Gönderen: adalarpostasi | 26 Ekim 2010

ADALAR POSTASI-2502: eli sopalı mopurcuların elinde allah sonumuzu hayreyleye…

* * *
ADALAR’da TARİHTE O GÜN:
8 Ekim 1904 Cumartesi günlü, Heybeliada’da evleri yananların vergi borçları affedildiğinden hanelerinin yeniden inşaasına ruhsat verilmesine dair…
* * *
ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada’da, Ağustos 2010.
* * *
ADALAR’da HAVA DURUMU:
26 Ekim 2010 Salı
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Gökgürültülü sağanak yağışlı
14/23ºC
% 66-89 nem
Gündoğusu, D 11km/sa
Gündoğuşu 07:26… Günbatışı 18:09…
* * *
Cicely Mary Barker, The Dogwood Fairy.
* * *
1- Derya Akın: “Eli sopalı mopurcuların elinde Allah sonumuzu hayreyleye…”

2- Nesrin Çokneşeli: “Karşıyım, eli ayağı tutan insanların, elinde çok ağır yük yokken faytona binmesine, acil durum araçları haricinde tüm motorlu taşıtlara…

3- Viktor Albukrek: “Son sayınızda anlatılan ‘Sarı Kız’ köpeğinin hikâyesi, kedilerle yaşadığım gerçek bir olayı, eğlendirici ve de düşündürücü olabilir fikriyle size ulaştırmama cesaret verdi. İki yıl evvel yaşadığım ve fotoğraflarla belgelediğim melodramı, bu sonbahar günlerinde, zamana uygun düşer düşüncesiyle beğeninize sunuyorum….”

4- Serhan Yedig: “İstanbul’a sonbahar gelip, Marmara’nın üstünden yaz pusu kalktığında…”

5- Merve Özaytekin: “Büyükada’da 1878’den kalma bir Rum evindeyiz…”

6- Makrina Filidu: “Büyükada’da yazlıktayken hep birlikte sahilde otururduk. Dalganın ve Koşar’ın sesini dinlerdik. Koşar Büyükada’ya su getiren teknenin ismiydi. Tabii fayton sesini de unutamıyorum…”

7- Berlinli şiir ve deneme yazarı Joachim Sartorius, 1 Kasım’da Litera’da “Prens Adaları” kitabını okuyacak…

8- Semiha Baltacı – Necati Önel: “Tüm ADALAR POSTASI okurlarını, 29 Ekim 2010 saat 19:00’dan itibaren Recep Koç Caddesi No:32 Büyükada adresinde düzenleyeceğimiz Cumhuriyet Şöleni’ne bekiyoruz…”

9- Mustafa Farsakoğlu: “Cumhuriyet Bayramımızın 87. Yılı kutlama etkinliklerinde sizleri de aramızda görmek bizi onurlandıracaktır…”

10- Toni Mamoş- Mariz El Cid: “Türkiye denilince aklıma İstanbul, Büyükada, Ayasofya ve kapalı alanlarda sigara yasağı geliyor…”

11- Deniz Tüfekçi: “Sayın Topbaş demeye getiriyor ki AKP belediyesi yönetiminde şehre müthiş bir turist akını var, otelciler gelirlerini katlıyor, yeni otel yatırımları sırada bekliyor… Amaç ortaya bir başarı tablosu çıkartıp, kendini bu başarının mimarı saymak…”

12- Hasan Cevad Özdil: “Aşağıda sizlere göndermem istenen bir mektup var, okursanız sevinirler…”

13- (g)özü mugayyir: “Büyükada Bahçelerönü Sokağı’nda, Adalar’ın Kentsel SİT Alanı bütünü dokusuna tamamiyle aykırı olarak…”

)O(

_______________________________________________________1
From: DERYA AKIN
Subject: eli sopalı mopurcuların elinde allah sonumuzu hayreyleye…
Date: October 25, 2010 9:02:34 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Eli sopalı mopurcuların elinde Allah sonumuzu hayreyleye…
24 Ekim 2010 Pazar günü saat 23:00’teki Kabataş-Adalar vapurunu kaçıran Adalılar biçare Bostancı Vapur İskelesi’nden, Yeni Ahmet Kaptan mopuruyla 00:10’da hareketle Adalar üzerinden ya sabır ya selâmet beyin zonklatan o korkunç gürültüylen gideriken bir kavgadır koptu! Anlaşıldığı kadarıyla mopurda içki içmekte olan gençler, kendilerine uyarıda bulunan mürettebata hücumla karşılık vermişlerdi. Mopur sahile yaklaşmaktayken hız kesti, mürettebat tarafından iskeleye polis çağrıldı. Teknenin üst katında kaptan köşkünün önündeki mürettebat ve alt katta burundaki gençler, kalan dakikaları birbirlerine ana avrat küfrederek değerlendirdiler! Derken polis aracı gelince mopur da yol alıp iskeleye yanaştı. Mopurdan inen gençleri polis, minibüsüne bindirirken; eli sopalı mürettebat, polise rağmen her nedense ve nasılsa velhasılı ziyadesiye manasızca gençlere doğru hamletti! Diğer yolcuların tanıklığından çekindiklerinden zaar aralarında sessiz bir anlaşma varmışçasına usulet ve suhuletle polis mürettebattan sopaları aldı. Mürettebat aralarında geçen kısa bir mülakatten sonra şikâyetçi olduklarını beyan edince gençlerden biri arabadan fırlayarak “Biz de şikayetçiyiz,” deyince amirleri bir zahmet diğer memura “Sen de mürettebatı al karakola,” demeseydi şayet sopasız kalan ellerini kollarını sallaya sallaya gideceklerdi ‘paşa paşa’ kendi yollarına… Bu sırada gözaltına alınan gençlerden biri de Gözde Kafe’den olduğu minvalinde bir takım referansla meydan okumaktaydı cümle aleme…
Velhasılı kelâm ne günlere kaldık… Eli sopalı mopurcuların elinde Allah sonumuzu hayreyleye… Amin!
Derya Akın

Bugünkü gün mopurlarda ‘memnuniyet’ anketi yapılmaktaydı memnuniyetle!… Memnun ol(ma)mak ne mümkün!?

_______________________________________________________2
From: NESRİN ÇOKNEŞELİ
Subject:
Date: October 23, 2010 5:57:05 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Karşıyım, eli ayağı tutan insanların, elinde çok ağır yük yokken faytona binmesine, acil durum araçları haricinde tüm motorlu taşıtlara…
KARŞIYIM…
Tarım ülkesi olarak organik sebze tohumlarımızın hibrit hale getirilmesiyle hormonlu sebzelere kaldık… Çok yakında Adalarımız da motorlu taşıtlardan dolayı doğal olmaktan çıkacak…
Minibüslere karşıyım, mevcut motorlu taşıtların lüzumsuz yere kullanılmasına karşıyım…
Yürüyelim, bisklete binelim…
En önemlisi yürüyelim ve sağlıklı kalalım…
_______________________________________________________3
From: VİKTOR ALBUKREK
Subject: Büyükada’da Bir Kurtarma Operasyonu
Date: October 23, 2010 10:59:11 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com
ADALAR POSTASI, Büyükada
Merhaba, ADALAR POSTASI’nı ailece ilgi ve zevkle okuyoruz, çok teşekkür ederiz.
Büyükada’nın (1931-1960) bana verdiklerini özetleyen hatıralarımı okuyan arkadaşlar, ilavelerle bir kitapçık halinde yayınlamamı önermektedirler. Ben ise, ‘uzarsa sulanır ve tadı kaçar’ düşüncesiyle şimdilik temkinliyim.
Son sayınızda anlatılan ‘Sarı Kız’ köpeğinin hikâyesi, kedilerle yaşadığım gerçek bir olayı, eğlendirici ve de düşündürücü olabilir fikriyle size ulaştırmama cesaret verdi. İki yıl evvel yaşadığım ve fotoğraflarla belgelediğim melodramı, bu sonbahar günlerinde, zamana uygun düşer düşüncesiyle beğeninize sunuyorum.
Derin saygılarımla,
Viktor Albukrek
Not: 17 adet Fotoğraflarla süslenmiş mail gitmediğinden foto miktarını azalttım.

* * *

BÜYÜKADA’DA BİR KURTARMA OPERASYONU

Sıcak mevsim bitmek üzere. İlköğretimin başlayalı bir hafta oldu. Çocuklu yazlık evler, birer birer kapanıyor. Büyükada’nın sokakları, her geçen gün biraz daha tenha. Bir kısım yazlıkçının, özenle sokaklarda beslediği kedi ve köpekler, şimdi aç kalmamak için aşağı mahallelere taşınıyor. İskele meydanı, bu sevimli dört ayaklıların miting yerine dönüştü.
Son günlerde, mevsim icabı soğuyan hava, bu sabah lodosa dönünce, tatlı bir sıcaklık, bahar havasını anımsatıyor. Hele dün gece çiseleyen yağmurdan sonra nemlenen toprak, sanki aylar boyu içinde sakladığı gizemli çiçeklerin parfümünü, yeni doğan bir bebeğin süt kokusu gibi etrafa yayarak, tatlı bir umut veriyor insana. Takvime bakmazsanız, Nevruz günü sanırsınız. Saat kulesi etrafında toplanan genç hayvancıklar, bu sahte baharın sevinciyle aşka gelip, orta yerde porno pozisyonları sergiliyor. Daha yaşlıları, burunlarını birbirlerine sürterek geçmiş mevsimin dedikodusunu nakletmekle hasret gideriyor. Çarşı Pazar, bu cana yakın insan dostu yaratıkların kalabalığından geçilmiyor.
İşte böyle bir pazar gecesi, arkadaş ziyaretinden eve döndüğümüzde arka bahçemden gelen acıklı bir kedi miyavlaması dikkatimi çekti. Balkona çıkıp sesin geldiği yönü tararken asırlık çam ağacımızın yatay dalının ortasında, iri bir kedinin parlayan gözleriyle karşılaştım. Zavallı kedi ağaçtan inmek için yardım diliyordu. Kim bilir ne zamandan beri aç ve susuz! Belli ki bu yükseklikten yere atlamaya güveni yok. Beni fark ettiğinde, miyavlaması çığlığa dönüştü, ağlıyor, yakarıyor, kükrüyor. Saat, gece yarısını geçmişti. Civar evlerin ışıklarının tek tük yanmaya başlamasından, kedi çığlıklarının komşuları ayağa kaldırdığı anlaşılıyor. Mahallelinin beni mesul tutmaması için balkondan içeri kaçtım. Ses kesildi.
Hayvancağız ağlamakta haklı idi. Bu yaşlı ağacın boyu, dört katlı binamızı geçiyor ve kedinin bulunduğu dal, yerden sekiz metre yükseklikte. Ağaç, binamızın epey ötesinde bulunduğundan, benim yapabileceğim bir şey yok. Yatmaya hazırlanırken, kedi tekrar miyavlamaya başladı. Eşimin: “Kalk bak, yine ne oluyor,” demesiyle balkona çıktım. Samanyolu’nun nazlı ışınları etrafı görmeme yardım ediyordu. Yatay dalın ortasında oturan kedi, beni görür görmez, dalın sağındaki bağlantı budağına kadar yıldırım hızıyla koştu, çarptı, zıpladı ve ani bir dönüşle dalın sol tarafındaki son ince ucuna yöneldi, bu zayıf daldan düşüyor numarası yaptı, çamın iğne yapraklarından tutunarak hızla tekrar dala bindi, geriye dönüş yapıp dalın ortasına geldi, oturdu, fosforlu gözlerini bana dikti ve benimle konuşmaya başlamaz mı?
Neler anlatmıyor ki, biraz evvel yapmış olduğu bale hareketlerini, bir opera librettosunda açıklanan dans figürlerini izah eder gibi sebebini açıklıyordu bana. Sağ taraftan ağaç gövdesi dik olduğundan aşağıya inemediğini, sol taraftan ise yükseklikten korktuğu için atlayamadığını değişik lisanlarda anlatıyordu. Arada bir susarak, çare aramam için zaman da tanıyordu bana. Kısa sukutlardan sonra başka bir tonda derdini tekrar anlatıyor, anlatıyor uzun uzun… Ben, sessizce balkon kapısını kapamadan içeri süzüldüm ve yattım. Bir ninniyi andıran bu tatlı miyavlama sesine tam alışmışken aniden yükselen kedi yakarmalarıyla  yataktan fırladım. Çığlıklar yürek parçalayıcı! Mahalle halkı ayakta! Eşim: “Yarın hafta başı, millet işe gidecek, sen ise rahat rahat uyumana bakıyorsun ayıptır, kalk, bir şeyler yap,” diye dürtüyor beni. Tekrar balkona çıkmaktan başka çarem yok.
Gece ayazı başlamıştı, kedi beni gördüğünde zıplayarak aynı akrobatik sağ sol balet numaralarını sergiledi ve karşıma oturup söyleşisini başından aldı. Bu defa tatlı melodiler ve lirik eklemeler de var. Ben sabırla dinliyor, hayvanın er geç yorulmasını bekliyorum. O ise tecrübeli bir hatip gibi benim uyumamam için arada bir sesini yükseltiyor, tonunu değiştiriyor, duraklıyor, tekrar kadans’a giriyor, melodinin sonuna geldiğinde şarkısını tekrar başından alıyor. Aman Allah bu ne güzel müzik kültürü, kimin kompozisyonu acaba, hangi ekole ait, kimlerden ders aldı diye konseri hayranlıkla dinlerken, iliklerime inen bir ürpermeyle kendime geldim. Üşüyordum. Herhalde uykusuzluktan olsa gerek saçma sapan düşüncelere dalmışım. Hayvan yorulmuyor, ben ise ya sapıtmak ya da soğuk almaktan hastalanmak üzereyim.
İçeri girdim. Saat sabahın ikisi. Uykum tamamen kaçtı. Midem uğulduyor; bir çiğneme tableti aldım yattım, uyku yok! Kalktım bir uyku hapı yuttum yattım, sağa döndüm, sola döndüm; akşam kahve de içmemiştim. Uykusuzluğun, henüz patlamayan lodosun etkisinden olabileceğini düşünürken kedi aklıma geldi, ne kadar zamandır sesi gelmiyor. İhtimalleri sıralıyorum…1- Hayvancağız aşağı inip kurtuldu ve gitti. 2- Seyircisi olmadığı için konserine son verip yattı. 3- Dengesini kaybedip yere çakıldı ve öldü.
İşte bu son trajik ihtimal dişlerimin gıcırdamasına, kaslarımın gerilmesine, kalp çarpıntılarıma sebep oldu. Sessizce yatağımdan süzülüp balkona çıktım. Kedi yerinde yoktu. Rahatladım. Odama dönmek üzere iken gözüm aşağıya kaydı. Eyvah! Keşke bakmaz olaydım! Kedi yerde upuzun yatıyordu. Pisi pisi dedim, bir ara çırpındı, iri gözleriyle bana baktı ve kafası yana düştü. Kıpırdamıyordu artık. Gözleri açık ölmüştü.
Dostum Show-Cat ebediyen susmuştu. Zavallının bale gösterisi boyunca sergilediği performansı, anlatım psikolojisi, şarkılarıyla beni hayran bırakan sesi, dikkatimin dağılmaması için gösteri boyunca bana dik dik bakan o güzel fosforlu yeşil gözlerinin farı sönmüştü. O bana çok şey verdi, ben ise onun için hiçbir şey yapamamıştım. İçim burkuldu, odaya döndüm. Eşim uyanmıştı. “Kedi niçin sustu,” diye sordu. Gördüklerimi anlattım. Üzüntüsünü ifade etti. “Yapacak bir şey yoktu, elimizden ne gelirdi ki,” dedim, teskin ettim. “Acı haberi sabaha veremez miydin,” diye sitem etti. Haklı idi. Biraz sonra ben uyumuşum. Eşim ise, yeni günün ilk ezan sesini duyana kadar uyuyamadı.
* * * *
Sabah, kuş cıvıldamalarıyla uyandım. Sokaktan gelen tek tük at arabalarının nal sesleri var. Erkenciler iş başı yapmaya başladı demek. Deniz rüzgarının yaydığı martı çığlıkları, ilk baharda ne kadar şen ve şakrak ise, sonbaharda o kadar hüzünlü ve seyrek. Arada bir, taa uzaklardan alışılagelen, hav-hav, miau-miau sesleri de duyuluyor… Bizim kedi aklımda. Bugün cenazesi kalkacak. Ben yufka yürekliyim, birisini bulayım da gelsin alsın düşüncesiyle balkona çıktığımda afalladım! Kedi dipdiri, karşımda, yatay dalın ortasında oturmuş, eliyle suratını yıkıyor. Arada bir gözlerini yumruğuyla örtüp cilve de yapıyor! Hayvan canlanıp tekrar ağaca mı çıktı? Bu kadar salaklık olabilir mi diye düşünürken, bahçeye baktım. Hayrola! Gece, öldü sandığım kedi dipdiri ayakta. Aşağıdan, yukarıdakine kur yapıyor, tatlı tatlı miyavlayan da o. Meğer iki kedi varmış. Aynı irilikte, aynı samur kürklü. Aşağıdaki, yukarıdakinin sevgili dostuymuş. Gecenin karanlığında ben, çamın sık iğne yaprakları arasındaki kulislere çekilen Show Cat’i fark edememiştim meğer. Kazıklanmış biri olarak fena halde sarsıldım.
* * * *
Güneş yükseliyordu. Aşağıdaki kedi yere uzanmış sabah keyfinde. Yukarıdaki ise tekrar dikkatimi çekmek istercesine dün geceki sirk gösterisine başladı. Bir sağdaki budağa koşuyor, bir sol uca varıp geri dönüyor ve geceden topladığı enerjiyle, yakarmalarına, ağlamalarına, çığlıklarına tekrar başlıyor.
Konu komşu evimize gelip gidiyor, gece uyuyamayanlar bana yükleniyor. “Sıkıysa aranızdan bir kabadayı ağaca çıkıp indirsin kediyi, bahçe kapısı açık, hodri meydan,” diyorum ama bu işin fedaisi çıkmıyor. Hayvancağız geceden aç ve susuz. Dramatik yakarması içimi paralıyor.
Birileri itfaiyeden yardım fikrini attı ortaya, ben ise belediye bahçesindeki hayvan kısırlaştırma seyyar hastanesini hatırladım. Hayvan işine belediyenin daha etken olabileceği düşüncesiyle belediyeye telefon ettim.
Sabırla derdimi dinleyen memure hanım, itfaiyenin hayvan kurtarma istasyonunun telefonunu verdi. Yangın ihbar numarası değildi bu. Aradım; karşımdaki kişi, adımı ve telefonumu sordu. Adresimi vereyim dedim, “Biz size sorarız,” dedi ve kapattı. Afalladım! Ahizeyi yerine koyar koymaz aynı ses beni aradı ve adresimi istedi. Bir de sorusu vardı: “Hayvan canlı mı?”, “Evet” dedim. “ Siz onu görüyor musunuz?”. “Biraz evvel bahçede idim, gördüm”. “Biraz evvelle olmaz, lütfen bir daha bakın, şu anda canlı mı?” Gittim, baktım, “Canlıdır,” dedim. Meğer asılsız ihbarlara karşı tedbirmiş! Bir kurtarma ekibi göndereceklerini bildirdiler.
Gecenin gerginliği artık bitmişti. Her karanlık geceden sonra aydınlık bir gün doğar, sözleri doğruymuş. Şimdi ümitle kurtarma ekibini bekliyoruz. Kahvaltımızı iştahla yedik. Gelen giden yok. Aşağıdaki aşık kedi, beklemekten usanmış olacak ki komşu bahçelere gidip dolanıyor, güneşleniyor, bazen ortadan kayboluyor. Yukarıdaki ise aç susuz, serenat besteliyor.
Öğlene doğru telefon çaldı. Yeni bir ses kendini tanıtıyor: “Filan numaralı ekip başıyım, ihbarı aldık, hayvan canlı mı?”. “Evet” dedim. “Gidip şimdi bakın,” dedi, koştum baktım. “Evet canlıdır,”. “Ne zamandan beri aç ve susuz?”. “Dün gece eve döndüğümüzde fark ettim, tam olarak bilemem,”. “Peki, şu anda, tüm ekipler, Ada’nın arkasındayız; dün piknikçilerden ötürü tutuşan çalılıklara soğutma ameliyesi tatbik ediyoruz. Merak etmeyin, ağaçtaki dişi kedidir, daha çok dayanır yukarıda, biz bunları biliriz, geleceğiz!” Tak! Görüşme kapandı. Hoppala! Ekip başı benden altı kilometre uzaklıktan, hem de tepenin arkasından, bahçemdeki çam ağacında konaklanan kedinin dişi olduğunu nasıl görebildi? Bu ne teknoloji? Biz biliriz demekle neyi kastetti acaba?
Öğleden sonra tekrar aradılar. Gecikmeden dolayı özür dilediler. Hava ağır lodos ve her an rüzgara çevirebilir, yaz sıcağından kuruyan çalılar da halen sönmeyen en belirsiz bir kıvılcımdan alevlenip tüm ormanı yakabilirmiş. Adamlar haklı. Bu arada kedinin, halen dalda ve canlı olup olmadığını sormayı da ihmal etmediler.
Saat üçe doğru Çankaya köşesinden sirenlerini öte öte koca bir itfaiye arabası, süratle yokuş aşağıya indi ve kapımızda durdu. Beş kişi bahçeye daldı. Ekip başı çavuş, iki itfaiye eri, bir sivil memur ve şoför. Çavuş derhal duruma hakim. Sivil adam, kocaman siyah bir el telefonuyla, “Olay mahalline vasıl olduk,” diye merkeze tekmil veriyor. Erler, hızla getirdikleri bir ucu çengelli uzun merdiveni aşağıdan yükselterek yatay dala asıyorlar. Çevik biri, merdivene tırmanıp yatay dalın üzerine basıp yürüyor. Benim ağzım kulağıma vardı. “Aman adam düşecek,” diyorum. “Siz korkmayın, ormancıdır o,”.  “Ama dal esniyor, kırılabilir, sekiz metre yükseklik var,” dedim. “Siz lütfen karışmayın!” deyince de mecburen sustum, küçüldüm, uzaklaştım, buharlaştım.
Kedi, itfaiyeciyi yakınında gördüğünde ona yaklaşacağına çığlık atarak dalın bir sağına bir soluna kaçışmaya başladı. Yukarıdaki ere bir mızrak uzatıldı. Er, hayvanı mızrağın düz ucuyla kıvrık ucu arasına sıkıştırarak iteledi, ben: “Yapmayın, etmeyin hayvan düşecek,” diye inliyorum. “Bari aşağıda bir yelken açın!” İtfaiye çavuşu, heyecanımı anlamsız bulduğunu, esas amacın kediyi yere düşürmek olduğu ve her halükarda kedinin dört ayak üzerine ineceğini, emin sözlerle ifade ettiğinde, rahatladım. Öyle de oldu. Sola doğru zorla itilen hayvan, tutunduğu dalın bitimindeki çam kozalağı kırıldığında, aniden kendisini boşlukta buldu. Bir çığlık attı, ayaklarını gerdi, samur kürkü paraşüt oldu ve kuyruğunu dümen gibi kullanarak yan bahçeye yumuşak iniş yaptı. Oturdu, hiçbir şey olmamış gibi meraklı bakışlarımız karşısında gerildi, dikleşen tüylerini ütüledi, tükürüğüyle yüzünü yıkadı ve arkasına bakmadan iskelenin yolunu tuttu.
* * * * *
Bu kurtarma operasyonu sayesinde kediler hakkında epey şey öğrendim. Meğer kedi can havliyle kaçtığında, tırnaklarıyla tutunabilecek dik yerlere kolaylıkla tırmanabilse de, üç dört metreden fazla bir yükseklikten aşağıya atlayamazmış, aşağıya baktığında yükseklik korkusu belirir ve endişelenir. Diğer bazı yırtıcı kedigiller gibi geri geri inmesini de pek beceremezmiş. İnsandan yardım dilenir fakat kurtarıcısı yaklaştığında da paniğe kapılıp kaçar, yardım elini uzatanı tırmalar da. Uzun müddet aç susuz kalırsa bitkin düşer, uyuklar, dengesini kaybeder, işte o zaman yere düşerse, ölebilir. Fiziksel durumu iyi olduğu müddetçe inmeye zorlandığında, sağlıklı bir şekilde dört ayak üzerinde yere varır. Nitekim de öyle oldu.
Peki şu koca ağaçta işi neydi diye sorduğumda cevap netti: “Havalar birkaç gün soğuduktan sonra tekrar ısındığında, baharın yaklaştığını sanan azgın erkek kediler, dişilere saldırır”mış. Çoğu dişiler ise sonbaharda sekse yatkın olmadıklarından maço erkeklerden kaçarlarmış. Anlaşılan iki taraf razı olmadığından, ortada bir cinsel taciz vakası vardı. Kurtarma ekipleri, bu mevsim değişikliklerinde seks manyaklarının tecavüzünden kaçarak yükseklere hatta binaların damlarına sığınan dişi kedileri sık sık kurtarıyorlarmış. Soprano kedimizin dişi olduğunu, ekip başı ta uzaktan tecrübesi sayesinde bilmiş. Bu tür vakalar itfaiyeciler için olağanmış.
* * * * *
Günün heyecanını yatıştırmak için akşam iskeleye yemeğe indik. Saat meydanı hınca hınç insan dostu kedi ve köpeklerle doluydu. İtfaiyecilerden kaçan aşık Romeo hangisi? Dün gece boyunca mahalle sakinlerini uykusuz bırakan, ağaçtan indirebilmek için bunca uğraş verdiğimiz pisipisi Juliette nerede? Çarşıda balıkçı, ciğerci, lokanta bol ya. Ne diye bu sevimli yaratıklar bize yaltaklansın ki şimdi? Aç olduklarında, bizi inatla takip ettikleri, ayaklarımıza dolandıkları oluyor ya sebebini araştırdım. Samimi bir sevgiden değilmiş bu. İnsan, nasıl olsa acıkacak ve yemek yiyecek, işte o ara kediye de acıyacak ve birazını ona verecek ümidiyle yaparlar cilveleri bize. Bu aşırı sevgi gösterileri, yatırımmış!
Akşam üstü hava daha da ağırlaştı. Lodos patlamak üzere. Biraz evvel yusyuvarlak olan kızgın güneş, beklenen fırtınadan kaçarcasına, kızıl alevini yavaşça ve esrarengizce içine yutmaktadır. Ufukta, yoğunlaşan bulutların arkasında, erguvan renginin değişik tonlarındaki ipek geceliğine bürünüyor şimdi. Birazdan, sessizce, Heybeli adasındaki beşiğine, uyumaya çekilecek ve bir gün daha bitecek. Atmosferin bu türdeki değişimlerinde insanın kimyası bozuluyor, tuhaf bir burukluk duyumsuyor, zihni bulanıyor, bedbin oluyor.
Yemekten eve dönerken, yokuşu ağır ağır çıkıyoruz. Etrafıma baktım, ayaklarımıza dolanan kedi yok artık! Onlar da doydu. Hayat böyle işte! İnsanlar arasındaki ilişkilerde de çok kere buna benzer olaylarla karşılaşıyoruz. Nerede bir iş tutması için yardım ettiğimiz dostlar? Ev sahibi olması veya kiracı bulması veya bir mevkiye ulaşması için uğraş verdiğimiz bunca arkadaş? On yılda bir dahi bir minnet hatırlatması olaydı, ne güzel olurdu. Ne kadar hafiflerdi alan da, veren de!
Değil teşekkür etmek, bazen gönül borcunu ifade etmemek için mesafe açan insanlar var. Zor bir durumdan kurtarmak için el uzattığımız kişi, şüphesiz ki yardımı almadan evvelki karmaşık halini, travmatik durumunu unutmak için beyninin ta derinliklerine gömmüştür o ümitsiz günlerini… Geçmişteki durumunu hatırlamak istemediğinden, yardım elini uzatanın da, unutmasını arzulamakta ise de unutamıyor insan, unutamaz da… Ve her iki taraf, gönlü buruk olarak yaşamına devam eder. Bir teşekkür ifadesi, bir tatlı söz, bir gülümseme gelse, daha da el uzatırdı yardımsever insan ihtiyacı olana. Minnet unutulmamalı.
Sanat ve sanatçı da taktir ve alkışla yeşerir. Konser veya konferans veren, bir yazı yayınlayan, yapıtını sergileyen sanatçıya, hatta sanatçı çömezine bir fırsat yaratıp, eserinden bir iki laf edilse, daha da fazla ürün verir kişiler. Ne kadar yücelir dinleyen de, söyleyen de.

Viktor Albukrek
Etiler, Maya Sitesi 4/3 İstanbul
Yaz: 0216 3825021 Kış: 0212 2634627
E-posta: nimetviktor@ttmail.com

_______________________________________________________4

Hürriyet, 25.10.2010
Serhan Yedig

http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/16119226.asp?gid=56

[…] İstanbul’a sonbahar gelip, Marmara’nın üstünden yaz pusu kalktığında Büyükada, Burgaz, Heybeli’nin ardında Samanlı Dağları belirir. […]

_______________________________________________________5

Posta, 24.10.2010
Merve Özaytekin

http://www.posta.com.tr/pazarpostasi/HaberDetay/_20_yasinda_gibi_davranmaya_calisiyorum_.htm?ArticleID=47788

[…]

(Bu yazı 17.10.2010 tarihli Pazar Postası’ndan alınmıştır)

Büyükada’da 1878’den kalma bir Rum evindeyiz. Burası, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1920’lerde içine düştüğü darboğazı esprili bir dille anlatan ‘Deli Saraylı’nın seti. Perran Kutman’ın sahnelerinin bitmesini, yemeğini yemesini bekliyoruz. Köşkün en üst katında ona ayrılan odanın kapısını çaldığımda karşımda Deli Saraylı’nın Perizat’ı duruyor. […]

_______________________________________________________6

Posta, 24.10.2010

http://www.posta.com.tr/pazarpostasi/HaberDetay/Istanbul_a_hasret_kalanlar_anlatiyor.htm?ArticleID=47793

İstanbul’a hasret kalanlar anlatıyor

[…]

Makrina Filidu: Aklı Boğaziçi’nde kaldı fayton sesini unutamadı
1953 yılında Kumkapı’da dünyaya geliyor. Kumkapı’dan sonra Şişhane’ye taşınıyor. Saint Benoit Lisesi’ni bitiriyor. 1977’de İstanbul’dan ayrıldıklarını söyleyen Makrina “Ailemin anlattıklarına göre 6-7 Eylül olaylarında bizi komşularımız kurtarmış” diyor. Yaşadığı mahalleyi ama en çok Boğaziçi’ni özleyen Makrina hafızasında yer eden bir anıyı şöyle anlatıyor: Büyükada’da yazlıktayken hep birlikte sahilde otururduk. Dalganın ve Koşar’ın sesini dinlerdik. Koşar Büyükada’ya su getiren teknenin ismiydi. Tabii fayton sesini de unutamıyorum.” Makrina Filidu İstanbul’a son defa 1985’te geliyor. Evini ziyaret ediyor, mahallesini, okulunu hatırlıyor. Sokakları geziyor ama tanıdığı kimseye rastlayamıyor.

İvi Mittaku: Burgazada’yı özlüyor
65 yaşındaki İvi Mittaku Beyoğlu’nda doğuyor. Burgazada’da yaşıyor. İvi Mittaku 6-7 Eylül’e dair hatırladıklarını şöyle anlatıyor: Burgazada’da televizyon seyrediyorduk. Kapı sertçe çalındı. Asker geldi, ‘camlara kağıt koyacaksınız’ dedi… Babam ve annem gitmek istemiyordu. Kıbrıs davası benim canımı çok sıktığı için ben ayrılmak istiyordum. Benim suçum neydi ki beni rahatsız ediyorlardı, kötü şeyler söylüyorlardı. Bunlara çok üzülüyordum, zaten 1975’te de İstanbul’dan ayrıldık” diyor.

Askerlikten ağlayarak ayrıldı
1848 yılında Taksim’de dünyaya gelen Dimitris Papayannis bütün ailesi ve arkadaşları gittiği için İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalıyor. Askerliğini Türkiye’de yapan Dimitris’in o kadar güzel hatıraları varmış ki; son gün ayrılırken gözyaşlarını tutamamış. İstanbul’a geldiğinde mutlaka adayı ziyaret ettiğini söyleyen Dimitris Papayannis “Faytonla tur atarken devamlı ağladım. Binalar, ağaçlar, yollar aynı ama renk tamamen değişmiş” diyor.

[…]

Fofi Raptopulu: Martı sesi duyunca kendini adada hissediyor
Fofi Raptopulu 1957 yılında Büyükada’da dünyaya gelmiş. Ailesiyle birlikte Ada’daki Lala Hatun Caddesi’nde yaşıyor. Kimsenin durup dururken doğup büyüdüğü yeri bırakıp gitmeyeceğini söyleyen Fofi Raptopulu, nasıl İstanbul’u terk etmeye mecbur kaldıklarını şöyle anlatıyor: Mecbur kaldık ama buna da şükredelim, çünkü son zamanlarda serbestçe gelip gidiyoruz. Sesli olarak Rumca konuşabiliyoruz. Çocukluk yıllarımda böyle serbestçe konuşamazdık. Dolmuşta giderken biraz sesli konuştuğumda annem elimi çimdiklerdi, hiç konuşmazdık.” Bugün martı sesi duyduğu zaman gözlerini kapatıp kendini Ada’da hissettiğini söyleyen Fofu Raptopulu, “35 yıldır Atina’da yaşıyorum ama aklımın, düşüncemin, kalbimin yarısı Büyükada’da” diyor.

_______________________________________________________7

http://www.goethe.de/ins/tr/ist/kue/tr6546637v.htm

Joachim Sartorius “Prens Adaları”
Okuma
01.11.2010, 11.00
Litera
Yeni Carşı Cad. 32
Beyoğlu
Almanca; Türkçe’ye çeviri yapılacaktır
Lüften kaydınızı yaptırınız:
oezlem.kaymak@istanbul.goethe.org

Everest Yayınevi
işbirliğiyle

Berlinli şiir ve deneme yazarı Joachim Sartorius seyahatnamesinde Prens Adaları’nı ince bir bakış ile ele alıyor. Sartorius, adaların doğasını anlatırken, politik olaylara da değiniyor ve böylece „Türk yaşam tarzını“ da anlatan çok kişisel ve şiirsel bir ilanı aşk ortaya çıkıyor. Sartorius kitabını yazarken birkaç ay boyunca yüzyılın başından kalma çok eski bir otelde konaklamış ve Ara Güler, Orhan Pamuk gibi arkadaşlarının ve tanıdıklarının anlattıkları hikayelerin de yardımıyla Prens Adaları’nın hikayesini araştırmış ve yazmış. Büyükada’nın güzelliğine duyduğu hayranlık, politik gözlemler ve kişisel hikayelerle karışıyor ve geriye adada yaşayanlara has, Türk yaşam tarzını anlatan bir tat kalıyor.

LCV: 27 Ekim 2010 tarihine kadar
Tel: +90 212 2492009 Dahili: 49
oezlem.kaymak@istanbul.goethe.org

Joachim Sartorius
Joachim Sartorius 1946 yılında Fürth’de doğdu. Tunus’ta büyüdü. Uzun yıllar New York, İstanbul ve Lefkoşa’da bulunduktan sonra şimdi Berlin’de yaşamını sürdürmektedir. 2001 yılından beri Berliner Festspiele’nin yöneticisidir.
Hukuk eğitimini tamamladıktan sonra 12 yıl boyunca dışişlerinde görev almış (1973-1986) ve 1996-2000 yılları arasında Münih’de Goethe-Institut’un genel sekreterliğini yapmıştır.

_______________________________________________________8

From: SEMİHA BALTACI – NECATİ ÖNEL
Subject: cumhuriyet şöleni
Date: October 26, 2010 12:12:25 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

CUMHURİYET ŞÖLENİ’NE BEKLİYORUZ…

TÜM ADALAR POSTASI OKURLARINI,
29 EKİM 2010 SAAT 19:00’DAN İTİBAREN RECEP KOÇ CADDESİ NO:32 BÜYÜKADA ADRESİNDE DÜZENLEYECEĞİMİZ CUMHURİYET ŞÖLENİ’NE BEKLİYORUZ.

SEMİHA BALTACI – NECATİ ÖNEL

_______________________________________________________9

From: OYA İSLİMYELİ
Subject: Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun
Date: October 26, 2010 12:33:42 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Cumhuriyet Bayramımızın 87. Yılı kutlama etkinliklerinde sizleri de aramızda görmek bizi onurlandıracaktır.

Ayrıntılı bilgi : www.adalar.bel.tr

Dr. M. FARSAKOĞLU
Adalar Belediye Başkanı

Büyükada, Heybeliada, Burgazada ve Kınalıada’da, 27-28-29 Ekim 2010 tarihleri arasında üç gün boyunca kutlanacak olan Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri ile 28 Ekim akşamı Büyükada Anadolu Kulübü’nde Cumhuriyetten günümüze kadın giysileri defilesi, Atatürk’ün sevdiği şarkılar ve Folklor gösterisinden oluşan Cumhuriyet Kutlamaları’nda birlikte olalım.

Bu anlamlı üç gün ve geceye katılımınızdan onur duyarız.

Adalar Belediyesi

_______________________________________________________10

Radikal, 25.10.2010
[…] Türkiye’ye birçok kez giden Toni Mamoş ve eşi Mariz El Cid, “Türkiye denilince aklıma İstanbul, Büyükada, Ayasofya ve kapalı alanlarda sigara yasağı geliyor. Sigara içtiğim halde bu yasak çok hoşuma gitmişti” diye konuştu. […]

_______________________________________________________11

From: DENİZ TÜFEKÇİ
Subject: İBB başkanı Sn.Kadir Topbaş’a yanıt
Date: October 25, 2010 12:46:40 AM GMT+03:00
To: Undisclosed-Recipient:;

Kandırmaya, göz boyamaya devam…
İstanbul Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş, geçen hafta bir gazeteye demeç vermiş: ” İstanbuldaki otellerde yer yok! Daha 2-3 sene önce 20 euro’ya oda satanlar şimdi 100-120 euro fiyatla odalarını satıyorlar….” ve devam etmiş anlatmaya… Bilmem şu kadar daha otel inşaatı sürüyormuş…
Sayın Topbaş demeye getiriyor ki AKP belediyesi yönetiminde şehre müthiş bir turist akını var, otelciler gelirlerini katlıyor, yeni otel yatırımları sırada bekliyor… Amaç ortaya bir başarı tablosu çıkartıp, kendini bu başarının mimarı saymak.
35 yıldır işin içinde olan birisi olarak, işin doğrusu gönlüm kamuoyunun bu tür demeçlerle, yetkili (!) kişiler tarafından yanlış yönlendirilmesine razı olmadı. Ortada başarı filan yok, bu tespiti en baştan yapmakta yarar var. Peki ne var?” Göz bağcılığı” var. Sayın belediye başkanı iki doğruyu, onlarca yanlışın önüne çıkartmış ve işte doğrusu budur demeye getirmiş.
Önce doğruları tespit edelim.
Evet, bu günlerde, yani Ekim ayında İstanbul’daki otellerin doluluğu oldukça yüksektir. Zaman zaman yer bulmakta sıkıntı yaşanır ama kimse açıkta, sokakta kalmaz. Sadece Ekim ayında değil, Eylül ayında da bu böyledir, Nisan ve Mayıs ayında da…
Sadece İstanbul’da mı doluluk bu saydığım aylarda yüksektir?Paris, Londra, Milano,Viyana, Prag, Budapeş’te, Barcalona, Madrid, Roma gibi Avrupa’nın önemli kentlerinde tablo aynı İstanbul tablosu gibidir, yani otellerin doluluk oranları bu saydığım aylarda bu kentlerde de yüksektir. Çünkü gezginler, yani turistler Avrupa ve Amerika’da kültür ve eğlence amaçlı gezilerini daha çok bu aylarda gerçekleştirirler.
İstanbul’un bu saydığım kentlerden bir farkı vardır. Aralarında en az turistin geldiği kent İstanbul yani Sayın Belediye Başkanı’nın başarısıyla (!) övündüğü kenttir. Çünkü bu kentlere sadece o saydığımız 4 ayda değil, neredeyse 12 ay boyunca yeterince turist gelmektedir. Örneğin Paris’e 35 milyon turist gelirken İstanbul’a gelen turist sayısı 7,5 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu 7,5 milyonun neredeyse %35’i İstanbul’da otellerde konaklamamaktadır. Saydığım 4 ay dışında, uluslararası ölçekte 1-2 kongre nedeniyle yoğun bir kaç günlük doluluk dışında otellerin dolulukları ciddi düşüşler yaşamaktadır. İstanbul’daki ortalama doluluk henüz %60 civarlarına ulaşmıştır. Yani mevcut odaların %40’ı doldurulamamaktadır. Bu istatistiği otelciler birliğinden edinebilirsiniz.
Hele hele ”Kültür başkenti” ilan edildikten sonra gelen turist sayısında bir önceki yıla göre azalma yaşanması bir garabetin belgesi gibi şehrin konuyla ilgili yöneticilerinin, kuşkusuz Belediye Başkanı’nın da önünde asılı durmaktadır. İlk kez kültür başkenti ilan edilen bir kent bırakın %20-30 turist sayısı artışına kavuşmak, 2010 yılının ilk 9 ayında %7 civarında turist sayısında azalma yaşamıştır. Bu rakamları ben vermiyorum, Sayın Başkan, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne merak edip sorsa, bakanlığın sitesine baksa bu rakamları kendisi de görür, en azından sesini çıkartıp, boş şeylerle övünme yolunu seçmez… Kültür başkentleri tarihinde hiç kimse, hiçbir ”kültür başkenti” belediye başkanı bu başarıya (!) erişememiştir. Kutlamak gerekir Sayın Başkanı. Ne yapsak, şerefine bu sefer belediye bütçesinden gündüz havai fişek mi patlatsak?
Gelelim fiyatlara; Sayın Belediye Başkanı’nın ikinci doğrusu da budur. Evet, Ekim ayında otellerin ortalama oda fiyatları 100 euro civarındadır. Eylül, Nisan, Mayıs aylarında da öyledir. Peki diğer aylarda? Sayın başkanın söylediği gibi 3-5 sene önce değil, hala bir çok otel 20-30 euro net fiyatlarla oda satar durumdadır. Merak eden expedia, venere, booking com gibi sitelerdeki fiyatların %25-30 altındaki fiyatlara baksın, ya da 3-5 otele grup, acenta fiyatlarını sorsun, yeterince sağlıklı bilgiye ulaşabilir.
12 ay içinde 1-2 ay ile ilgili verileri öne çıkartıp, bunu da başarı (!) olarak sunmak göz bağcılığından başka bir şey değildir. Belki konuyu bilmeyenler inanabilir, sizin başarınızı (!) alkışlayabilir, hatta bazı kamu binalarının otele çevrilmesi (!) sevdanıza çanak tutabilir ancak işin içinde olanların gözünde saygınlığınız ciddi yara alır, bu böyle biline.
Sayın Belediye Başkanı göz bağcılığı işinden vaz geçip, son 5 yılda İstanbul otellerinin maliyet kalemlerinden su, elektrik, doğalgaz gibi başında bulunduğu belediyenin ne kadar zam yaptığını bize bir anlatsa, ne iyi olur değil mi?
Sayın Başkan kuşkusuz durmuş saat gibi 24 saatte 2 kere doğruyu gösteren saate nazire yaparcasına o da iki doğruyu tespit edip, kalan 8 gerçeğin üstünü örtüp saklamayı tercih etmiş.
Turizmci, otelci taifesi geçen 5 yılda, maliyetlerin artışıyla kıyaslandığında, elde ettiği reel gelirde ciddi düşüş yaşadığını, Sayın Belediye Başkanı’nın 3-5 tanıdığı otelciye bunu soramıyorsa, kendi idaresindeki bürokratlara sorsa, maliyet artışının oranını hemen öğrenir, sektörün karşısında bu duruma bir daha düşmezdi.
Ortadaki eser, ”başarının yerinde yeller eser” tablosudur.
Beklediğimiz, Sayın Belediye Başkanı’nın kulaktan dolma bilgilerle halkın karşısına çıkıp kamu oyunu yanıltmak yerine, ciddi, tutarlı tablonun tamamına hakim bir olgunlukla sorunu farkedip çözüm önerilerini kamuoyuyla paylaşmasıdır. Yönetiyorum iddiasındaki kamu yönetimi ciddiyeti bunu gerektirir, ay ışığında ceviz silkelemeyi değil.
Deniz Tüfekçi

_______________________________________________________12

From: HASAN CEVAD ÖZDİL
Subject: kurban
Date: October 23, 2010 12:42:55 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Degerliler merhaba,
Uzun suredir internetle ilgilenmiyorum. Dolayisiyla “gelen kutusu”na da bakamiyorum. Eger bana yazdiysaniz cevap vermemem ve veremeyecek olmam bu nedenledir. Ancak telefonla uyarilirsam bakabiliyorum. Veremedigim cevaplar ve kutunuzu isgal ettigim icin ozurlerimi kabul edin lutfen.
Asagida sizlere gondermem istenen bir mektup var, okursaniz sevinirler.
Selam, saglik ve mutlulukla,
H. Cevad Ozdil
ZİHİNSEL YETERSİZ ÇOCUKLARI YETİŞTİRME VE KORUMA VAKFI
İSTANBUL ŞUBESİ
Armağanevler Mah. Neyzen Tevfik Sokağı No:20 Ümraniye 34770 İSTANBUL
Tel: (216) 412 63 80-81 Faks: (216) 412 63 82
Sayı: 2010 /65 20/10/2010
Konu: Kurban Bağışı Hk.
Değerli Vakıf Dostumuz,
Her yıl, Kurban Bayramı nedeniyle yapılan kurban bağışlarını en iyi şekilde değerlendiren vakfımız, bu yıl da hazırlıklarına başlamıştır.
Aşağıdaki açıklamalarımız doğrultusunda kurban bağışı yapmak için vakfımızı arayacağınızı umar, bayramızı kutlar, saygılar sunarız.
İrtibat Telefonu: 0216 412 63 80 – 81
Nilgün KAFKASLI ŞAHİN
ZİÇEV İst.Şb.Yön.Krl.Bşk.
Not: 09 KASIM 2010 tarihine kadar bildirmenizi önemle rica ederiz.
KURBANLIK BAĞIŞLARINDA:
1- Kurban talimatınız vechile satın alınıp, size vekaleten dini usullerle kesilecektir.
2- Kesilen kurbanın tamamı vakıf öğrencilerinin ihtiyacı için kullanılmak üzere buz odasında muhafaza edilecektir.
KURBANLIK BAĞIŞI YAPANLARA:
1- Vakfımıza bağışlanan kurbanların kurban derisi makbuzu kesim sonrası yazı ekinde bağışçıya gönderilecektir.
2- Vakfa bağış olarak verilen ancak kurban kesimi istenmeyen bağışlarda yazı ekinde bağış makbuzu gönderilecektir.
3- Dana kesimi istenmesi durumunda 7 pay birleştirilip kesim yaptırılacaktır.
KURBAN FİYATLARI :
KOÇ ADET: 500 TL
DANA PAYI: 600 TL olduğu araştırmamız sonucu ortaya çıkmıştır.
Vakfımıza, 903 sayılı kanun 4. Maddesi uyarınca ve T.C. Bakanlar Kurulunun 18.02.1987 gün ve 87/11519 sayılı kararı ile vergi muafiyeti tanınmıştır.
Vakfımız, T.C. Bakanlar Kurulu’nun 14/06/2010 gün ve 2010/587 sayılı kararı ile izin almadan yardım toplayabilen kuruluşlardan sayılmıştır.

_______________________________________________________13

(g)özü mugayyir…

Büyükada Bahçelerönü Sokağı’nda, Adalar’ın Kentsel SİT Alanı bütünü dokusuna tamamiyle aykırı olarak; kaldırım, bahçe duvarı ve zemininin ‘hamam’ misali boydan boya fayansla döşenmesi! Bahçe kapısı ve balkon demirliklerinin yerine son senelerin sakil krom parmaklık modasının uygulanması! Velhasılı Adalar’ın herhangi bir yerleştirilmesine akıllara ziyan bir örnek daha işte!
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: