iskeleye 5 dakika mesafede, otantik bir sokak arasındaki mekanında ada ziyaretçilerini ağırlıyor. Bahçesinden topladığı incirlerden yaptığı reçelleri ve ev yapımı turşularıyla ada müdavimlerinin gönlünde taht kuran Nermin Çeliktemel’in işlettiği SofrADA; enginar, taze fasulye, soğuk patlıcan mezeleri, karnıyarık, mücver gibi birbirinden lezzetli ev yemekleriyle bayramda da lezzet tutkunu İstanbulluları ağırlamayı bekliyor.

_______________________________________________________23

From: HALUK DİRESKENELİ
Subject: Bir Heybeli hikayesi
Date: September 7, 2011 3:03:15 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Bir Heybeli hikâyesi…

Onlar iki küçük kız çocuğu idiler. Zaman 2. Dünya savaşı az öncesi. İstanbul Caddebostan deniz kıyısında Osmanlı zenginlerinden birinin yaptırdığı, sonra bırakıp gittiği, sonra Maarif’in sahiplendiği yazlık köşklerden birinde yaz tatili yapıyorlardı. Büyük köşk savaş sonrası terkedilmiş, mülkiyet o dönem Maarif Bakanlığı’na geçmiş, Bakanlık burayı çalışkan ilkokul 4-5. sınıf öğrencilerine yaz tatillerini o darlık döneminde güzel geçirebilmeleri için, dönem boyu çalışmalarının bir mükafatı olarak, onlar için yaz kampı şeklinde düzenlemişti.
Hadiye, o yıl İstanbul Kıztaşı semti ilkokulu 4. sınıfını birincilikle geçmiş ve okulu adına bu kampa katılmaya hak kazanmıştı. Annesi Fatma Müzeyyen hanım, Balkan savaşları sırasında Bosna’daki tüm serveti, evleri, toprakları bir gecede terkedip ailesiyle yollara düşmüş, tüm yakınlarını yolda kaybetmiş, o zor ve korkunç yürüyüşü bitirdiğinde İstanbul’a sadece teyzesiyle ulaşabilmişti.
İstanbul’da yakınlarının yanına sığındılar. Fatma Müzeyyen, Fatih mahkemesi zabıt kâtiplerinden Abdülkadir Bey’le evlendi. Bu evlilik, Abdulkadir bey için, doğum sonrası kaybettiği ilk eşinden çok sonraki, ikinci evliliği idi. Hadiye, Anadolu savaşları sonrası doğdu. Ancak babasını 5 yaşındayken kalp krizinden kaybetti. Fatma Müzeyyen hanım, eşinden kalan küçük evde, yıllar boyu Fatih Kıztaşı mahallesinin vazgeçilmez ev terzisi olarak çalıştı. Tek kızı Hadiye de Kıztaşı ilkokulunun en çalışkan öğrencisi oldu.
Diğer kız çocuğu İstanbul’un en zengin semti Nişantaşı’ndan gelmişti. Babası Selanikli Abdürrahman Bey’in Yeşildirek’te iççamaşırı fabrikası ve üretim satış pazarlama ağı vardı. Gönül, dört kardeşin en küçüğü idi. Büyük abla evlenmiş evden ayrılmış, büyük ağabey İbrahim babasına işlerinde yardım ediyordu. Küçük abla Ayşe ortaokulda idi. Annelerinin romatizma sıkıntıları sebebiyle o yıl Romanya’daki kaplıcalara gideceklerdi. Gönül’ü bu yaz kampına paralı olarak göndermişlerdi. İnce, narin yapılı, kibar tavırlı bu küçük kız, Nişantaş’ında özel bir ilkokulda okuyordu.
İki küçük kız birbirlerine çok çabuk ısındılar, alıştılar, kardeş gibi oldular. O tatil her ikisi için de çok güzel geçti. Sabahları o günün iyi-güzel geçmesi için, ilk iş alışkanlık halinde birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Denize girdiler, şarkılar söylediler, oyunlar oynadılar, denizde yükselen mehtabı seyrettiler, yabancı ülkelere seyahatleri ve geleceği düşlediler.
Yaz bitti, tatil bitti, adresler alındı, her hafta birbirlerine metup yazmaya söz verdiler, herkes evine döndü. O zamanlar mektuptan başka haberleşme aracı nerdeyse yoktu. Her hafta birbirlerine mektup yazdılar.
Bir pazar günü sabahı, Gönül, Harbiye son duraktan Aksaray tramvayına bindi, hattın öbür ucunda Aksaray’da indi. Fatih Kıztaşı’nda Hadiye ile annesi Fatma Müzeyyen hanımın evine misafir oldu. Onların mütevazi öğle yemeğini paylaştı. İki kız boş arsalarda gün boyu oynadılar, Zeytinburnu deniz kıyısında yürüdüler, deniz kabukları topladılar. Mahalle sinemasına gittiler. Gönül, film başlarken gong yerine zil çalmasına hayret etti.
Bir sonraki ay bir pazar günü bu defa Hadiye, Aksaray’dan tramvaya bindi, hattın diğer ucunda Harbiye’de indi. Valikonağı caddesinde, Valikonağı’ndan bir sonraki büyük apartmanın 2. katına çıktı. İçerde ahçısı, oda hizmetçileri, şöförü olan dört çocuklu zengin bir aile yaşıyordu.
Hadiye’yi büyük yemek odasında öğle yemeğine aldılar. İnanılmaz zengin bir yemek servisi, servisi yapan oda hizmetçileri vardı. Hadiye, yaz kampında öğrendiği düzgün yemek eğitimi sayesinde ilk imtihandan geçti. Kendisiyle ilgili sorulara akıllı, düzgün, kısa cevaplar verdi. Aile, küçük kızları Gönül’le, şehrin öbür yakasından gelen fakir ama derslerinde çalışkan, Hadiye’nin arkadaşlığından çok memnun oldu ve arkadaşlıklarının devam etmesi için yüreklendirdiler. Öğleden sonra kızlar yürüyerek İstiklâl caddesinde sinemaya gittiler. Bu defa film başında zil yerine gong çaldı. Filmden sonra vitrinlere bakarak eve döndüler. Akşamüstü Hadiye yine aynı tramvayla Harbiye’den Fatih’e döndü.
Bu aylık karşılıklı ziyaretler ortaokul sonuna kadar 4 yıl sürdü. Ancak Gönül’den gelen haftalık mektuplar bir gün kesildi. Merak eden Hadiye haftasonu yine tramvayla Harbiye’ye gitti. Kapıyı açan küçük abla Ayşe’ye meraklı gözlerle Gönül’ü sordu. Ayşe “Gönül’ü geçen hafta kaybettik,” dedi.
Hadiye dondu kaldı, içeri girmedi, sonra apartman merdivenlerinden koşarak indi, tramvayda eve kadar ağladı, günlerce arkadaşı için ağladı. Onun ruhuna yıllarca dualar etti.
Yazbaşı bir haftasonu aile Heybeli adasındaki yazlık evlerini yaz mevsimi için temizletmeye giderler. Yardımcılarıyla temizlik bakım onarım başlar. Hava çok güzeldir. Gönül yüzmeyi çok sevdiği için su soğuk olmasına rağmen denize girer. Ancak yandaki göğüs hastalıkları sanatoryumu, o sırada kışlık atıklarını denize bırakmaktadır. Gönül mikrop kapar, acil hastaneye kaldırılır ancak dönemin tedavi imkânları yeterli olamaz. Elden birşey gelmez, kurtaramazlar.
Ayşe Hadiye, çocukluk arkadaşı Gönül Özdoğan’ı hiçbir zaman unutmadı. Aksam dualarında onu hep andı.
Daha sonra Çapa Öğretmen okuluna, Ankara Gazi Terbiye Öğretmen okuluna devam etti, Türkçe Edebiyat öğretmeni oldu. Evlendi, çocuk sahibi oldu. Yıllar boyu öğrenciler yetiştirdi.
Yıllar geçti, Hadiye bir yaz gecesi yine Caddebostan deniz kıyısındaydı. Bir bankta oturuyordu. Arkasında yıllar öncesinde yaz tatili geçirdiği büyük köşk vardı. Dolunay yıllar öncesinde olduğu gibi Dragos ile Adalar arasından denizde yükseldi ve Hadiye bu hikâyeyi büyük oğluna anlattı.

Caddebostan, 2005.


Haluk Direskeneli, Ankara based Energy Analyst
ODTU ME’1973, MMO Ankara 6606
Cell 0533 3531530
http://www.turkishweekly.net

_______________________________________________________24

Milliyet, 7.9.2011
Gökhan Karakaş

http://gundem.milliyet.com.tr/-5-dansi-olan-lufere-saygi-duymak-lazim-/gundem/gundemdetay/07.09.2011/1435363/default.htm?ref=OtherNews

‘5 dansı olan lüfere saygı duymak lazım!’

Lüferin sürüler halinde dolaşması için denizin 17-18 dereceye kadar soğuması gerekiyor. Eylül ayı deniz sıcaklığı ise ortalama 22-23 derece. Balıkçılar, lüferin ağlara takılması için ekimin ortasını bekliyor
‘5 dansı olan lüfere saygı duymak lazım!’
Kartal Balıkçı Barınağı’ndan ayrıldığımızda Serdar Reis adlı teknemizin pruvası, Büyükada’nın düzenle sıralanan evlerindeki huzur veren ışıkları işaret ediyordu. Ardımızda kalan büyük kentten uzaklaşırken tecrübeli balıkçı Ziya Yılmaz, izleyeceğimiz rotayı şöyle tarif ediyordu:
“Sedef Adası’nı iskelede (sol tarafta) gördükten sonra, Büyükada sancakta (sağ tarafta) belirecek. Miyandros’a kadar seyrettikten sonra Büyükada’nın Kurşunburnu açıklarında koyvereceğiz (ağları denize salacağız).”
Hemen ekliyor usta balıkçı: “Eskiden limandan çıktıktan sadece 17 dakika sonra salardık ağları, şimdi balık bulmak için 1 saat 20 dakika sonra Yalova’yı selamlamak zorunda kalıyoruz.”
‘Şimdi istavrit zamanı’
Ağların göz aralıkları 15-16 milimetre, her balık avı için ayrı ağ kullanılıyor. 9 metrelik teknedeki 3 balıkçı da, lüfer için bu sezon uygulanan 20 santim yasağının yerinde olduğunda birleşiyor. Reis Hulusi Denizden, “Kendi geleceğimizi tüketmemek için bizim ekmek teknemiz 25 santimden küçük lüfer avlamaz. Lüfer için en uygun ağ gözü 30-32 milimetre olan vole ağıdır. 20 santimden küçük lüfer bu gözden kolaylıkla kaçar, büyümek için zaman kazanır. Lüfere çıktığımızda bizde voleyi koyvereceğiz, ama şimdi sular sıcak, istavrit zamanı” diyor. Kurşunburnu’na geliyoruz. Reis Hulusi Denizden, doğa ananın kötü bir şaka yapmasını engellemek için elektronik balık bulucudan sürünün işaretini alır almaz sesleniyor: “Koyveeeeer!”
Ziya Yılmaz ve genç tayfa Cem Erdoğan, 120 kulaçlık (160 metre) ağı denize salıyor. Yalova’yı selamlayıp attığımız 20 dakikalık turun ardından ağın bağlı olduğu şamandıralar el fenerlerine göz kırpıyor. Reis Hulusi Denizden, yarım yol (yavaş gitme) verdiği teknenin dümeninde otururken, 2 balıkçı ilk istavritleri alıyor güverteye. Çapa atan teknenin dümeninden ayrılan reisimizin gelmesiyle işin asıl zahmetli kısmı, balıkçıyı balıkçı yapan bölümü geliyor. 30-40 kilo balık bulunan 160 metrelik ağ, 3 çift nasırlı el tarafından ayıklanacak ve içindeki balıklar ayrılacak.
20 santim lüfer için…
Teknenin kıdemlisi Ziya Yılmaz, “Tüm orta ve küçük ölçekli balıkçı lüferin avlanma boyutundan memnun. Bitip tükenmesini istemediğimiz denizimiz için yasak 24 santim olsa da uyarız. Gırgır ve trolcü rahatsız bu durumdan çünkü bir seferde 2 ton ürün çıkartıyor denizden. Küçük balığı radarda tespit etmek, ağdan ayırmak canlıyken denize atmak gerçekten zor ama mutlaka uyulması gerek” diyor. Denizden ise, “20 santim lüfer için 30-32 milimetrelik gözlü ağ atarsan ne çinekop ne de sarıkanat gelir güvertene” diyor.
‘Zekidir, 5 çeşit yüzer’
Reis Denizden’e “20 yıl önce nasıl avlardınız lüferi?” diye sorduğumda, lüferin denizlerin en zeki balıklarından olduğunu belirterek, “Yakamoz bize yol gösterir, ihbar ederdi balığı. Her balığın yüzmesi farklıdır. İstavrit çapraz, zargana çizgi gibi, sardalya dümdüz giderken lüfer 5 değişik dans eder. Tüm balıkları taklit eder, sürü gibi davranır tek başına gözükür. Hakikaten saygı duyulacak balıktır lüfer. Kendisini seven balıkçıya o da saygılı davranır. Şimdi nesli tükenme endişesi beni çok üzüyor” diye konuştu.

_______________________________________________________25


Şalom, 7.9.2011
Tilda Levi

http://www.salom.com.tr/news/detail/20826-Vanli-ve-Canakkaleli–dostlar.aspx

Vanlı ve Çanakkaleli dostlar

On gün süren Şeker Bayramı’nın çoğu günlerini Büyükada’da geçirdim. Kısa yürüyüşler, Mavi’de kâhvaltı, Bahçede Sinek’te bir expresso ve Aydın’da mevsimin ilk palamudu…
Güneşin tatlı tatlı ısıttığı Eylül’ün bu ilk haftasında denizden bolca yararlandık. Kümeler halinde şezlonglarında konuşlanmış dostlar kâh son dönemde çıkan kitapları tartıştılar, kâh poyrazda uçuşan gazetelerini okudular. Bana kalırsa, onlar da gazete okuyan son nesli oluşturuyorlar. Daha iyimser olursam belki bir nesil daha.
Telefon ekranları ufak demeye kalmadan i pad’ler devreye girdi. Sürt parmağını, gir siteye gazete karşında. Artık bu kadar basit. Gazete okurken ellerin simsiyah olması yakında nostalji sayılacak. Bu arada Ağustos’un son günlerinde yüksek tirajlı bir gazetede yayınlanan bir köşe yazısı beni oldukça şaşırttı, daha doğrusu üzdü Boşuna dememiş Shakespeare, ‘Konuşmadan önce düşün ki konuştuktan sonra düşünmeyesin.’
***
Tatil süresince öğlen yemeklerini sözde ‘hafif’ geçiştirenler sanırım hafta başından itibaren sebze ve salataya talim edecekler. Anadolu Kulübü’nün bahçesi bayram vesilesiyle çoktandır görmediğimiz eski dostlarla şenlendi. Büyükannelerini ziyarete gelen torunlar, denize inmeden evvel limonata molası veren genç anneler…
***
Bu mevsimin en güzel yanlarından biri, yüz aşinalığımız olan ancak resmen tanışmadığımız insanlarla tatlı bir sohbete başlamaktır. Nitekim geçenlerde Çanakkale kökenli Albert-Güneş Penso ile birlikte oturduk. Yavaş yavaş etrafımızda geniş bir Çanakkaleli çemberi oluştu. Söz geleneksel 29 Ekim gezisine geldi. Herkes yer doldurmakta sıkıntı çekerken Pensolar tam tersi bir sorunla karşı karşıyalar. “Üç otobüsten fazlasını kaldırmak istemiyoruz. Bu ideal bir sayı. O zaman her şey kontrol altında ve herkes memnun” diyorlar. Dolayısıyla bu sene 29 Ekim’de Çanakkale gezisinekatılmak istiyorsanız, bir an evvel rezervasyonunuzu yaptırın. Anladığım kadarıyla kişi sayısı dondurulacak.
Aynı gün yan masamızda Van-Başkale kökenli dostlar da vardı. Onlar da Van’a yaptıkları geziden bazı anılar anlattılar. Yok olan bir cemaatin izlerini belgelemek çok zor. Toplumumuzda bilgi/belgelerin arşivlendiği neredeyse tek yer Şalom. Bunların sohbetini yaparken Van gezisini adım adım kameraya alan Viktor Kutlar gazete için de bir CD hazırlayacağı sözünü verdi. Kısa sohbetler tatlıdır. Hem tadı damağınızda kalır, hem kısa sürede zannettiğinizden fazlasını öğrenirsiniz.
***
Tatilin son günü üzücü bir haber aldık. Çevresinde yardımseverliği ve alçakgönüllülüğü ile tanınan Dr. Marsel Kan genç yaşta Tel-Aviv’de yaşamını yitirdi. İyiliklerini asla unutmayacağım Marsel’i ,anılarımda hep yaşatacağım.
Sevgili eşi Esti’ye, çok sevdiği kızları İris ve Selin’e sabır, Kan ve Derkazes ailelerine başsağlığı diliyorum. Mekânı cennet olsun.

_______________________________________________________26


From: ADALAR MÜZESİ
Subject: Müze’de Maket Atölyesi – 10 Eylül 2011
Date: September 8, 2011 4:15:46 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

_______________________________________________________27


Sabah’la Günaydın, 8.9.2011

http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Magazin/2011/09/08/otto-ve-lucca-en-favori-mekanim-balata-hayranim

Otto ve Lucca en favori mekânım, Balat’a hayranım…

Görevi için üç yıldır İstanbul’da yaşayan Daniel Stork bir İstanbul aşığı… İstanbul’u, şehrin sakinlerinden daha iyi bilen Stork “Merkeze uzak mahallere gitmeyi, Vespam ile Kapalıçarşı’nın etrafında gezmeyi, Haliç’te kürek çekmeyi seviyorum. İstanbul insana enerji veriyor” diyor.
[…]
Büyükada’da bisiklet kullanmaya bayılıyorum.

_______________________________________________________28

Haberler.com, 9.9.2011

http://www.haberler.com/adalar-da-iz-birakanlar-2980819-haberi

“Adalar’da İz Bırakanlar”

Adalılar’ın ve adalılığın izini süren bir kitap

Adından da anlaşılacağı gibi, “Adalar’da İz Bırakanlar” kitabında Prens Adaları’ndaki insan izleri ve o izlerin ardındaki ada öyküleri anlatılıyor. Kitapta yer alan toplam 46 kısa öyküde yazar Korhan Atay’ın deyişiyle, “Adalar’a kimisi sevip isteyerek, kimisi ekmek parası için, kimisi göç ederek, kimisi sürülerek gelen”, “orada yaşayıp ölen” ya da “rüzgar gibi geçip giden” ve “bir bölümü hâlâ aramızda veya uzaklarda yaşamaya devam eden” insanların izi sürülüyor. Kitapta sadece bu kişilerin arkalarında bıraktıkları büyük ya da küçük izlerden esinlenen hikâyelere değil, çok kültürlü ada yaşamının ve adalılığın öykülerine de yer veriliyor.
Adalar Müzesi tarafından Türkçe-İngilizce olarak yayınlanan 108 sayfalık kitabın tasarımı Karamustafa Design tarafından yapılmış bulunuyor. Adalar Müzesi sponsorlarından UPM’in kâğıt desteği verdiği “Adalar’da İz Bırakanlar”, 29 Temmuz 2010’da Büyükada İskelesi’nde açılan ve küratörlüğünü gazeteci-yazar Korhan Atay’ın yaptığı aynı adlı geçici sergiyi anlatıyor. Sergi tasarımına uyması için kısaltılan Türkçe metinler kitapta orijinal uzunluklarıyla yer alıyor. Öykü anlatımlarında küçük kurgulara yer verilse de metinlerin tamamı Adalar Müzesi için yapılan sözlü tarih söyleşilerine, müze sergileri için ilgili uzmanların yaptıkları çalışmalara, Adalı Yayınları’nın kitaplarına ve Adalar’la ilgili yayınlanmış pek çok kitap ve araştırmaya dayanıyor. Kısacası, “Adalar’da İz Bırakanlar”, çağlar boyunca yaşamış Adalılar’ın küçük bir bölümünün yaşam kesitlerini, didaktik anlatımlar yerine öykü lezzeti içinde sunuyor.
İKİ ADA ÖYKÜSÜ:
Tanburî Mustafa Çavuş’un sevgilisi Büyükada’ya kaçmış
“Vefa yoktur akan suda, / Ne hâl oldu bize bu da, / Hasret kaldım dilberime, / Yere geçsin Büyükada. / (…) Bir denk ile çıktın gittin / Adalarda ne zevk ettin? / Dağ başında odlara yan, / Tanburî’den niçün geçtin?”
1700’lerin başıyla, ikinci yarısı arasında yaşadığı tahmin edilen Tanburî Mustafa Çavuş’un aksak hüzzam şarkısının sözleri böyle. “Küçüksu’da gördüm seni / Gözlerinden bildim seni” mısralarıyla başlayan o çok ünlü ve sevilen şarkının bestecisi Tamburî Mustafa Çavuş’un sevgilisi onu terk edip Büyükada’ya kaçtı mı gerçekten?
Şarkının, ünlü bestekârın hayalinin mi, hayal kırıklığının mı ürünü olduğunu bilmek mümkün değil. Ancak üstadın, “Bir Rum dilbere oldum müptelâ / Keman kaşlı gözleri gayet ela / Mislini seyreden varsa sâlî / Bir Rum dilber-i mümtaz / Yaktı beni o işveyle bu nâz” mısralarıyla başlayan bir Karcığar şarkısı da var… Anlaşılan o ki Adalar’ın, henüz vapur seferlerinin başlamadığı 18. yüzyılda da İstanbul aşk hayatında önemli bir yeri varmış.
Burgazada’nın şanlı 6-7 Eylül direnişi
Bekçi Halit, Hüseyin Kaptan’ın teknesindeki 20 kişiyi uygun noktalara yerleştirdi. Av tüfekliler burunda, yanlarda ve kıçta konuşlandı. Sapanla taş atacak gençler de onların arasına yerleştirildi. “Dur!” ihtarına uymayan teknelere taş atılacak, tüfekliler komut verildiği zaman denize veya teknelerin su kesimine doğru ateş edecekti. İnsanlara ateş etmek kesinlikle yasaktı…
1955 yılının 6 Eylül Salı günü “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba konuldu” haberiyle resmi bir provokasyon yaratılmış, İstanbul’da farklı dinlerden gelen insanlara ait ev ve işyerleri saldırıya uğrayıp yağmalanmıştı. Yaralamalar, cinayet ve tecavüzler de yaşanmıştı. Yağmacıların, vapur ve motorlarla gelerek, farklı dinlerden olan İstanbullu’ların yoğun olarak yaşadığı Adalar’a saldırması bekleniyordu. Nitekim Heybeliada’dan silah sesleri duyulmuş, alevler yükselmişti.
Burgazada’nın Nahiye Müdürü Zühtü, komiserleri Remzi ve Ahmet adalıları örgütledi. Farklı dindekiler, müslümanların evinde korumaya alındı; silahı olan silahla, olmayanlar sopa ve taşlarla adanın çeşitli kıyılarındaki karaya çıkılabilecek kritik noktalara yerleştirildi.
Adanın vapur iskelesi ve rıhtımına yaklaşacak gemi ve motorların karaya ulaşmasını engellemek de Hüseyin Kaptan’ın teknesindeki direnişçilere düşüyordu. Tekneler geldi; taşlar, silahlar atıldı. Burgazadalı’lar sonuna kadar direndi; adanın arkasından ve liman tarafından yapılan saldırılar püskürtüldü. Yağmacıların kaçmaya çalışan iki teknesi çarpıştı, biri battı ama kimse vurulmadı ve ölmedi…

Fiyat: 20 TL

_______________________________________________________29


GazeteVatan, 9.9.2011
Mert İnan

http://haber.gazetevatan.com/kucuk-kiyametin-502nci-yildonumu/398795/1/Gundem

‘Küçük Kıyamet’in 502’nci yıldönümü

İstanbul’u yıkan ‘Kıyamet-i Suğra’nın bugün 502’nci yıldönümü

502’nci yıldönümü. 160 bin nüfuslu İstanbul’da 4 bin kişi ölmüştü. Prof. Dr. Naci Görür’e göre 17 yıl içinde olacak depremde en iyimser tahminle 80 bin kişi hayatını kaybedecek.
İstanbul, bundan 502 yıl önce bugün, tarihinin en acı günlerinden birini yaşadı. 6.9 şiddetinde merkez üssü Adalar olan 50 saniyelik depremde medreseler, hamamlar, cami ve kiliseler yıkılırken, kimi evler sarsıntıdan, kimi evler de tsunaminin oluşturduğu dev dalgalardan yerle bir oldu. 160 bin nüfusa sahip İstanbul’da, 4 bin kişi depremde yaşamını yitirdi. Halk arasında “Kıyamet-i Suğra” yani kıyamet günü olarak adlandırılan sarsıntı Yunanistan’dan bile hissedildi. Aradan 502 yıl geçti. İstanbul’da beklenen büyük depremi İTÜ öğretim üyesi Prof.Naci Görür’e sorduk. Görür, deprem hazırlıklarını yetersiz buluyor ve 10 üzerinden 3 puan veriyor. Olası depremde 80 bin insanın yaşamını yitirebileceğini örneklerle açıklayan Görür’e göre; Kıyamet-i Suğra’nın yeniden yaşanma olasılığı yüzde 62…

“Olasılık değil bilimsel gerçek”
“Marmara’nın tabanını karış karış inceledik. Marmara Ereğlisi’nden Adalar’a kadar olan 79 kilometrelik fayda enerji birikimi var. Kırılma bu fayda 7.2 büyüklüğünde deprem yaratacak. Tahminlerin kesinleştiğini söyleyebilirim. Depremin süresi 40-60 saniye. Eğer Marmara fay sistemi doğudan batıya bir kerede kırılırsa, depremin şiddeti 7.6 olur. 2029’a kadar yüzde 62 ihtimalle büyük deprem yaşanacak.”
‘80 bin kişi hayatını kaybedebilir’
“İstanbul’da 1.6 milyon bina var. Biz bir araştırma yaptık. Büyük depremde İstanbul’da sadece yüzde 1 binanın yıkılacağını öngördük. Yüzde 1 demek, 16 bin bina yapar. Her bir binada sadece 5 kişi yaşıyor olsa, 80 bin kişi yaşamını yitirir. Binalarda 10 kişi yaşıyor olsa 160 bin can kaybı olur. Kaldı ki 5-6 katlı binalarda kaç kişinin veya kaç ailenin yaşadığını siz tahmin edin. Diyelim ki deprem oldu 10 bin vatandaşımız öldü. İnsan yaşamından söz ediyoruz. 10 bin bile çok büyük bir rakam.”
‘Baraj alarmı’
“Büyük depremde en stratejik yerler barajlar olacak. Şayet barajlar da çökerse felaketin boyutu iki katına çıkar. İSKİ’ye bir proje sunduk ama kabul görmedi. Barajların gözden geçirilmesi gerekiyor. Nasıl ki viyadükler güçlendirildi; Barajların da güçlendirilmeli.”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: