Gönderen: adalarpostasi | 25 Kasım 2010

ADALAR POSTASI-2517: kaptan sülo’ya elveda…

* * *
ADALAR’da TARİHTE O GÜN:
6 Eylül 1905 Çarşamba günlü, Büyükada Rum Mektebi menfaatine tertib edilen tiyatro için ruhsat alınmaksızın bilet tab eden matbaacı Soma hakkında tahkikat yapılmasına dair…
* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada’da, Ağustos 2010.
* * *
ADALAR’da HAVA DURUMU:
25 Kasım 2010 Perşembe
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Sağanak yağışlı
12/16ºC
% 67-83 nem
Lodos, GB 39km/sa
Gündoğuşu 07:02… Günbatışı 16:39…
* * *
Cicely Mary Barker, The Jack-Go-To-Bed-At-Noon Fairy.
* * *

1- Balçiçek İlter: “Büyükada’nın sefaletini anlatmanın başka bir yolu yok. Yazayım ki etkili olsun! Pazar pazar, eğer birileri üzerine alınırsa, eğer sorumluları rahatsız edebilirsem ne âlâ…”

2- Avedis Hilkat: “Bir süre önce Kabataş’tan Heybeliada-Büyükada tarifeli motor seferlerinin konulduğunu duyduğumda ‘Bu da neyin nesidir?’ diye şaşırmıştım zira ‘Vapurumuzu İstiyoruz, Mopur mu Motor mu,’ diye eleştiri yapanlardan biri de bendim…”

3- Turan Arslanoğlu: “İstanbul’da, Maltepe ve Adalar arasında çalışması planlanan ancak henüz seferlere başlamayan 1974 yapımı Ali Rıza Deniz adlı boş Ro-Ro gemisi, Maltepe açıklarında demirliyken şiddetli lodosun etkisiyle yan yatıp battı…”

4- Yüksel Özcan: “Adalı’nın haberi bile olmadı belki ama mülkün temeli olan adalet devreye girdi. Adalet mülke sahip çıktı ve orman dışına çıkarılan yerlerin orman alanı olarak tapuya tescil edilerek kaydedilmesi sağlandı…”

5- Atilla Dorsay: “Bir gün Büyükada’ya gidip doğa sevgimizi tazeledik…”

6- Heybeliada Ruhban Okulu’nun mimarı Perikles Fortiadis

7- İlkim Erkan Karaca: “Tüm kaybettiğimiz, kendimizce güzel olan herşeyi ve herkesi hatırlayarak, bugünü yaşayalım dilerim, dün zaten gitti, yarın da gelir mi gelmez mi, bilemeyiz…”

8- Avedis Hilkat: “Kınalıada’nın simgesi olan, tüm Adalar’da çok sevilen Kaptanımız Süleyman Baş’ı kaybettik…”

9- Hasan Hüseyin Erkan: “İşte o zaman, bu duruma bütün çıplaklığıyla şahit olan yazar, düşünmüş, ‘Herkes köprüyü geçtiği için memnun da, bu insanları, geçilmesi çok zor olan bu köprüden geçiren angusgillerin suçu ne?…”

10- Yusuf Ziya Özcan: “Değerli Öğretmenlerim…”

11- Lefter Küçükandonyadis: “Fener şampiyon olsun Alex’i sırtımda taşırım…”

)O(

_______________________________________________________1

Haber Türk, 21.11.2010

Balçiçek İlter

http://www.haberturk.com/yazarlar/573297-buyukada-elden-gidiyor-haberiniz-olsun

Büyükada elden gidiyor haberiniz olsun!

“B.k kokusu içinde bir bayram geçirdim” diyeceğim. “Aaa çok ayıp Balçiçek Hanım, size yakışıyor mu?” falan mesajları atacaksınız. Ayıbı mayıbı yok; üstelik, geçirdiğim bayramın, Büyükada’nın sefaletini anlatmanın başka bir yolu yok. Yazayım ki etkili olsun! Pazar pazar, eğer birileri üzerine alınırsa, eğer sorumluları rahatsız edebilirsem ne âlâ…

Bayramın ikinci günü ikizlerle, müthiş bir İstanbul gününde Bostancı’dan Büyükada vapuruna binmeye kalktık. Kalktık diyorum; çünkü ne hikmetse yılların ada vapuru kalkmış, yerine Mavi Marmara tekneleri gelmiş. Mavi Marmara’lar hep vardı ama artık vapur seferleri de o iskeleden yapılıyor. Neden? Koskoca vapur iskelesi neden boş duruyor, neden güzelim vapurlar adaya kalkmıyor, denizin üzerinde salınmıyor da biz de 300 kişilik tekneye 500 kişi biniyoruz? Neden acaba? Kötü kokular dolaşıyor ortada. Herkesin dilinde aynı komplo teorisi var: “İDO’yu özelleştirecekler… Özelleştirmeden önce işlemez hale getiriyorlar ki, ucuza birilerine versinler…” İnanmak istemem! Böylesine bir hainliğe gerçekten inanamam çünkü… Ama takipçisi olacağım, orası ayrı tabii.

Mecburen Mavi Marmara’ya binmeye çalıştık. Bir ara vazgeçtim; çünkü “Bunca adam binerse kesin batarız” diye düşündüm. Hadi ben yüzme biliyorum ya 3 yaşındaki ikizler? İkizler ağladı “Dönmeyelim” diye, benim basiretim bağlandı, “Evet” demiş bulundum. Bindik! Binene kadar ikizleri ezmeye çalışan çam yarması insanlardan hiç bahsetmeyeceğim, kavga etmediğim adam kalmadı ortalıkta. Adanın delisi şeklindeyim yani! Manyak anne sendromu, can yeleklerinin yakınına oturdum. Şimdi sıkı durun, onca kalabalık için çocuk can yeleği adedi ne kadar? 5 tane!

Şaka değil. Zaten 2 tanesini ben gözüme kestirmişim. Allah muhafaza bir kaza olsa, böylesine kolay ve kısa mesafede en fazla ölüm yaşayan 5. dünya ülkesi olarak tarihe geçeriz. Sinir harbi içinde adaya vardık. Pardon varamadık… Kaptan atlamış, önce Heybeliada’ya uğramayı unutmuş, tam yanaşacakken ve demin bahsettiğim bütün kalabalık kapıları doldurmuşken, Heybeli’ye yöneldik. Şaka değil. Millet birbirini yedi tabii, “Buraya kadar geldiysen niye yanaşmadın?” falan diye, kavga gürültüyü hiç anlatmıyorum.

Büyükada tıklım tıklımdı… Allah bin bereket versin. Esnaf bugünü bekliyor, yüzler gülüyor, ortalık cıvıl cıvıl… İnsanın morali düzeliyor. İkizler koşuştururken, bir çay içip kendime geldim. Çok sürmedi, merak etmeyin… Fayton kuyruklarını görene kadar sürdü mutluluğum… Ben diyeyim 250 kişi, siz deyin 300… Öyle bir başım dönmüş ki sinirden, saat kulesinin dibine oturduk ikizlerle… Benim yakın zamanda bıraktığım sigaraya yeniden başlayasım vardı, ikizler sokak çalgıcısının önünde dans ediyorlardı, üstelik para toplamasına bile yardım ettiler…

Uzun lafın kısası, bütün bayram ama yine fayton terörüyle geçti… Sırayı bir tarafa koyun, faytoncuların harika davranışlarını, bir küfür yemediğiniz kalışını, acayip paralar almalarını, asla tarifeye uymayışlarını, atların sağlık durumlarını, birkaç kez düşme tehlikesi yaşamamızı falan… Bütün ada b.k kokuyordu… Uzun yürüyüşler yaptık ikizlerle, burnumuzu tutarak adeta. Ada her şeye rağmen güzel. Bize rağmen, faytonlara rağmen. Boş durmadım tabii. Araştırdım. Öğrendiğime göre atların konakladıkları yere Adalar Belediyesi müdahale edemiyormuş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlıymış orası. Ayrıca faytonlara da Adalar Belediyesi karışamıyormuş, o da İstanbul Büyükşehir’in trafiğine bağlıymış.

Kadir Topbaş’a sesleniyorum. Lütfen gelip burayı bir görün. Eski bir İstanbullu olarak ve bir İstanbul âşığı olarak ne size ne de belediyenizin yaptığı icraata yakışıyor bu faytonlar. Peki ya Adalar Belediyesi ne yapıyor? Etrafı temiz tutmakla yükümlü. Onu da pek yapmıyor anladığım kadarıyla… Bütçe mi yok, adam mı yok? Yoksa CHP’li belediye diye işlerini zora mı sürüyorlar bilemem…

Her taraf yaprak, çalı çırpı ve atların dışkılarıyla dolu… Kemal Kılıçdaroğlu’na tavsiyem, buraya adım atmasıdır… AK Parti’den zorla kazandıkları belediyede neler oluyor? (Birde Sedef Adası yeşilliği meselesi var, ona sonra değineceğim.)

Adalar Belediye Başkanı, akülü arabalar getirip faytonculara, “Size bunlardan verelim” demiş, bir türlü kabul ettirememiş. Kim neyi, niye engelliyor? 280 faytoncu ve seyis, yaklaşık 20 bin ada sakininin, yaz aylarında 2 milyon turistin geleceğini elinde mi tutuyor yani? Onlara başka iş sağlanamıyor mu? Kimseyi mağdur etmeden şu işi bir çözseniz?

Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Topbaş…
Ada sevgisini çok iyi bildiğim Sayın Başbakan…
Büyükada elden gidiyor…
Haberiniz olsun!

_______________________________________________________2

From: AVEDİS HİLKAT
Subject: ADALARA LAYIK ÖRNEK DENİZ TAŞIMACILIĞI !!
Date: November 22, 2010 9:14:39 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

ADALARA LAYIK ÖRNEK DENİZ TAŞIMACILIĞI!

Bir süre önce Kabataş’tan Heybeliada-Büyükada tarifeli motor seferlerinin konulduğunu duyduğumda
“Bu da neyin nesidir?” diye şaşırmıştım zira “Vapurumuzu İstiyoruz, Mopur mu Motor mu,” diye eleştiri yapanlardan biri de bendim.
Biz Adalılar’ın deniz yolcu taşımacılığında dünya standartlarında can ve mal güvenliğimizi sağlayan teknelerle seyahat etme hakkımız olduğuna, vapurların da özellikle Adalar’da ve İstanbul’a simge olduğunu ve Adalar hattından kaldırılacağının duyumu bile beni rahatsız etmişti, bu vesileyle geçtiğimiz günlerde Heybeliada Gönüllüleri Derneği’nin Heybeliada Su Sporları Kulübü’ndeki panele katılmıştım
ve görüşüm tabiki günümüz standartlarındaki gemi ve teknelerin de Adalar’da sefer yapmasından yanadır. Rekabetin Kaliteli hizmeti tetiklediğine inananlardanım.
Kabataş-Adalar hattı pankartını takiben Dolmabahçe benzincisi arkasındaki iskeleden karşılıklı Heybeliada-Büyükada’ya 7 gün 6 gidiş-dönüş tarifeli sefer konması çok hoşuma gitmişti, başladım gemiyi beklemeye ve nihayetinde gemi iskeleye yanaştığında Büyükada-Heybeliada kalkışlı, çoğunluğu
turist kalabalık bir insan topluluğu yüzümü güldürdü zira gemi yeni yapılmış ve çok güzeldi. Naçizane denizciliği ve denizi bilen yeterli kullanım belgelerine hayiz bir Adalı olarak gemiye bindim, gişeden aldığım bilettteki Mavi Marmara Koop. yazısıyla anladım ki Bostancı-Adalar arasında çalışan kuruluş idi.
Salona girdiğimde geminin İSSO Sertifikalı Loyd’lu inşaa panosunu inceledim. Boy 42 m. En 12 m. son derece güvenli 3 ana makine, jenaratörler ve yangın söndürme günümüz teknolojisine sahip, batması çok zor olan bir gemiyle karşılaştım, saati geldiğinde hareketle ses yalıtımı yapılmış, sessiz ve
vibrasyonsuz (sarsıntısız) olan geminin mükemmel yapılmış olduğunu gördüm. İşte dedim: “Biz insanlar ve Adalılar bu tür gemilere hasretiz.” Ben de bu duygularımı sizlerle paylaşmak istedim. Bizler tenkit ettiğimiz gibi yeri geldiğinde tebrik de etmesini bilmeliyiz. Tebrik ederim sizleri Mavi Marmara Koop.
yöneticileri, darısı diğer teknelerin de yenilenmesine. Dileğim Adalar’da kaliteli seyahat ve vapurumuzun da çalışmasını görmektir.
Sevgilerimle,
Avedis Hilkat

_______________________________________________________3

HaberTürk, 24.11.2010

Turan Arslanoğlu


Lodos Ro-Ro gemisini batırdı
Şiddetli lodosun sürüklediği Ro-Ro gemisi Maltepe sahilinde battı
İstanbul’da, Maltepe ve Adalar arasında çalışması planlanan ancak henüz seferlere başlamayan 1974 yapımı Ali Rıza Deniz adlı boş Ro-Ro gemisi, Maltepe açıklarında demirliyken şiddetli lodosun etkisiyle yan yattı. Alttan su almaya başlayan geminin 4 mürattebat kendi imkanları ile karaya çıkmayı başardı. Tamamen su alan gemi açığa sürüklenmemesi için takviye olarak halatlarla bağlandı.
Geminin kaptanı Muzaffer Üzmen, “Burada yaklaşık 3 aydır demir atmış şekilde bekliyoruz. Adalar Belediyesi ile anlaşma aşamasındaydık. Belediyenin taşıma işlemlerini yapacaktık. Gece çok aşırı lodos vardı. Gemide 4 kişi vardı. Halat bağlamaya çalışırken halat koptu. Botlarla karaya çıktık. Sevindirici olan kimsenin burnunun bile kanamaması dedi.
Ulaştırma Bakanlığı yetkilileri, eski tip bir çıkarma gemisinden bozma Ali Rıza Deniz adlı geminin içinde yük ve yolcu bulunmadığını bildirdi. Bakanlık açıklamasında ayrıca, geminin batması nedeniyle herhangi bir can kaybı, yaralanma veya çevre kirliliğinin de oluşmadığı kaydedildi.

_______________________________________________________4

From: YÜKSEL ÖZCAN
Date: November 24, 2010 10:01:30 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi.1@gmail.com

DAHİLİ VE HARİCİ BEDBAHTLAR…

Adalar Kültür Derneği eserini gözden geçirmeye devam edelim…
“İngiltere Büyükelçiliği tercümanının Büyükada’daki evinin önünde toplanmayı alışkanlık haline getiren merkepçilerin çevre temizliğini ve halk sağlığını tehdit ettikleri gerekçesiyle gelen şikâyetler üzerine, bunların daha uygun bir yere nakledilmeleri gerektiği” konusunda Dahiliye Nezareti’nden İstanbul Şehremaneti’ne (İstanbul Belediyesi’ne) gönderilen yazı… 
18 Mart 1890. (Sayfa: 80; BOA, DH.MKT, 1709/16)
Böyle bir yazılı emrin uygulanıp uygulanmadığını bilmiyorum ama, tercümana önem veriyormuş dahiliye nezareti. O tarihten sonra nice dahiliye nazırı Adalar’a konuk olmuş, hatta sakin olmuş ama o tercüman kadar önemsenmemiş herhalde. Şimdi yaşasaydı o tercüman keşke.

“Büyükada’da vebadan ölen sığırlar olduğunun tespit edilmesi üzerine yapılan araştırma sonucu, hastalık taşıyan hayvanların kanunsuz ve kontrolsüz bir şekilde İzmid’ten (Kocaeli) getirildiği, hastalığın yayılmasıyla toplam 27 büyükbaş hayvanın öldüğü, bu konuda sorumluluğu ve ihmali bulunan kişilerin hemen mahkemeye sevkedilmeleri gerektiği” konusunda, İstanbul Şehremaneti’nden (İstanbul Belediyesi) Dahiliye Nezareti’ne (İçişleri Bakanlığı) gönderilen yazı. 
10 Ekim 1895. (Sayfa 145; BOA, DH.MKT, 2077/32-1)
Vebadan ölen yok ama nedensiz ölen o kadar beygir var ki. Beygirlerin hastalığını teşhis edecek veteriner hekim yok. Belki bir veteriner hekim olsa emektar beygirler ölmeyecek.

“Denizaltına döşenecek borularla Anadolu kıyılarından Adalar’a su getirilmesi ve dağıtımı işini yapmak isteyen İsmail Hakkı Bey’in, Büyükada’da su dağıtım işi daha önceden sözleşmeyle başkasına verilmiş olduğundan, bu projenin Büyükada dışındaki diğer adalar için uygulanabileceği” konusunda, Şurayı Devlet (DANIŞTAY) kararı. 
6 Kasım 1895. (Sayfa 147; BOA, ŞD, 1203/36-3)
O zamanlar ki bu karar doğal kaynakların özel şahıslarca işletildiğini anlatıyor. Yani koskoca Osmanlı devleti su gibi aziz bir işletmeyi özel şahsa işlettiriyor.
“Büyükada ile diğer adalarda çam ağaçlarında zarar veren tırtıllarla mücadele konusunda Adalar Belediyesi’nin yetersiz kalması yüzünden, bu çalışmalara destek olunması” talebiyle, Dahiliye Nezareti’nden, Orman Maadin ve Ziraat Nezareti’ne (Orman Maden ve Tarım Bakanlığı) gönderilen yazı…
10 Mart 1900. (Sayfa 175; BOA, DH. MKT, 2316/34)

“Büyükada ve diğer adalarda çam ağaçlarına zarar veren tırtıllarla mücadele için Orman Maadin ve Ziraat Nezareti tarafından buralara ekipler gönderileceği, çamların buraların en değerli hazinesi olmasından dolayı bu çalışmaya yardımcı olunması gerektiği” konusunda Dahiliye Nezareti’nden İstanbul Şehremaneti’ne gönderilen yazı… 
10 Nisan 1900. (Sayfa 176; BOA, DH., MKT 2331/71)

“İstanbuldaki bazı ağaçlıklar ile Adalar’daki çamlıklarda görülen hastalığın önlenmesi için yetkililerin gereğini yapması ve hastalığın yayılmasını önleyecek tedbirlerin alınması” konusunda, Dahiliye Nezareti’nin yayınladığı genelge… 
2 Nisan 1904. (Sayfa 200; BOA, DH., MKT, 748/3-2)
“Adalar’daki çam ağaçlarına yıllardır musallat olan tırtıl haşeresine karşı alınan tedbirlerin etkili olmadığı, zarar gören ağaç sayısının her yıl daha da arttığı, belediye bütçesinin bu mücadeleye yetmediği ve bu yüzden Orman Maadin ve Ziraat Nezareti ile İstanbul Şehremaneti’nin de bu mücadeleye katkıda bulunmaları gerektiği” konusunda alınan şura’yı devlet kararı…
15 Haziran 1908. (BOA, DH., MKT, 907/5-19)
Bu yazılar tam müzelik ama müzelik olanlar bu yazıları anlamaz ki. Ama ileride tırtılların fosilini hangara koyarlar. Tabii o hangar o zamana kalırsa.
“Haydarpaşa’da devam etmekte olan liman ve rıhtım inşaatı için gereken 167.055 m3 miktarındaki taşın 137.000 m3’ünün Kınalıada’daki ocaklardan çıkarılarak gönderildiği, kalan kısmın ise Büyükada’daki ocaklardan temin edilmesinin uygun olacağı” konusunda, Orman Maadin ve Ziraat Nezareti’nden Sadaret’e gönderilen yazı…
4 Şubat 1901. (Sayfa 180; BOA, BEO, 1618/121345-2)
Bu yazıda belirtilene göre Adalılar’ın Haydarpaşa Limanı’nda hakları var. Ama o zamandan bu zamana pek bir şey değişmemiş. Adalar taşınmaya devam ediyor. Adalılar da.

“Adaların İstanbul’un en güzel mesire yeri olduğu, bunun en önemli göstergesi olan çamlıkların mutlaka korunması için Kınalıada’dan başlayarak bütün adaların kadastrosunun yapılması gerektiği” konusunda, Sadaret’ten (Başbakanlık), Dahiliye Nezareti’ne (İçişleri Bakanlığı) gönderilen yazı…
18 Ocak 1911. (BOA, DH.İD, 2/5-3)
On yıl öncesinde delik deşik edilen Adalar’ın bir anda en güzel mesire yeri olduğu tespit edilip bir önlem alınmasına karar veriliyor. İlerleyen yıllarda kötü olaylar oluyor. Adalar parsellenecekken vatanın parsellenmesi gündeme geliyor. İstanbul ve Adalar işgal ediliyor. İşgalciler parselliyor, savaş gemileri Adaları parselliyor. Her koya bir savaş gemisi demirliyor. Kınalı’ya da. Ne kadar ağaç varsa hepsi bu gemilere yakıt oluyor işgal süresince. Bu işgal, Adalar’ın kadastrosunun daha kolay olmasını sağlıyor. Ağaç kalmadığı için maki diye teşhis konuyor. Adalılar parsel parsel eylenmeyi fark edemiyor ta ki parsellenen bu makiliklere tapu verilip satışı ilan edilene kadar. Adalılar’ın sesi olan C. Gazetesi başyazarı konuyu gündeme alınca satışlar iptal ediliyor ve olaylar gelişiyor. Merak edenler C. Gazetesi’nin ilgili sayısından aynen okuyabilir. Adalılar isyan ediyor adeta ormanları sattırmayız diye. Devletin tüm birimlerini dilekçe yağmuruna tutuyorlar. Ve satışlar durduruluyor. Şeffaflık o zamanlar pek önemsenmediğinden kayıtlar da açıklanmıyor. Velhasılı ileriki tarihlerde yapılan orman kadastro çalışmalarına bu durumlar bir nebze giderilerek bir altlık oluşturuluyor. Ve daha sonra tekrar parselasyonlar yapılıyor. 1970-1980-1990 yıllarında yapılan uygulamalarla sınırları değişen ormanlara hükmetmek, işgal etmek hatta yok etmek isteyen dahili ve harici bedbahtlar çıkıyor. Adalar’da beş yüz dönümden fazla orman alanı, orman dışına çıkarılıyor.
Bu durum hakkaniyetli ormancılar tarafından tespit edilip yasal işlem başlatıldı. 2008-2009 yıllarında son nokta konuldu. Adalı’nın haberi bile olmadı belki ama mülkün temeli olan adalet devreye girdi. Adalet mülke sahip çıktı ve orman dışına çıkarılan yerlerin orman alanı olarak tapuya tescil edilerek kaydedilmesi sağlandı. Sağ olsun. Var olsun.
Adalete yakalanan bedbahtlar, durumları nicedir bilmek isteyenler, gelecek yazıyı beklemek zorundalar. Hiç mi hiç endişe etmeyiniz…

_______________________________________________________5

Sabah, 21.11.2010

Atilla Dorsay

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/dorsay/2010/11/21/bayramda_neler_yaptim

[…] Bir gün Büyükada’ya gidip doğa sevgimizi tazeledik. En yeşil ada olan Burgaz’a yine hayran kaldık, Büyükada’nın tepesine çıkıp Marmara’ya kuşbakışı baktık, yeşili izledik, ağaçların kokusunu içimize çektik. […]
_______________________________________________________6

Hürriyet, 23.11.2010
http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/etkinlik/16354520.asp?gid=282

Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ajansı direktörlüğünde, Zoğrafyan Lisesi Mezunlar Derneği tarafından hayata geçirilen ‘Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları’ sergisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde açıldı


‘Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları’ sergisinde, 19. ve 20. yüzyılın başında kentin çok kültürlü yapısına ve modern yapılaşma tarihine önemli katkılarda bulunan Rum mimarların yaşam öyküleri ve eserlerinin fotoğrafları yer alıyor.


Çalışmada bugün hâlâ Eminönü-Karaköy-Beyoğlu-Cihangir-Pangaltı-Adalar-Boğaziçi-Kadıköy çizgisi üzerinde ve çevresinde bütün görkemleriyle ayakta duran, bu bölgelerin günümüzde de geçerliliğini sürdürerek mimari karakterinin oluşmasını sağlayan iş hanları, kiliseler, okullar ve apartmanların Rum mimarlarının eserleri sergileniyor. Bir ilk olma özelliği taşıyan sergide işlerine yer verilen mimarlar arasında, ‘Saray mimarı’ unvanını taşıyan ve Taksim’deki Aya Triada Kilisesi’ni inşa eden Vasilaki Bey ile oğlu Yanko Bey gibi önemli ve çok üst mevkilere kadar yükselmiş mimarların yanı sıra, Heybeliada Ruhban Okulu’nun mimarı Perikles Fortiadis, Özel Fener Rum Lisesi’nin mimarı Kostantinos Dimadis ve bugün Pera Müzesi olarak kullanılan Bristol Oteli’nin mimarı Manoussos gibi isimler yer alıyor.


Sergi 22 Kasım 2010 tarihindeki açılış sonrası 3 Aralık’a kadar Mimar Sinan Üniversitesi Osman Hamdi Bey Salonu’nda ve 17 Aralık 2010 -16 Ocak 2011 tarihleri arasında Beyoğlu – Sismanoglio Megaro binasında görülebilir. 

_______________________________________________________7

From: İLKİM ERKAN KARACA
Subject: Fwd: yazım……İlkim KARACA
Date: November 23, 2010 5:56:51 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

BAYRAM—LAŞMA

“Ahh nerede o eski bayramlar,” diye iç çekerek başlayan hasret cümlesini, ben bu bayramda çok işittim. Üstelik sadece çevremde değil, kanal sayısı giderek artan TV ekranlarında tesadüfen rastladığım, bir çok programda da dinledim. Eski Bayram hatıraları anlatıldı, nasıl yeniden yapılanabilir ve eski bayramlardaki çocuk sevinçlerimizi yeniden yaşayabiliriz sohbetleri edildi, toplum olarak geldiğimiz noktanın sebep ve sonuçlarına da biraz dokunuldu. Bayramlaşma geleneğimizin adeta Bayram—laşma geleneğine nasıl dönüştüğünü ben de kendimce düşündüm…
İlk olarak, “Bayramınız Kutlu Olsun” demek istiyorum, çünkü herşeyin insanla güzel olduğuna, acıların da sevinçlerin de paylaşınca kalbimizdeki insani yerini bulduğuna inanıyorum. Ve ben, anlaşamayan ve konuşamayan ailelerin boşanmalarını destekliyorum. Herşey çekirdek ailenin uyumsuzca devamından çıkıyor, ne sevinçler paylaşılarak çoğalabiliyor, ne de acılar paylaşılabilerek azalabiliyor. Çünkü idare- i maslahat var, bu da hiç bir çöküşe engel olamıyor. Gerçek her zaman bir mücevher gibi parlayıp duruyor karşımızda. Aile’nin iyi, güzel ve mutlu olması, herşeyi ve herkesi etkiliyor, elbette ekonomik şartların, bir anlamda paranın oluşturduğu refah düzeyi önemli fakat benim anlatmak istediğim, aile bireylerinin giderek şahlanıp, dörtnala uzaklaşmaları manevi hayattan. Ve oluşan bu kapkara boşluk, Sultan Süleyman kadar zengin olsanız da, hiçbir manevi hazza ulaşmanızı sağlamaz. Birbirini yürekten seven çiftlerin, mutlu yuvanın temelini atacağına ve bir çocuğun doğusunun ise mutluluğun sebebi ve sigortası da sayılmayacağına inanırım, yazar Bekir YILDIZ’ ın Halkalı KÖLE kitabında değindigi gibi evlilik bir şirket değildir ki, ben de, üç evlilik geçirmiş bir insan olarak buna inandığımı, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Eski bayramlar da yok artık, eski evlilikler de…
Evlerde geleneksel tencere yemeklerimiz azaldı, yerine “fast food” denilen, çabuk yenip-tüketilen fakat sindirilmesi zor yemeklere rağbet edildi. Yani bir anlamda, bin bir çeşit köftelerimiz azaldı yerine burger çeşitleri geldi. Bir zamanlar sanatçılarımız şarkılarda söylemişlerdi, Cem KARACA Niyazi Köfteler demişti, Barış MANÇO Lah-Burger demişti ve konunun öneminin altını, şarkılarla çizmişlerdi.
Mutfaklarda yüreğindeki sevgisiyle, zamanını işine harcar gibi emeğiyle tüketen, aile büyükleri yaşamıyor artık. Yani cici anneanne, süper babaanne, yiğit ve hep delikanlı dede yok artık evlerde. Bayram yemeklerini kim pişirecek ki, tariflerini bilen ustalar yoksa eğer…
Evlerde bütün işleri makinalar yapıyor fakat aile bireyleri çok yoruluyor, üstelik zamanı tüketmeyi bilemedikleri halde zaman onları çok çabuk tüketiyor ve onlar hiçbir şeye zaman bulamıyorlar, bu da garip oluyor.
Mesela, kitap okumaya, gece gökyüzündeki bulutların hareketine bakmaya kimsenin vakti yok, aldığı nefesi nasıl verdiğini düşünmeye bile zamanı yok. 7’den 77’ye değil, artık 1’den 100’e —esasında bu beslenme alışkanlığıyla, bu stresle 100’ü görmek zor olsa bile rakamın görünen ve söylenen güzelliğiyle ve insanlık için yürekten temennimle böyle yazdım— herkes ekran karşısında oturuyor, kimi TV, kimi bilgisayar ekranı karşısında… Tiyatro sanatçısı ve yazar Ferhan ŞENSOY’un bir kitabında okumuş ve çok sevmiştim, bilgisayara, “Bilgi sayan yalnızlık” diyordu, Ferhan ŞENSOY.
Giderek çoğalan yeryüzünün nüfus artışıyla doğru orantılı olarak artan yalnızlık, yaşarken Bebek’te tanıma şansına eriştiğim ve çok sevdiğim şair Özdemir ASAF’ın söylediği gibi bence de “YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ”. Ve yine şöyle yazmıştı meyhanesinin tavana yakın, krem rengi boyalı kirişine, siyah boyayla yazmıştı ve imzalamıştı Özdemir ASAF, “Her gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye / Bir’den iki kişiyi döndürür bir kişiye / ANILARINDAN KALE YAPIP SIĞINSA BİLE / YETMEZ YALNIZ BAŞINA BİR ÖMÜR BİR KİŞİYE.” O’nun ardından, mekanında en son bu yazı kalmıştı yadigâr, şimdi bu yazı da yok, üstüne sürülen boyaların altında görünmez oldu, fakat elbette hatıramızdan silinmez olmadı, eski bayramlardaki çocuksu sevinçlerimiz gibi ruhumuzu yıkamaya, yüzümüzü tebessümle aydınlatmaya devam ediyor ve şiirin ipincecik gerçeği gibi, bir kandil gibi yanmaya devam edecek.
Aklıma şiirler gelmişken, yine çok sevdigim şair Nâzım Hikmet RAN’ın şiirinden bir dörtlüğü paylaşmak istiyorum bu yazımı okumak için zamanını ayıran insanlara, bayram hediyem olarak. Çünkü bence, şiir de bir ibadettir ve şiiri paylaşmak berekettir. Yollarda çok rastladığım bir yazı söyle diyordu: “Kurban ibadettir, paylaşmak berekettir”. Bu bayram günlerinde, pahalılıktan ve yoksulluktan etin tadını unutan insanlar için et alıp, bayram hediyesi yapabilmeyi isterdim ama ne çare ki ben de ‘orta direk’ten bir yurttaşım. Ve çokça gözlemlediğim ve bir mana veremediğim bir hususa da dikkat çekmeyi, barışı kazanmak isteyen insanlardan biri olarak kendimi sorumlu hissederim ki, kurban kesip de kendi buzdolaplarına, yetmezse soğuk dondurucularına yükledikleri ve paylaşmanın bereketini anlayamamış bir kısım insanlarımızı da yeniden daha derin düşünmeye davet edebilmeliyiz.
Şöyle söylüyor Nazım HİKMET:
Nazım, ne mutlu sana / can ü gönülden, / ferah ve emin, / “Merhaba”, diyebildin.
Sene 940 / Aylardan Temmuz / Ayın ilk perşembesi günlerden / Saat 9
Mektuplarınıza böyle mufassal tarih atın / Öyle bir dünyada yaşıyoruz
ki en kalın kitaptan çok yazısı var / ayın, günün ve saatin
Merhaba, çocuklar / Bir geniş bir büyük “Merhaba” demek, / sonra bitirmeden sözümü yüzünüze bakıp gülerek —kurnaz ve bahtiyar— kırpmak gözümü…
Biz ne mükemmel dostlarız ki / kelimesiz ve yazısız anlaşırız…
Merhaba, çocuklar, / Merhaba cümleten…
Şiiri paylaştıkça, aklıma onlarca değerli hatıra geliyor. Nâzım Hikmet RAN, “Merhaba çocuklar,” diyor, ATATÜRK, sevdigi herkese “çocuk” diye hitap edermis, yazlıkta benim 30 yılı aşkın komşum olan Cüneyt ARKIN, çok sevdiği kedilerinden birine “çocuk”‘ adını vermişti. Çocuklar, bayram sevincini en güzel yaşayan insanlardır bence, elbette yaşadığı yılların sayısı kaç olursa olsun, içindeki çocuğu hep yaşatan insanlar da öyledir. Ben de o çocuklardan biri olarak, yaşama sevincimi de, bayram sevincimi de güzel hissederim, üstelik her şartta,.. Bu bayram günlerimde yalnızlığım ilk dostumdu, sevdiğim hastaydı, gurbetteydi, arkadaşlarımın hastaları vardı, annem kardeşini kalp krizi sonucu kaybettiğini öğrenmişti ve bebekler bu dünyaya merhaba demişti, ölüm ve doğum gerçekti… yeryüzü çelişkileri, gece-gündüz gibi, güneş-ay gibi gerçekti…
İnsanların birbiriyle pek problemi yok görünüyordu da, ne hikmetse, insanları temsil görevi verilen siyaset insanları, bu bayram gününde de birbirlerini çekiştirip duruyorlardı. Müziğin dilinin evrensel olduğunu bilen bir müziksever olarak, kurbanlıkların halini, dilini anlatmaya benim dilim yeterli olmadığı için şair Orhan Veli KANIK’ın söyledigi gibi “Epeyce yaklaşmışım, ANLATAMIYORUM”‘ diye tekrar edeyim, siz anladığınızı anlayın artık. Çünkü, biliyorum ki, Hz. MEVLANA’nın söylediği, işaret ettigi gibi, “Ben ne kadar anlatIrsam anlatayIm, herkes anladığı kadar anlayacak,” ve ben artık anlatamayacağımı anladığım bir şeyin üstünde durmamayı ögrenmeye çalışıyorum, bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum ama…
Bugün 20 Kasım 2010 Cumartesi, —demek ki 10 Kasım 1938’de ATATÜRK’ümüzü kaybedeli 72 sene olmuş— dün gece Kurban Bayramı sona erdi, son 20 yıldır alıştığımız gibi söylersem, “Kurban Bayramı Tatili” de sona erdi, dilerim yollarda kaza-bela olmaz.
Dün gece TV’de haberlerde seyrettim, Mekke’de Hacılar şeytan taşlarken, yağmur yağmaya baslamış ve giderek sele dönüşmüş, dilerim sağ-salim yurtlarına-yuvalarına dönerler.
Siyaset insanları ve diğer meslek sahipleri,  mesela medya ve hukuk adamları da önce insan olduklarını hatırlarlar, dilerim.
Dilerim ki, aile bireyleri ve çocuklar, bu hayatın pamuk ipliği kadar ince bir an içinde geçen, herkes için ozan Aşık Veysel ŞATIROĞLU kadar ‘uzun ince bir yol’ değil fakat bir şiir kadar ipince güzel olduğunu ve insana verilen bu yaşama şansının kiymetinin bilinmesi gerektiğini bilirler.
Tüm kaybettiğimiz, kendimizce güzel olan herşeyi ve herkesi hatırlayarak, bugünü yaşayalım dilerim, dün zaten gitti, yarın da gelir mi gelmez mi, bilemeyiz.
1818’de Spaskoe/ Oryol’da doğup 1883’de Bougival/ Paris’te —yani ATATÜRK 2 yaşındayken— bu hayata veda eden Ivan Sergeyeviç TURGENYEV’in CANLI MUMYA isimli öyküyü okumanızı tavsiye ediyorum, yaşama sevincini her şartta duyabileceğimizi anlatan bu klasik Rus eseri, Türkçemize çeviren 1895 yılında Rovan’da doğan ve 1955 yılında bir kalp krizi sonucu Haydarpaşa Hastahanesi’nde vefat eden A. Gaffar GÜNEY Hoca’ya teşekkürümü bir borç bilirim.
Ölüm acılarının da, bayram sevinçlerinin de zaman aşımı kavramına ugramayacağı inancımla, geçmiş bayramınızı yürekten kutlarım.

_______________________________________________________8

From: AVEDİS HİLKAT
Subject: FW: KAPTAN SÜLEYMAN’I KAYBETTİK CENAZE EZAN VE ÇAN SESLERİYLE DEFNEDİLDİ
Date: November 23, 2010 7:08:30 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

KINALIADA, KAPTAN SÜLEYMAN’I KAYBETTİ


CENAZESİ EZAN VE ÇAN SESLERİYLE DEFNEDİLDİ…

Kınalıada’nın simgesi olan, tüm Adalar’da çok sevilen Kaptanımız Süleyman Baş’ı kaybettik. 22 Kasım sabahı Bostancı’da yolda yürürken kalp krizi geçiren, hastahaneye kaldırılmasına rağmen kurtarılamayan Kaptan Süleyman 48 yaşındaydı. 8 sene önce bypas ameliyatı olan ve Kınalıadalılar’ın çok sevilen iyilik meleği, yaşamı boyunca yolcu motoruyla Kınalıada’dan Bostancı’ya gece acil götürdüğü hastalardan asla ücret almayan, mütevaziliğiyle, saygısısıya, tüm Adalıların sevgisini kazanmış Kaptan Sülo, 23 Kasım 2010 Salı günü Kınalıada Camii’nden öğle namazını müteakip Kınalıada Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedildi. 
Cenazeye Adalar Bld. Bşk. Dr. Mustafa Farsakoğlu ve yardımcıları, Adalar eski Bld. Bşk. Coşkun Özden, Adalar Siyasi Parti temsilcileri, Anadolu Yakası tekmil Su Ürünleri Koop.Yönetim Kurulu temsilcileri ve çok sayıda Adalılar katıldı. Kaptan Süleymanı son yolculuğuna uğurlamaya gelenler Adalar’da ilk defa gerçekleşen Ermeni ve Rum Kiliseleri’nden yükselen çan sesleriyle KAPTAN SÜLEYMAN’ı uğurladılar.  Cenaze korteji, sırasıyla Rum Kilisesi’nin ve Ermeni Kilisesi’nin önünden geçerken çan seslerinin yükselmesi çok manidardı. Kaptan Süleyman, ezan ve çan sesleriyle ebedi istirahatgahına defnedildi.
Tüm Adalar ve Kınalıadalılar’ın başı sağolsun.
Haber-Fotoğraf
Avedis Hilkat

_______________________________________________________9

From: HASAN HÜSEYİN ERKAN
Subject: Fwd: ANGUS
Date: November 23, 2010 5:57:24 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

ANGUS’UN SUÇU NE?

Angusgiller, Avustralya’nın verimli topraklarında yaşayan huzurlu ve onurlu hayvan türlerinin eti lezzetli olanlarındandır. Bir gün Angusgillerin sahibi, onları toplayarak, “Sizleri uzun bir yolculuğa göndereceğim, dünyamızın seçkin ülkelerinden birine gideceksiniz, güle güle gidin, gönlünüzce eğlenin, yolunuz açık olsun,” der. Toplu halde itişe kakışa bir vapura bindirilirler. Yol boyunca kendilerine çok iyi bakılır. Günler sonra şimdiye kadar görmedikleri bir limana yanaşır gemileri…
Eski sahiplerine benzemeyen yeni sahipleri bet bir sesle “Kalkın bakalım, şimdi yetkili büyüğümüz sizlere hitap edecek,” der. Kravatlı, kolalı gömlekli, lacivert elbiseli bir Beyefendi, “Ülkemize hoş geldiniz, hepinizi en derin sevgilerimle selamlıyorum ve bu dar günümüzde bizlere yardımcı olduğunuz için sizlere tesekkür ediyorum,” der ve gider. Akabinde, birileri, angusları sayarak, “Sen, sen, sen, bu tarafa; sen, sen, sen, şu tarafa,” diye ayırarak kamyonlara bindirirler. O sırada Anguslar, “Yapmayın, bizi birbirimizden ayırmayın,” deseler de, dinleyen olmaz. Gittikleri yerlerde bir takım adamlar, “Ben bunu alıyorum, ben şunu alıyorum,” diyerek, angusları paylaşırlar. Bu sırada Anguslar, kendilerini alan adamların kendilerini misafir edileceklerini düşünürler ve öyle de olur. Gerçekten o evlerde birkaç gün gayet iyi bakılırlar, hatta boynuzlarına kurdela bile takılır, evin çocukları tarafından okşanıp sevilirler.
Bir gece sabaha karşı, ruhları okşayan bir sesle uyanırlar. Evin sahibi ev ahalisini çağırarak uyandırır, “Ezan okunuyor, kalkın,” der. Angus, ezanın ne olduğunu bilmez ama bu sesten çok hoşlanır. Aradan biraz zaman geçer, sokak kalabalıklaşmaya başlar. İnsanlar aralarında “Kurban kesme zamanı geldi,” diyerek konuşmaktadırlar… Angus, “Kurban da ne ola ki,” diye düşünür derken karşısında palabıyıklı, beyaz önlüklü bir adam beliriverir. Adamın bir elinde kocaman bir bıçak, öbür elinde de başka bir demir vardır. İkisini birbirine bir alttan bir üsttten sürterek, angusun etrafında dönmeye ve giderek daha çok yaklaşmaya başlar. Angus, “Ben bunu daha önce seyrettiğim bir filmden galiba hatırlıyorum, bu kılıç-kalkan ekibinden birisi olsa gerek,” diye düşünür. Arada sırada angus da adama tekme atıp, boynuz vurup yaralar ve angus da adamdan kurtulmak kastıyla mı, yoksa filmlerde gördüğü Mevlevi semahını yapmak amacıyla mı bilinmez, daha hızlı dönmeye başlar. Döner, döner ve bir anda başının döndüğünü hissederek yere yığılır kalır. Rüyasında bir elin boğazını okşadığını görür. Biraz sonra da üzerinde müthiş bir ağırlık hisseder. Ve anlar ki bütün aile fertlerinin sırtına bindiğini ve ince, uzun bir köprüden onları karşıya geçirmekte olduğunu ve de buraya getirilişinin asıl sebebinin, bu insanları bu köprüden kazasız belasız geçirmek olduğunu idrak eder. Köprüyü geçtikten sonra gördügü rüyadan sıçrayarak uyanır uyanmasına amma ve lakin başının gövdesinde olmadığını hisseder!
Gözlerini bir kere daha kapatır ve beraber geldikleri bütün angusların, üstlendikleri görevleri yaptığını, kurban vecibelerini yerine getirenlere köprüyü geçirttiğini ve hepsinin köprünün öbür ucunda toplanarak ‘baş’larına gelenleri birbirlerine anlatmaya basladıklarını görür.
İşte o zaman, bu duruma bütün çıplaklığıyla şahit olan yazar, düşünmüş, “Herkes köprüyü geçtiği için memnun da, bu insanları, geçilmesi çok zor olan bu köprüden geçiren angusgillerin suçu ne?…”
Hasan Hüseyin ERKAN

_______________________________________________________10

From: YUSUF ZİYA ÖZCAN
Subject: :)))
Date: November 24, 2010 9:04:07 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Değerli Öğretmenlerim;
24 Kasım Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun!

Y. Ziya ÖZCAN
1979

_______________________________________________________11

YeniÇağ, 25.11.2010
Sadi Kemal Yaşar

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/habergoster.php?haber=42590

Fener şampiyon olsun Alex’i sırtımda taşırım

Efsane isim Lefter, sarı-lacivertli ekibin kaptanına verdiği sözü bu sene tutmak istediğini söyledi. Brezilyalı yıldızın 3000. gole imza atmasını ayakta alkışladığını belirten ‘ordinaryus’, Büyükada’dan mesaj gönderdi.
Fenerbahçe’nin Süper Lig’deki 3000. golüne imzasını koyan Alex de Souza, sarı-lacivertli takımın efsane yıldızları arasındaki yerini güzel bir anıyla daha süsledi. Bucaspor maçı öncesinde tüm camianın ortak isteği Alex üzerinde yoğunlaşmıştı. 3000. golü Brezilyalı yıldızın atmasını isteyen taraftarlar, 35. saniyede gelen golle bu mutluluğu yakaladı. Sarı-lacivertli forma altında 7. sezonunu yaşayan Alex, Türk futbolunda tek forma altında 100’ler kulübüne giren ilk yabancı unvanını da eline geçirdi.
Lefter, Alex hayranı
Geçtiğimiz yıl kendi arzusu üzerine Fenerbahçe’nin efsane yıldızı Lefter Küçükandonyadis ile Büyükada’da buluşan Alex, 4 saatlik sohbet sırasında verdiği şampiyonluk sözünü yerine getirememişti. Son haftada Trabzonspor ile berabere kalan Fenerbahçe ligi ikinci sırada tamamlayınca Alex’in hayalleri yıkılmıştı. Bir Alex hayranı olduğunu tarihi buluşmada dile getiren Lefter’e ulaştık. Alex’i izlemenin büyük bir keyif olduğunu dile getiren Lefter, “Büyük kaptana şampiyonluk yakışır” mesajını yolladı.
Sözümün arkasındayım
Geçen yıl sohbet sırasında, “Şampiyonluk kupasını al, seni sırtımda taşıyacağım” espirisini yapan Lefter, dün yaptığımız görüşmede sözlerinin arkasında olduğunu tekrarladı. Fenerbahçe’nin çok iyi bir kadroya sahip olduğunu ve teknik direktör Aykut Kocaman’a sabır gösterilmesi gerektiğini dile getiren efsane kaptan, sezon sonuna doğru Şükrü Saracoğlu Stadı’na gelerek Fenerbahçe’nin maçını tribünden izleyeceğini de sözlerine ekledi.
Alex de Souza’nın geçen yıl Lefter’in Büyükada’daki evine yaptığı ziyarete Spor Servisi Müdürümüz Sadi Kemal Yaşar da tanıklık etmişti.
[…]
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: