Gönderen: adalarpostasi | 30 Eylül 2010

ADALAR POSTASI-2493: büyükada’ya ne olmuş öyle?…


* * *
ADALAR’da TARİHTE O GÜN:


5 Ekim 1903 Cumartesi günlü Mısır mürur tezkiresiyle dolaşan Büyükadalı Dimitri’nin geldiği mahalle iadesine dair…


* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada’da, Eylül 2010.


* * *
ADALAR’da HAVA DURUMU:

30 Eylül 2010 Perşembe
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Gökgürültülü sağanak yağışlı
15/23ºC
% 66-94 nem
Yıldız, K 23km/sa
Gündoğuşu 06:59… Günbatışı 18:48…

* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarınca

* * *


Cicely Mary Barker, Mountain Ash Fairy.


* * *


1-
Abbas Güçlü: “Büyükada’ya ne olmuş öyle?…”

2- Begüm Yavuz: “Artık kutlama nezaketinde bulunacak kişilerin de bu postada yazmasını diliyorum… Yoksa…”

3- Arif Çağlar: “Belediyemizin Adalar’ın doğal ve kültürel yapısını tahrip eden bu kaçak

yapılaşmaya karşı başlattığı girişimi destekleyelim. Yapacağımız
bildirimlerle belediyemize yardımcı olalım…”


4- Tahir K. Gürcüoğlu: “İşte Beledi YE YE ‘ler, işte görünmeyen hizmetler, işte gözüken faturalar!… Lütfen yanlış anlamayın!… Bunlar vergi değil deseler de yazsalar da Eğitime değil, Belediye’ye katkı payı Haydi hep beraber pamuk eller cebe… Haydi hayırlısı…”

5- Adalar Kent Konseyi Yürütme Kurulu: “ADALAR POSTASI’nın 26.09.2010 tarihli 2492. sayısında; ADALAR KENT
KONSEYİ GENEL KURUL tarihi sehven ’30 Eylül 2010 Çarşamba günü’ olarak ilan edilmiştir. Bunu: 30 Eylül 2010
Perşembe günü olarak düzeltir ve özür dileriz.

6- TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk yine uyarıyor: ‘Marmara bizim yatak odamız. Fakat yatak odamızı
lağım çukuruna çevirdik. İstanbul, Bursa, Çanakkale gibi şehirlerin yarısı denize lağım akıtıyor…”

7- “Ne yazık ki bu görüntüler, önceki gün İstanbul’un turistik merkezlerinden biri olan Büyükada’da çekildi. Sahibine
yıllarca hizmet vermiş, binlerce yolcu taşımış olan bir at, yavrusuyla birlikte öldükten veya öldürüldükten sonra
yolun kenarına atılarak kargalara ve köpeklere yem edildi…”

8- Adalar Müzesi‘ne bekliyoruz!…

9- Tilda Levi: “11 Eylül’de eşimle beraber Adalar Müzesi’nin açılışına gittik. Vakitlice gitmemize rağmen at nalı şeklindeki oturma düzeninde, kenarlarda bir yer bulabildik. Konuşmalar başladı. İlk konuşmayı ancak duyabildik. İkinci konuşmada ses hepten gitti. Üçüncü, dördüncü derken yerimizden kalktık. Söylenenleri işitmedikten sonra serinlemeye başlayan havada boş yere oturmak istemedik. Ve içimiz biraz buruk ufak adımlarla Aya Nikola’dan Maden’e doğru gitmeye başladık. Tabii müzeyi de gezemedik…”

10- Betül Memiş: “Oksijeni kafaya vurmak maksatlı rotamız; Büyükada’daki (10 Eylül’de açılan) Adalar Müzesi, Kınalıada’da (11 Eylül’de açılan) “Gazeteci Hrant Dink Çocuk Parkı” ve dönüşü Burgazada balık-mey ikilisiydi…”

11- Büyükada Anadolu Kulübü’nde yapılan sempozyumda konuşan Belediye Başkanı Dr. Mustafa Farsakoğlu: “İnsan yaşamında çok önemli bir nokta olan gıda konusunda, böylesi Uluslararası bilimsel bir sempozyumun Adalar’da yapılmasından büyük mutluluk duyuyoruz,” dedi.

12- Servet yapmaya başladığı 2007’de Müftü Bey, Adalar’daki camilerde “İslam’da Kul Hakkı”başlıklı konferanslar veriyordu. Tapu kayıtlarına göre Müftü Osman Barış’ın Sultanbeyli, Kadıköy, Bostancı, İçerenköy ve Maltepe semtlerinden arazi, arsa, bina ve daire olmak üzere 11 ayrı gayrimenkulü bulunuyor.

13- Bülent Korman: “Troçki, biliyorsun, adada yaşadığı yıllarda, sabahları daha gün doğmadan kıçtan takma motorlu küçük bir sandalla denize açılarak balık tutmayı neredeyse ara vermeden, büyük bir tutkuyla sürdürmüş. Bazen ta Yalova açıklarına sürüklendiği bile olmuş…”

)O(

_______________________________________________________1


From: MİLENA MİNGUİRİ
Subject: milliyet abbas guclu: Büyükada’ya ne olmuş öyle?
Date: September 26, 2010 3:53:27 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi.1@gmail.com


Milliyet, 26.9.2010
Abbas Güçlü


Büyükada’ya ne olmuş öyle?

İstanbul’un en güzel yerlerinden birisi de Büyükada. Doğası, ambiyansı, mimarisi ve kültürüyle farklı bir dünya.

Büyükada’yı görmeden, yaşamadan İstanbul’u değerlendirmek eksik olur.

Hemen yanıbaşındaki Heybeli, Burgaz ve Kınalıada da yine her şeyi ile farklı güzelliklere sahip cennet adalar.

Fırsat buldukça adalara gider ve o güzellikleri kısa süreli de olsa yaşamaya çalışırız. Geçen hafta pazar sabahı da oradaydık.

Eskiden son vapura kadar adada kalıp tadını çıkartmaya çalışırken, bu kez öğle saatlerinde İstanbul’a kendimizi zor attık.

O dünyalar güzeli Büyükada’ya bir haller olmuş. Kalabalık diz boyu, pislik desen ha keza. İskeledeki turizm bürosu ise kepenkleri çoktan indirmiş. Oysa gelen her iki kişiden birisi turist. Fayton kuyrukları, at pislikleri, çöpün envai çeşidi adım attığınız her yerde karşınıza çıkıyor.

Viraneye dönüşen tarihi konaklar, susuzluktan kuruyan yeşillikler, piknik alanına dönüşen sahiller, Büyükada’nın o büyülü güzelliğini çoktan tehdit etmeye başlamış.
İstanbul’un canına okuduk. O yetmedi şimdi sıra Prens Adaları’na mı geldi?..
Bu utanca birileri el atmalı ve bu çirkin gidişata bir an önce son vermelidir…

İstanbul’un en güzel yeri..?
Peki İstanbul içerisinde yaşanmaya değer en güzel yer neresi?
İlk sırada kesin Boğaz’ın her iki yakası gelir. Sakinlik isteyenler karşıyı yani Anadolu yakasını, biraz hareket isteyenler de
Avrupa yakasını tercih eder. İçerilere girdikçe yani denizden uzaklaştıkça İstanbul İstanbul olmaktan çıkar iddiasında olanlar çıksa da, aksini savunan çok daha fazladır.

Şimdi bir de İstanbul’un dışına taşan, uzak gibi görünse de aslında çok yakın yerleşim alanları oluştu. Kimi orman içinde kimi yol üzerinde. Binlerce konutluk yeni semtler kuruluyor. Zaten gazetelerdeki ilanlara bakıldığında hangi boyutlara geldiğini görmek mümkün. Her türlü konfora sahipler. Ama İstanbul sevdalılarının aradığı, yaşadığı ya da yaşamak istediği ortamlar, onlardan çok farklı. Tabii şansları varsa, güçleri yetiyorsa ya da aradıklarını bulabiliyorlarsa…
Keşke çıkıp birileri bir araştırma yapsa, İstanbul’un en güzel yerlerinde kimler oturuyor? Ve bunun ne kadar farkındalar? En önemlisi de Büyükada örneğinde olduğu gibi dünya incisi İstanbul’un güzellikleri ne kadar korunuyor?..


_______________________________________________________2

From: BEGÜM YAVUZ
Subject: Re: ADALAR POSTASI-2492: klak kluk, klak kluk, klak kluk, klak kluk, klak kluk… (webdingsce
bilmeyenler icin turkce okunabilir haliyle… :)
Date: September 26, 2010 11:32:34 PM GMT+03:00
To: ADALAR POSTASI


Merhaba,
Nedense CHP’li belediyelere yüklenmekte ısrarcılar, buna anlam vermek zor, anlamak kolay da!!! Yazık!!!

Mustafa Farsakoğlu HUKUK DOKTORU, seversiniz sevmezsiniz ama kanuna aykırı hiçbirşey yapması sözkonusu değil, kimse Farsakoğlu’na illegal birşey yaptıramaz…
Ben çok iyi anlıyorum çok da iyi biliyorum kendi ADALARIM’da kimlerin fesat çığlıklar attığını ama ülkesini seven ve yurttaşlarına görev yapmak için çırpınan kişileri siyaset üstü gormeyi başarın ve yanlarında olun…

Aynı söylemler KARTAL için de geçerlidir… Kadın sığınma evi ve kadın danışma merkezi, mahalle çocuk yuvaları, çocuk oyun merkezleri, yaşlılar yurdu, kadın el emeği ürunleri pazarı, organik pazar ve bunun gibi dünya kadar yurttaşlarını kucaklayan projelere imza attı…

Adil olunuz beyler adil olunuz… Kıskanmayınız beyler kıskanmayınız… Bize de çok şükür böyle BELEDİYE BAŞKANLARI yakışır…

Artık kutlama nezaketinde bulunacak kişilerin de bu postada yazmasını diliyorum…
Yoksa ADIM REŞİT, KENDİN SÖYLE KENDİN İŞİT halinde yaşamaya devam edeceğiz…
Sevgimle selamlarım,

Begüm Yavuz


_______________________________________________________3

From: ARİF ÇAĞLAR
Subject: Belediyemizi destekleyelim, belediyemize yardımcı olalım
Date: September 29, 2010 12:29:28 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com


Belediyemizi destekleyelim,
belediyemize yardımcı olalım…

ADALAR POSTASI’nın 26 Eylül 2010 tarihli 2492. sayısında yer alan ve Adalar Belediyesi’nin web sayfasında
http://www.adalar.bel.tr/duyurular/adalar_kent_muzesi2.asp “ADALAR MÜZESİ KAÇAK DEĞİLDİR” başlığı altında
yayınlanan yazıda:

“Öyle ki 1990 yılından itibaren dönemin belediye yönetimleri tarafından 629 adet binanın ruhsat ve projesine aykırı
kısımlarının yıkılmasına ve 697 adet binaya da para cezası verilmesine karar verilmiştir. Ancak, bu yıkım kararları
uygulanmamış, görevini yerine getirmeyenler hakkında müfettiş raporlarına rağmen yıllarca soruşturma açılmamış,
onların yaptıkları da tıpkı kaçak binalar gibi görmezden gelinmiştir.”

denmekte ve üstelik

“Büyükşehir Belediyesi işletmesi olan İDO’nun Adalar’daki tamamı kaçak olan deniz otobüsü iskelelerini” de işaret
ederek bunun arkasındaki plan şöyle açıklanmaktadır:

“AMAÇ BELLİDİR; Adalar’ın doğasını, tarihi ve kültürel değerlerini yağmalamak, yağmalatmak.”

Çoğu Adalılar’ın bütün bunlardan haberi yoktu ve şimdi son belediye seçimlerinde eski belediye
yönetiminden kurtulmak için bu yeni belediye yönetimine oy verenlerin ne denli doğru bir seçim yapmış olduğunu
görüyoruz. Bu belediye yönetimi seçim kampanyasında verdiği sözü tutmakta ve Adalılar’dan hiçbir şeyi saklamamak
gayretiyle büyük bir açıklık ve saydamlıkla çalışmaktadır, en azından bu yazı bunu göstermektedir. Belediyemizin bu
çalışma ilkesini kutlarız. Bizlerin de birarada uygarca ve barış içinde yasalara saygılı ve onları korumak isteyen
yurttaşlar olarak belediyemizin bu saydamlığını desteklememiz gerekir.

Bunun için herşeyden önce Adalar’da kaçak yapılaşma, orman ve kıyı işgalleri başta olmak üzere yasalara aykırı
hallerin tespiti gerekiyor. 1990’dan bugüne 629 kaçak yapı tespiti arasında bulunmayan kaçak yapılar, orman ve kıyı
işgalleri de olabilir. Şimdi yurttaşların bu kanunsuz duruma son verilebilmesi için bilinen kaçak yapıları bildirmesi ve
kendi bildiklerinin belediyenin tespit ettiği listenin içinde bulunup bulunmadığını denetlemesi gerekiyor.

Yurttaşlar belediyeye ya da ADALAR POSTASI iletişim ağın adalar.postasi@gmail.com ya da derneğimi
www.adalarkoruma.org / adalarkoruma@adalarkoruma.org bildikleri kaçak yaplaşmayı düzgün bilgi
ve fotoğraflarıyla bildirebilir, bildirmelidir.

Belediyemizin Adalar’ın doğal ve kültürel yapısını tahrip eden bu kaçak yapılaşmaya karşı başlattığı girişimi
destekleyelim. Yapacağımız bildirimlerle belediyemize yardımcı olalım.

Arif Çağlar


_______________________________________________________4

From: TAHİR K. GÜRCÜOĞLU
Subject: Pamuk eller cebe
Date: September 29, 2010 5:18:45 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com


Merhaba,
İşte hizmet diye yapılan kaldırımlar mı? Yoksa şeçim adına müteahhitlere verilen ortaklık ihaleleri mi? Yapılanlarda tüyü bitmemiş yetimin hakkı var. Neler mi yapıldı, yollardaki tarihi güzelim arnavut kaldırımlarının (parke taşlarının) düzeltilmesi gerekirken üzerine asfalt dökerek tarihi dokuyu bozdular, yolların kodunu bazı yerlerde 20-40 cm arası yükselttiler. Dışa açılan bahçe kapıları açılmaz oldu, bazıları içeri girip çıkmak için basamak yapmak zorunda kaldı… Birçok evin bodrum kat camları, pencereleri neredeyse kapandı. Bozuk yollara yama yapılması gerekirken Büyükşehir’den (kelin kremi misali) hibe gelen asfalt komple asfalt üstüne asfalt dökülerek gelişigüzel harcandı.

Yıllardır yapılması gereken yol onarımları yapılmadı. Sözde ‘turistik Ada’da Çankaya ve Maden’de ana cadde kaldırımları bazı yerlerde asfalt dökmekten yollar yukarıda kaldırımlar aşağıda kaldı. Yamuk yumuk yürünemeyecek vaziyette olup insanların düşmesi kafasını kolunu kırmaması mucizedir. Ama Belediye, yolları, kaldırımları, çukurları görmeyip müze de müze demekten başka bir şey demiyor. Kendimizi kandırmayalım, aldatmayalım.

Birçok yerde kullanabilecek durumda olan bordürlerin ve eski aşık taşlarının kepçelerle molozların arasında atıldığını birçok insan gördü. Bordür taşlarının sağlamları bile dozerle kırılarak atıldı. Halbuki çok iyi dolgu ve duvar malzemesi olarak kullanılırdı.Yeni tretuvar bordür taşları yarı yarıya gömülmesi gerekirken birçok yerde hiç gömülmeden, hafriyat yapılmasın diye eski taşların üzerine cüruf atılarak taş üstüne yeni taşlar döşendi. Yani kaldırımlar duble, müteahhit köşe oldu vatandaş ise acaba keriz mi diye düşünüyorum.
Batan geminin malları, kapan kapana yutan yutana ama sonunda kimseye yaramıyor, yapılan işler şimdiden dağılmaya, kaldırımlar bile sökülmeye başladı. İşte resimler en güzel kanıtı. Doğalgaz yapılırken de doldurulan mıcırlar daha sonra ihalesi yapılan kanal ve su borularının konması için yapılan hafriyatta toprak niyetine atıldı. Döşenen su borularının üzerine tekrar getirilen mıcırlar alınıp, dolgu malzemesi olarak döküldü. İnsanın vicdanı varsa sızlar ama bu ahlar hep çıkacaktır.

İşte Beledi YE YE ‘ler, işte görünmeyen hizmetler, işte gözüken faturalar!…

Lütfen yanlış anlamayın!…
Bunlar vergi değil deseler de yazsalar da
Eğitime değil, Belediye’ye katkı payı
Haydi hep beraber pamuk eller cebe…
Haydi hayırlısı…









_______________________________________________________5

From: ENGİN DAMCI
Date: September 27, 2010 4:33:59 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com


26.09.2010 tarih 2492 sayılı sayısında; ADALAR KENT KONSEYİ GENEL KURUL tarihi sehven “30 Eylül 2010 Çarşamba
günü” olarak ilan edilmiştir. Bunu: 30 Eylül 2010 Perşembe günü olarak düzeltir ve özür dileriz.
Adalar Kent Konseyi Yürütme Kurulu


* * *

From: ENGİN DAMCI
Subject: İlt: ADALAR KENT KONSEYİ GENEL KURUL GÜNDEMİ (bilgilerinize arzen)
Date: September 23, 2010 9:00:34 PM GMT+03:00
To: emine.cigdem.tugay@gmail.com

ADALAR KENT KONSEYİ
GENEL KURUL GÜNDEMİ

22.09.2010

…………………………….DERNEĞİ

Adalar Kent Konseyi Çalışma Yönergesi gereği EYLÜL ayı içinde yapılması gereken OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI, Yürütme Kurulumuzun 16/Eylül/2010 tarihli ve 2010/08 nolu kararı ile aşağıdaki Gündem maddelerini görüşmek ve karara bağlamak üzere 30/Eylül/2010 Perşembe günü saat 14.30’da Anadolu Kulübünde yapılacaktır.

İlk toplantıda yeterli çoğunluk sağlanamaması halinde ikinci toplantı çoğunluk aranmaksızın 08/EKİM/2010 Cuma günü saat:14.30’da BÜYÜKADA ANADOLU KULÜBÜNDE YAPILACAKTIR.

Derneğinizi Genel kurulda temsil edecek üyenizin yetkilendirme yazısı ile toplantıya katılımını önemle rica ederim.

TOPLANTI GÜNDEMİ:
1. Açılış ve yoklama
2. Divan oluşumu
3. Saygı duruşu ve İstiklal marşı
4. Adalar Belediye Başkanı Sayın Dr.Mustafa FARSAKOĞLU’nun konuşması
5. Adalar Kaymakamı Sayın Salih KESER’in konuşması
6. Kent Konseyi Yürütme Kurulu çalışmaları hakkında Bilgi Sunumu
7. Adalar İlçemizde, aşağıda madde başlıkları ile belirtilen ve insanlarımızın yaşam kalite ve standardını yakından etkileyen sorunların görüşülmesi ve neticesinde Genel Kurulca tespit olunacak sorunların çözümüne ait ortak bildirinin Adalar Belediyesine sunulması,

a. Adalara ve Adalardan ana karaya deniz yolu ile ulaşım sorunu,
b. Adalar Belediyesinin kaldırım harcamalarına katılım payı uygulaması,
c. Adaların, belediyesince hazırlanacak 1/1000 ölçekli nazım imar planları uygulaması hakkında görüşme,
d. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun Sit kuralları gereği tüm Ada yollarını yürüme yolu olarak kabulüne rağmen; Ada içinde sefer yapan motorlu motorsuz vasıtaların yarattığı sorunlar ile Cadde ve sokaklarda huzurlu, güvenli bir şekilde yürümeyi neredeyse imkansız hale getiren Trafik kaosu hakkında görüşme,
e. Adaların Çöp ve Temizlik sorunu,
f. Ada Sahillerinin Adalı yaşayanların gözüyle Belediyesince ne şekilde tanzim ve kullanılması gerektiği hakkında görüşme,

8. Temenniler ve kapanış,


ADALAR KENT KONSEYİ YÜRÜTME KURULU




_______________________________________________________6

From: CELAL KARACA
Subject: DENİZ LAĞIM OLDU
Date: September 30, 2010 12:33:38 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com


DENİZ LAĞIM OLDU

TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk yine uyarıyor: ‘Marmara bizim yatak odamız. Fakat yatak odamızı lağım çukuruna çevirdik. İstanbul, Bursa, Çanakkale gibi şehirlerin yarısı denize lağım akıtıyor…

Marmara ve Karadeniz çok değil yirmi otuz sene önce orkinosla doluydu. 1970’lerde Beykoz’da Denizcilik Lisesi’nde okurken orkinoslar oynaşırdı, öyle çoklardı. Neden mi? Çünkü Orkinosların Tekirdağ, Şarköy, Marmara Adası arasında bir aşk üçgeni vardır. Bu balıklar üremek ve yumurtlamak için binlerce kilometre öteden, Atlantik Okyanusu’ndan gelirler. Orkinosların aşk üçgeni, kravatlarıyla gezenler tarafından darmadağın edildi. Ne yazık ki, bu acı sözler, sıradan bir balıkçıya değil, uzun yıllarını İstanbul Boğazı’na ve balıkları üzerine yaptığı çalışmalara ayıran bir bilimadamına ait…

İ.Ü. Su Ürünleri Fak. eski dekanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, kendini eski bir Boğaz çocuğu olarak niteliyor. Ve yaşanan değişimi şöyle özetliyor: “İstanbul Boğazı’nda Beykoz Dalyanı’nda atlayan kılıçbalıklarını gördüm. O büyük kılıçbalıkları öyle görüldüğü gibi azametli değildir. Ağa girdikten sonra öyle masum hale gelir ve sakinleşir ki, 5 yaşında bir çocuk bile o balığı tutabilir. O azametli balık o dalyandaki ağın içine girdikten sonra o kadar sakin hale gelir. Yalılara vuran orkinosları gördüm. Anadolu Hisarı’ndaki Dere Kahvesi’nde binlerce ton lüfer vardı. Çünkü çok fazla avlanıyordu. O zamanlar 1970’li yıllardaydı. Şimdi aradan 30-35 yıl geçti. Artık dünyanın en pahalı lüfer balığını yiyoruz. Dört adedi bir kilo geliyor. Tanesi 25 liradan, 100 lira geliyor. New York’ta 50 Euro’ya 2 gün karnını doyurursun. Dünyanın en pahalı başkenti Tokyo’da bile 50 Euro’ya lüferden 4 kat lezzetli balık yiyebilirsin.”

Eskiden Fener balığının yüzüne bakmazlardı, şimdi o bile 15 lira
İstanbul’da balık fiyatlarının böylesine yükselmesinin ana sebebi pek tabii ki balığın azalması. Resmi rakamlara göre, Marmara gibi küçücük bir havuzda 3 bin balık teknesi var. Değişim rakamlara da yansımış durumda… 1970’li yıllarda uskumru bolken, son 15 yıldır Norveç’ten geliyor. Öztürk, nesli tükenen balıkları şöyle anlatıyor: “Kolyos kalmadı. Şarköy’ün altında bol kalkan balığı olurdu, şimdi eser yok. Beykoz Belediyesi’nin amblemi kalkandır. Beykoz Kalkanı diye bir kalkan vardı, yok oldu. Yeniköy kıyılarında gelincik balığı vardı. Kıyılardan gelincik sepeti atılırdı. Ortaköy’de çalıyla karides yakalarlardı. Anadolu Hisarı’nda istakoz vardı. Kimse kırlangıç balığının yüzüne bakmazdı. Hele bugünkü gibi vatoza bakanlar hiç olmazdı. Şimdi vatoza benzer bir balık olan Fener balığı 15 lira. 20 yıl önce Fener balığının yüzüne bakan yoktu, çünkü balık çoktu ve ucuzdu.”

Yılda 40 bin ton balık avlanması gerekirken, 80 bin ton avlanıyor
Bayram Öztürk’e göre Marmara Denizi’nde balığın azalmasının en önemli sebebi aşırı avcılık. Öztürk, Marmara’da yılda 40 bin ton balığın üzerine geçilmemesi görüşünde ısrarlı: “Avcılığın sürdürebilir olması için balık avı 40 binle sınırlanmalı. Oysa ki burada geçen yıl 70-80 bin ton balık avlandı. Böylece o balıklar yavrularıyla birlikte avlanmış oldu. Lüfer kampanyasında 14 cm’lik çinekopu 1 yaşında bile olmadan ve yumurta vermeden öldürdüğümüzü söyledik. Bunun önlemi denetim. Hallerde kayıt altına alınacak. Bugün Türkiye’de balıkçılığın yarısı kayıt altında değil. Gidin Beykoz’da motorlar iskeleye yaklaşıp balık satar. Böylece vergiden de kaçırır, ne kadar balık tuttuğu da belli olmaz.”

Kaçak avlanan trollerin yeri belli kimse bir şey yapmıyor
Marmara Denizi’nde 200’ün üzerinde trol var. Ama yasalara göre trol avcılığı hep yasak: “Sahil Güvenlik görevini yapıyor ama herkesin başına bir jandarma dikemezsiniz. 200’ün üzerinde trol var Marmara’da. Bu teknelerin Marmara Denizi’nde olmaması lazım. Bu trol teknelerinin çoğu Bandırma’daki Çakıl Köyü’nde. Trol teknelerinin yeri belli. O tekneler orada ne yapıyor? Kimse müdahale etmiyor. Trol avcılığı balıkçılıkta dibi tarayarak yapıldığı için birincisi balık yumurta ve larvalarını öldürür, ikincisi de balıkların yaşam alanlarını öldürür. Deyim yerindeyse, denizi kürtaj eder. Kaçak trol avcılığı yapılınca, tekir, vatoz, kalkan, pisi ve mezgit gibi dip balıklarının stoklarının azalmaması mümkün değil.”

Marmara’nın kıyısındaki şehirlerin yüzde 60’ının arıtması yok
Balıkların tükenmesinde sadece balıkçı değil, endüstri tesisleri ve gemiler de suçlu. Öztürk, Boğazlardan yılda 55 bin gemi geçtiğine dikkat çekiyor: “Kolyos ve Uskumru balığının azalmasının sebebi petrol kirliliğidir. Çünkü yumurta petrol tabakasında ölür. Kazalar olmadığı zamanlarda ise geçen gemilerden Marmara Denizi’ne kaçak olarak sintine atıkları bırakılıyor. Bazı zehirli denizanaları türleri, bu gemilere yapışarak, balans suları ile denizlerimize geliyor. Marmara Denizi’nin etrafındaki endüstri tesisleri atık maddelerini yeterince arıtmıyorlar. Marmara’nın yüzde 60’ında arıtma yok.”

Balıkların yeniden çoğalması için tek çözüm kota koymak
Türkiye’de balıkların yeniden çoğalması için tek çözüm kota koymak. Türkiye’de kotalı olan tek balık Orkinos: “Onu da Türk hükümeti değil, uluslararası bir örgüt tüm dünyada kotaya bağladı. O komisyon Türkiye’ye dedi ki, ‘Kardeş sana 500 ton balık veriyorum, 1 ton balık fazlasını avlayamazsın.’ Bizde nesli azalan balıklardan kalkan, kılıç, lüfer, palamut başta geliyor. 2000 yılında 25 bin tondu yıllık avlanan lüfer, 2008’de ise 5 bin ton. Demek ki popülâsyonda 5 kat bir azalma var. Marmara Denizi’nde kılıç balığı, kalkan, uskumru, palamut bitti. Gürcistan’dan tonu 250 dolara hamsi ithal etmeye başladık. Ama bu yıl fiyata zam yapacaklarını duydum. Fakat bu 250 dolarla kalmıyor. Bunu bir “business” gibi düşünün. Personel gidiyor, insanlar gidiyor. Bir ticaret oluyor bu ve ucuz balık alınıyor. Bu da balık unu fabrikalarına veya İstanbul’a veriliyor.”

Hangi ülkeden hangi balıkları yiyoruz?
Uskumru Norveç
Orfoz Moritanya
Istakoz Kanada
Sardalya Yunanistan
Kalkan Ukrayna
Ahtopot Hindistan, Pakistan
Kalamar Hindistan, Pakistan
Mercan Yunanistan
Barbunya Fas ve Moritanya
Orfoz Senegal ve Moritanya
Ringa Norveç
Somon Norveç
Karides Tayland, Endonezya, Malezya
Havyar Rusya, Ukrayna, Azerbaycan


Teşekkürler Sayın Öztürk’e,

Celal Karaca


_______________________________________________________7

Milliyet, 24.9.2010



Büyükada’da vahşi yaşam!


Bu fotoğraf Afrika’da çekilmedi; ne bu atlar vahşi, ne de bu köpekler…



Ne yazık ki bu görüntüler, önceki gün İstanbul’un turistik merkezlerinden biri olan Büyükada’da çekildi. Sahibine yıllarca hizmet vermiş, binlerce yolcu taşımış olan bir at, yavrusuyla birlikte öldükten veya öldürüldükten sonra, yolun kenarına atılarak kargalara ve köpeklere yem edildi. Köpeklerin yediği ölü atı faytoncuların yol kenarına attığı tahmin ediliyor. Büyükada’da yıllardır hastalık, yaşlılık veya sakatlık gibi nedenlerle öldürülen ve kaderine terk edilen atlar, faytoncular tarafından insafsızca denize ve çöplüklere atılıyordu. Artık içler acısı bu duruma yollarda da rastlanıyor olması adalıları isyan ettirdi.


_______________________________________________________8

http://www.adalarmuzesi.org/cms/index.php

Adalar Müzesi’ne Bekliyoruz!

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı projeleri kapsamında, Adalar Vakfı, Adalar Belediyesi ortak çalışmasıyla hayata geçirilen Adalar Müzesi, 10 Eylül Cuma günü Aya Nikola Mevkii Eski Helikopter Hangarı’nın yenilenmesiyle oluşturulan alanda kapılarını ziyaretçilere açtı. Adalar Müzesi’nin ön açılışı, 40 gün önce 3 sergiyle Büyükada Çınar Müze Alanı’nda yapılmıştı.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı projeleri kapsamında, Adalar Vakfı, Adalar Belediyesi ortak çalışması olarak hayata geçirilen Adalar Müzesi’nin ön açılış etkinlikleri kapsamında “Ada Sahillerinde Bekliyorum” ve “Adalılar” sergileri Büyükada Çınar Mevkii’nde, “Adalarda İz Bırakanlar” sergisi ise Büyükada İskelesi’nde açılmıştı. İstanbul’un ilk kent müzesinin açılışını müjdeleyen bu sergilerin ardından, Adalar Müzesi’nin kalıcı bölümlerini oluşturan 7 ana galeri de 10 Eylül’den itibaren İstanbulluların beğenisine sunuldu.


_______________________________________________________9
Şalom, 29.9.2010
Tilda Levi


Sonbaharı yaşayın

Sonbahar geldi demiyorum zira hala yazın uzantısı tatlı sıcak günler yaşıyoruz. Bu günlerin en güzel yanlarından biri, üç ay boyunca Ada’da her nedense bir türlü gerçekleştiremediğiniz güzellikleri hayata geçirmektir. Adalı olmaya da gerek yok üstelik. Adalar’ın en güzel zamanı okullar açılıp etraf tenhalaşmaya başladığı anlardır. Hoş, günübirlik gelen Arap turistler arabacı kuyruklarını hiç boş bırakmıyor, ama olsun.
Yürüyüş yaparken, tanıdık veya tanımadık insanlarla selamlaşmak; mola vermek için oturduğunuz çay bahçesinde yan masadakilerle sohbete girmek; atkestaneleri toplamak; mısırcıdan ‘en sütlü’sünü seçmek kişiye çok doğal gelebilir. Ancak bunları şehir gürültüsünden uzak, bol oksijenli bir ortamda gerçekleştirmek, çok yakınımızda olup da her zaman yararlanmadığımız nimetler.

11 Eylül’de eşimle beraber Adalar Müzesi’nin açılışına gittik. Vakitlice gitmemize rağmen at nalı şeklindeki oturma düzeninde, kenarlarda bir yer bulabildik. Konuşmalar başladı. İlk konuşmayı ancak duyabildik. İkinci konuşmada ses hepten gitti. Üçüncü, dördüncü derken yerimizden kalktık. Söylenenleri işitmedikten sonra serinlemeye başlayan havada boş yere oturmak istemedik. Ve içimiz biraz buruk ufak adımlarla Aya Nikola’dan Maden’e doğru gitmeye başladık. Tabii müzeyi de gezemedik.

İyi ki o gün müzeyi göremedik. Kalabalığın içinde bir bölmenin önünde ne kadar durabilirsiniz ki… Açılıştan iki hafta sonra, havanın kapalı olduğu bir gün Adalar Müzesi’ne gittik. Biletlerimizi veren genç bayan hem bizi yönlendirdi, hem de birçok sorumuzu yanıtladı. Gülen bir yüzün sizi konuk etmesi gerçekten önemli. Sonda soracağınız soruyu baştan yanıtlayayım. ‘Müzeye gitmeye değer mi?’ Kesinlikle evet. Henüz bir nüve. Her şeyden biraz tadımlık verilmiş gibi. Kanımca yeni açılan bu müze son derece profesyonel tasarlanmış. En ilgi çekici bölümlerden biri de video kayıtları. Vaktimizi mekanı gezmeye ayırdığımızdan video bantları tek tek izledik. Sözlü tarih başlı başına bir zenginlik. Müze, internet yoluyla araştırmacılara hizmet sunacak. Merakla bekliyorum. Mekanı gezerken tek rahatsız edici unsur, oranıza buranıza konan kara sineklerdi. Çıkışta görevliye söylediğimde;‘Haklısınız, karşıdaki ahırlardan geliyor. Akşam ilaçlıyoruz. Sabah kapıları açmamızla içeri giriyorlar’ dedi. Gerçi arabacılara başka yer tahsis edildi ama her nedense bazıları Aya Nikola’daki ahırları yeğliyor. Umarım Belediye Başkanımız bu konuya bir çözüm getirecektir.

Adalar Müzesiyle ilgili basında birçok yazı çıktı. Ancak oluşumundan, içeriğine varıncaya dek okuduğum en güzel yazı, Hürriyet’te yayınlanan 12 Eylül tarihli Gila Benmayor’un “Adalar Müzesi” başlıklı makalesiydi.

Üşenmeyin, Hürriyet’in arşivine girin ve yazıyı okuyun.

***

Sukot’u Ada’da yaşamak çok güzeldi. Mevsimin uygunluğu nedeniyle Büyükada Sinagogu’nda kurulan Suka büyük küçük herkese neşeli bir hafta yaşattı. Daha nice bayramlara.

Henüz ‘iyi kışlar’ demeğe dilim varmıyor. Sonbaharı, tüm güzellikleriyle yaşamanız dileğiyle.

_______________________________________________________10
HaberTürk, 27.9.2010
Betül Memiş

**Bu hafta yolum Samsun’a düştü (sonrasında Samsun’da neler oluyor döküleceğim), o yüzden bu kadar arayla yazabiliyorum (tembelliğe vurduğumu sanmayın kendimi) ama geçtiğimiz haftadan bana kalanlarsa şöyle… Geçtiğimiz hafta sonu şöyle en temizinden ve en meylisinden bir ada turu yaptık-m. (Ben ve Ada fanatiği iki bünye daha… Arka fonumuzda ise sanat müziğinin yüksek doz şarkıları…) Oksijeni kafaya vurmak maksatlı rotamız;Büyükada’daki (10 Eylül’de açılan) Adalar Müzesi, Kınalıada’da (11 Eylül’de açılan) “Gazeteci Hrant Dink Çocuk Parkı” ve dönüşü Burgazada balık-mey ikilisiydi.
Kabataş-İDO’nun yanında sabah çayı ve simidiyle başlayan gezimiz; en kallavisinden deniz kokusu ve martı sesleri eşliğinde, muhabbetin demini de çıkararak, Büyükada’ya varmayla daha bir şahaneleşiyor. Sonra Ada’nın kalabalık ama huzurlu insanlarının arasında, yarısı bisiklet, yarısı tabanvayla Adalar Müzesi’ne vardık. Adalar tarihine sözlü-yazılı ve fotoğraflı bir gezi düşünürseniz Adalar Müzesi, misafirlerine keyifli bir ada turu yaptırıyor, benden söylemesi! Müzenin en farklı konuğu ise; ada kayalıklarında fosilleşmiş izleri bulunan ve 400 milyon yıl önce bu denizlerde yaşadığı bilinen Dunkleosteus zırhlı balık replikası. Video gösterisiyle sunulan bilgiler hayli heyecan verici zamanlar yaşatıyor. Adalar Müzesi’nde tüm o naif detayların yanında bana tebessüm ettiren iki fotoğraf vardı; biri Nâzım Hikmet ve Sait Faik’in aynı karede bulunduğu fotoğraf, diğeri ise Sait Faik’in Ada’da öylesine yolda, sakin sakin dikilerek verdiği pozu… Çok güzellerdi. Büyükada dönüşünü de faytonla yaptık, bu arada faytoncular çok kibarlar, şehir turu-rehberi tadındaki ada tanıtımları şahaneydi. Oradan Kınalıada- Gazeteci Hrant Dink Çocuk Parkı’nı ziyaret ettik. Hrant’a sol yanımızdan bir selam verip, salıncağa meyil eden edayla, metropolün verdiği hezimetlerin altında kalan çocukluğumuza döndük yeniden. Çayımızı yudumlayıp, oradan da Burgazada’ya geçtik, minik bir ada turundan sonra soluğu Çardak Restoran’da, lezzeti ise balık-meze ve meyde bulduk.


_______________________________________________________11

Adalar Belediyesi, 24.9.2010

http://www.adalar.bel.tr/haberler/hbr123.asp


ÇİFTLİKTEN SOFRAYA GIDA GÜVENLİĞİ


Avrupa Kadınlar Konseyi-Türk Kadınlar Konseyi Derneği ile İstanbul Veteriner Hekimler Odası tarafından düzenlenen “Çiftlikten Sofraya Gıda Güvenliği Semineri”nde geni değiştirilmiş organizmalar ve verdiği zararları ele alınıyor. Altı gün sürecek ve Büyükada Anadolu Kulübü’nde yapılan sempozyumda konuşan Belediye Başkanı Dr.Mustafa Farsakoğlu “İnsan yaşamında çok önemli bir nokta olan gıda konusunda, böylesi Uluslararası bilimsel bir sempozyumun Adalar’da yapılmasından büyük mutluluk duyuyoruz” dedi.
Anadolu Kulübü’nde gerçekleştirilen sempozyumda açılışında Türk Kadınlar Konseyi Derneği Başkanı adına konuşan Fatoş Üner İnal, geni değiştirilmiş gıdaların özellikle geleceğimiz olan çocuklar ve gençlerimizin yaşamalarını tehdit ettiğini vurguladı. Ünal “Bu yapay üretilen gıdalarla mücadelede en büyük görev kadınlarımıza düşüyor. Günlük alışverişi yapan onlar. Onlar bu nedenle çok daha seçici ve dikkatli olmak durumundalar. Ülkemizde maalesef GDO’lu gıdaları bize yaygın olarak yedirmeye çalışılıyor” şeklinde konuştu.

Avrupa Kadınlar Konseyi Başkanı Grace Wedekind’de Türkiye’de insan yaşamını doğrudan ilgilendiren geni değiştirilmiş organizmalarla ilgili bir sempozyumun yapılmasının önemine işaret etti. Sempozyumda ele alınacak konuların, dünyada GDO’larla ilgili verilen mücadeleye ışık tutacağını sözlerine ekleyen Wedekind, “Yaşamımızı ve insanlığı tehdit eden bu ürünlere karşı mücadelede güçlerimizi birleştirmeliyiz” diye konuştu.
Sempozyumda daha sonra İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu Başkanı Dr.Arzu Özyol “Çevre Etiği Açısından Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”, İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr.Özge Özgen Arun “Günlük Yaşamda Gıda Hijyeni”, İstanbul Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Çiftçioğlu, “Gıdaların çiftlikten çatala izlenilebilirliği” konusunda bildiriler sundu.
GDO’lara ‘Yoksulluk’ savunması bahanedir Büyükada Anadolu Kulübünde yapılan sempozyumda bir bildirir sunan Arzu Özyol şunları söyledi:
“GDO’ları savunan görüşlerin dayandığı en önemli noktalardan biri, dünyadaki giderek artan besin gereksinmesini karşılamak için bitki ve hayvanların genleriyle oynayarak türlerin üretim miktarını çoğaltmaktır. Ancak bu gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü mevcut tarım kapasitesi dünya nüfusunun gereksinmelerini karşılanmak için yeterlidir. BM’nin FAO raporlarında tahıl üretimindeki artışın nüfus artışından yüzde 50 fazla olduğu yer almaktadır. Dünyadaki açlığın temel nedeni olarak besinin adil dağıtılmaması veya plansız tarım politikaları gösterilebilir”
Özyol, süpermarketlerdeki işlemden geçmiş besinlerin çoğunda genetik katkı maddeleri bulunduğunu ve bunu yapılan testlerin doğruladığını da vurguladı.
Günlük yaşamda gıda hijyeni çok önemlidir
İstanbul Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Besin Hijyeni Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Özge Özgen Arun’da sempozyumda “Günlük yaşamımızda gıda hijyeni” konulu bir bildiri sundu. Doç Dr. Arun, halen günümüzde milyonlarca gıda kaynaklı sağlık vakasının kayıtlara geçtiğini anımsattı.Gıda kaynaklı sağlık problemlerinin değişen coğrafyaya bağlı olarak farklılık gösterdiğini kaydeden Özyol, şunları kaydetti:
“Gıda zehirlenmelerinde en yüksek oran yüzde 42 ile evlerde yapılan hatalara bağlı olduğu görülmektedir. Buda tüketicinin ve başta kadınların gıda güvenliği konusunda bilinçlenmesi ile yerine getirilebilir”
Gıdayı çiftlikten çatala izlemek
Dünyada gıda izlenebilirliği konusunda önemli çalışmalar yapıldığını kaydeden İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Çiftçioğlu’da şöyle konuştu:
“Çiftlikten/tarladan başlayan gıda zincirinin son halkası tüketicilerdir. Tüketici seçiminde en önemli faktör ise, gıdanın kendisi ile sunulan bilgiler vasıtasıyla oluşan tüketici ve üretici arasındaki güvendir. Günümüzde bu güveni oluşturmak gıda zincirinin endüstrileştirilmesi ve gıda dalındaki küçüklü büyüklü firmalar arasındaki rekabet nedeniyle hiç kolay değildir. Tüketiciler açısından bir gıdanın izlenebilmesi ancak o gıdaya ait dokümanlar (Talep edildiğinde gösterilebilmelidir) ve ürünün etiket bilgileridir. Birçok gıdanın etiketinde bulunan en yaygın bilgiler; marka,ürün adı,raf ömrü(Son kullanma tarihi) ,ürüne spesifik barkod gibidir. Günümüzde izlenebilirliğin en az hata ile en hızlı ve doğru bir şekilde yönetilebilmesi amacıyla yeni teknolojiler üzerinde çalışmalar sürmektedir.”

_______________________________________________________12
Sabah, 27.9.2010
Abdurrahman Şimşek

Hayırlı işler bey

İstanbul Sancaktepe İlçe , 2 bin TL maaşla çalıştığı halde milyonlarca TL değerinde gayrimenkul satın aldı. “Emlak kralı” müftünün, bu serveti camilerde toplanan bağışları zimmetine geçirerek edindiği öne sürülüyor

İstanbul’un yeni ilçelerinden Sancaktepe’nin ‘ın, 2 bin TL maaşla çalıştığı halde milyonlarca lira değerinde gayrimenkul satın aldığı ortaya çıktı. Bu serveti camilerde toplanan bağışları zimmetine geçirerek yaptığı ileri sürülen “emlak kralı” müftünün nasıl gayrimenkul zengini olduğu araştırılıyor. SABAH’ın edindiği bilgilere göre Osman Barış’ın serveti Adalar İlçe Müftüsü olduğu dönemde hissedilir biçimde artmaya başladı. Servet yapmaya başladığı 2007’de Müftü Bey, Adalar’daki camilerde “İslam’da Kul Hakkı” başlıklı konferanslar veriyordu. Tapu kayıtlarına göre Müftü Osman Barış’ın Sultanbeyli, Kadıköy, Bostancı, İçerenköy ve Maltepe semtlerinden arazi, arsa, bina ve daire olmak üzere 11 ayrı gayrimenkulü bulunuyor. Osman Barış, yine Bostancı ve İçerenköy’den ikisi arsa, biri daire, biri de bina olmak üzere dört gayrimenkul satmış. Osman Barış’ın önceden Kadıköy civarında gayrimenkul alırken Sancaktepe Müftülüğü’ne atanmadan hemen önce ve atandıktan sonra Sultanbeyli civarında gayrimenkul almaya başladığı görülüyor. Emlakçıların tahminlerine göre Barış’ın gayrimenkullerinin toplam değeri 3 ila 5 milyon TL arasında değişiyor. Müftü’nün, bu serveti Adalar’da görevli olduğu dönemde Heybeliada Kuran-ı Kerim Kursu Derneği ile Sancaktepe’ye tayin olduktan sonra kurduğu Sancaktepe Dini ve Sosyal Hizmetler Derneği’ne yapılan bağışlarla yaptığı öne sürülüyor.


HİBE BİNAYI EŞİNE VERDİ

Osman Barış, Heybeliada Kuran-ı Kerim Kursu Derneği’ne hibe edilen bir daireyi akıllara durgunluk veren bir yöntemle satmış. Fatih Camisi’ne 300 metre mesafede merkezi konumdaki bu daire Osman Barış’ın Adalar İlçe Müftüsü olduğu dönemde bir hayırsever tarafından Heybeliada Kuranı Kerim Kursu Derneği’ne bağışlanmış. Müftü Barış, eşinin daireyi 25 bin TL’ye aldığını ileri sürüyor. Barış’ın iddiasına göre bu daire 45 bin TL’ye elden çıkarılmış. Erzurum İspirli olan Osman Barış’ın ayrıca 21 Aralık 2009 tarihli mukavele ile Sultanbeyli Adil Mahallesi Eğitim ve Kültüre Hizmet Derneği’nin Sancaktepe Dini ve Sosyal Hizmetler Derneği’ne devrettiği 400 metrekarelik bir arsayı İspirliler Vakfı’na vererek kazanç sağladığı belirtiliyor. SABAH Özel İstihbarat Bölümü’nün, servetiyle ilgili tartışmalara ilişkin sorularını yanıtlayan Sancaktepe Müftüsü Osman Barış, bağışlanmış bir gayrimenkulü eşinin almasında dini ve etik açıdan hiçbir sakınca görmediğini söyledi. Serveti hissedilir biçimde artınca hakkında çeşitli suç duyurularında bulunulan Müftü Barış’ın sona ermiş ve devam eden davaları bulunuyor. Osman Barış, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanmak ve suçu bildirmemek iddialarıyla Kartal 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Barış, bu davadan beraat etti. Halen Kadıköy 4. Sulh Ceza, Fatih 4. Asliye Ceza ve İstanbul 16. Asliye Ceza mahkemelerinde çeşitli suçlardan yargılandığı halde görevine devam eden Barış, daha önce de Adalar Sulh Ceza Mahkemesi’nde basit tehdit, yaralama ve hakaret suçlarından da yargılandı. Müftü Osman Barış, malvarlığındaki artış ile ilgili olarak, “Dairelerim ve arsalarım var, doğru. Bunlar normal. Beş yıl Hollanda’da kaldığım için daire ve arsa alabildim. Fatih’teki yeri emlakçıya verdik. Kimse almadı orayı. Bari ben alayım dedim” dedi. Müftü Barış, bağışları neden Diyanet Vakfı şubesi üzerinden toplamayıp dernek kurup topladığı sorusuna ise “Diyanet Vakfı şubesi topladığı zaman Ankara’ya yüzde 30 pay göndermek zorundasınız. Bu yüzden ben kendim toplamak zorundayım” yanıtını verdi. Sorularımıza sanki memurluk değil, tüccarlık yapıyormuş gibi cevap veren Barış şöyle devam etti: “Şimdi burada para topluyoruz. Beş, altı bin lira civarında bir para var. Bunun yüzde 30’unu Ankara’ya gönderdiğiniz zaman size bir şey kalmıyor. Niye göndereyim, ben Ankara’dan beş kuruş para almıyorum. Diyanet Vakfı bana bir tane kalem göndermiş değil. Ayrıca Diyanet Vakfı şubesi kurmak müftülüğün şartlarından değil ki. Diyanet sadece maaşları gönderiyor.”

SERGİ USULÜ PARA TOPLUYOR

Sancaktepe’deki Osmangazi Mahallesi Cami Dernek Yönetimi, kuran kursu binasına hemşehrisini yerleştirmek isteyen İlçe Müftüsü Barış hakkında kaymakamlığa şikayette bulundu. Şikayet dilekçesinde Müftü Barış’ın 2860 sayılı yardım toplama kanunun 5. maddesine göre camilerden “sergi usulü” para toplamak yasaklandığı halde özellikle Cuma namazı çıkışlarında “sergi usulü” para toplattığı belirtildi. Dilekçeye imza atan Sancaktepe Mahallesi sakinleri, Hazreti Ömer Camisi başta olmak üzere bölgedeki camilerden toplanan bağışlar karşılığında kesilen makbuzların sahte imzalarla yeniden düzenlendiğini öne sürdü. Şikayetçilerden Muzaffer Bodur, Hazreti Ömer Camisi’nde toplanan yardımların orijinal tutanaklarının da imha edildiğini, yerine sahte imzalarla yenilerinin düzenlendiğini iddia etti. Bir diğer şikayetçi Abdulmecit Zengin ise Samandıra Merkez Camisi Kuran Kursu’ndaki kombi ve kalorifer tesisatının tamamı bağış iken Osman Barış’ın piyasadan fatura temin ederek dernek hesabından harcama yapılmış gibi gösterdiğini savundu. Sancaktepe Kaymakamı Necmettin Kalkan, Müftü Barış’a 28 Haziran 2010’da bir yazı göndererek şikayetlerle ilgili bilgi istedi. Sancaktepe İlçe Müftülüğü ise bu yazıya tatmin edici bir karşılık veremedi.



_______________________________________________________13

Milliyet, 28.9.2010
Güneri Civaoğlu


[…]


TROÇKİ’NİN ISTAKOZLARI

Dostum Bülent Korman’dan aldığım “akşamıma ışık düşüren” zarif bir notu paylaşıyorum…
Mizah ustası Yılmaz Özdil’den yukarıdaki satırlar sonrası iyi gider.

‘Nicedir niyetleniyorum ama bir türlü olmadı; okuduğum andan beri hep sana iletmek istediğim küçük bir anekdot var, nihayet bugün yazacağım sana. Hepimizin sinirlerini gene lastik gibi gerdikleri şu günlerde sana küçük bir “teneffüs” olabilirse, sevinirim.

Bu yaz Troçki’yle ilgili epey kitap okudum. Özellikle yaşamıyla, bizim Büyükada’da geçirdiği sürgün yıllarıyla ve
Meksika’da öldürülüşüyle ilgili bulabildiklerimi.

İçlerinde en ilginç olanı, daha henüz yirmi yaşında bir genç-adam iken, ona sekreterlik, çevirmenlik ve silahlı muhafızlık yapmak üzere, gönüllü olarak Büyükada’ya gelen bir Fransız Troçkist militanın 70’li yıllarda Harvard’da basılmış anı-kitabı oldu: Kitabın adı, “Prinkipo’dan Coyoacan’a Troçki’yle Sürgünde”.

Adamın adı ise Jean Van Heijenoort. Sıradışı bir isim oluşu seni yanıltmasın, gerçekten bir Fransız. Büyük ihtilalciyle birlikte aralıksız tam 7 yıl yaşamış, ömrünün ilerleyen yıllarında da dünyaca ünlü bir matematik profesörü olmuş. 1912 doğumlu olduğuna göre, büyük ihtimalle artık aramızda değildir.

Troçki, biliyorsun, adada yaşadığı yıllarda, sabahları daha gün doğmadan kıçtan takma motorlu küçük bir sandalla denize açılarak balık tutmayı neredeyse ara vermeden, büyük bir tutkuyla sürdürmüş. Bazen ta
Yalova açıklarına sürüklendiği bile olmuş.

Bu merakıyla ilgili çok sayıda hikâye anlatılır, muhtemelen sen de bilirsin. Ama ‘ıstakoz’la ilgili olan bir serüveni ben ilk kez o sözünü ettiğim kitapta okudum.

Troçki, sadık ‘çırağı’ Jean’ın da yanında olduğu bir sabah seferinden, yardımcısı Rum balıkçı Haralombos’un bir gün önce -muhtemelen Hayırsızada kıyılarına- bıraktığı sepetleri gece doldurmuş tam 30 ıstakozla geri dönmüş.

Troçki bundan büyük bir mutluluk duymuş. Ve küçük ‘klan’ıyla birlikte sığındığı, şimdi harap durumdaki köşkün yemek salonu olarak kullanılan geniş odasında, yerdeki eskimiş rabıta tahtalarının üzerine o ‘ganimet’ otuz ıstakozu yan yana dizdirmiş. Evet, gururla! O emsalsiz deniz nimetlerini kaç günde yediklerini bilemiyorum. Bildiğim, kendilerine çok gelenleri Troçki adanın hastanesine gönderirmiş.

Sevgili Güneri, Bab-ı Ali’de bir grup gazetecinin gözü, biraz da, senin “ıstakozlara yarış yaptırdığın” gibi şehir efsanelerinin onları karınlarından dürtmesiyle yaşam gustosu çıtasını yükseltme hevesine çevrilmiştir, tevazu göstermen gereksiz olur, çünkü bunu herkes bilir!
Ama görüyorsun, çok da böbürlenmemelisin, çünkü senden büyük de Troçki var! ‘
Teşekkürler Bülent. Istakoz entelektüelliğinde bile olsa Troçki’yle birlikte anılmak hoş oldu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: