Gönderen: adalarpostasi | 25 Eylül 2010

ADALAR POSTASI-2492: klak kluk, klak kluk, klak kluk, klak kluk, klak kluk…


* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

8 Kasım 1903 Pazar günlü Kartal Kazası Bidayet Mahkemesi’nden verilip kesinlik kazanan ilam gereğince Rus tebeasından Mösyö Serkiz Simonof adına ferağ işlemi yapılması gereken Büyükada’daki hududları belirli mukataalı arsa hakkında yapılan tahkikatı bu konuda kazaca olan muamele ve malumatı havi Adalar Kaymakamlığı Vekaleti’nden alınan tahriratın gereği yapılmak üzere takdimine dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:


Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Heybeliada’da, Eylül 2010.

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

26 Eylül 2010 Pazar
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Gökgürültülü sağanak yağışlı
18/30ºC
% 78-96 nem
Gün doğusu, D 10km/sa
Gündoğuşu 06:54… Günbatışı 18:56…

* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarınca


* * *

Cicely Mary Barker, Hawthorn Fairy.

* * *

1- Engin Damcı: “Bugün alınan bir duyuma göre devasa ve lüzumsuz yükseklikteki tahta perdelerin arkasında bırakılarak neden saklanılmaya çalışıldığı bir türlü anlaşılamayan selviler meğer “ötenazi” yapılmak için güya, korunmaya alınmış…”

2- Arif Çağlar: “Lido inşaatında selviler solmakta mıdır?”

3-
Emine Çiğdem Tugay: “Altında aslı saklı ASLINDA aklı saklı faslında!…”

4- Bulutsuzluk Özlemi: “İstanblues…”

5- Viktor Albukrek: “Bu yıl Adalar’da sekseninci yaz mevsimimi yaşıyorum. 1931 yılının Mayıs ayında, iki aylıkken Büyükada’ya gelmişim. Hafızamda yer etmiş hatıralarımı aşağıdaki gibi sıralayabilirim…”

6- Adalar Belediyesi: “Adalar Müzesi kaçak değildir!…”

7-
Bingül Durbaş: “Newyork Times’da Adalar Müzesi’yle ilgili bir haber okudum. ADALAR POSTASI okuyucularının ilgisini çekebilir…”

8- Adalar Kent Konseyi Yürütme Kurulu: “Eylül ayı içinde yapılması gereken Olağan Genel Kurul Toplantısı aşağıdaki Gündem maddelerini görüşmek ve karara bağlamak üzere 30 Eylül 2010 Perşembe günü saat 14:30’da Anadolu Kulübü’nde yapılacaktır…”

9- Heybeliada Deniz Lisesi’nde öğretmenlik yapan Yüzbaşı Doğan İlhan, akşam saatlerinde Heybeliada askeri lojmanlarındaki evine geldi. İlhan, evinde başına dayadığı tabancasını ateşleyerek intihar etti.

10- İstanbul şehiriçi vapur hatları‚ Boğaz hatları‚ Haliç ve Adalar hatlarında yolcu taşımacılığı yapacak İstanbul Şehir Hatları A.Ş.‚ toplam 14 hat ve 49 iskelede‚ 34 yolcu vapuru ile hizmet verecek.

11- İDO‘ya bayılıyorum!… İDO‘ya çarpıldım!…

12- İstanbul-Büyükçekmece, Adalar ve Yalova-Çınarcık arasında kalan bölümde su hortumu oluşma riski bulunduğu bildirilen uyarıda, vatandaşların ve ilgililerin de yıldırım düşmesi ihtimaline karşı da tedbirli olması istendi.

13- Selim İleri: “Sözler, Büyükada’daki öğle yemeğinde söylenmekte, yakınan kişiler birazdan yemeğe başlayacaklar…”

14- Topbaş, adalardan birini Küçükçekmece’ye, diğerini ise Maltepe ile Kartal arasına inşa etmeyi planladıklarını söylemişti…

15- Mehmet Alkan: “Bir süredir Büyükada’dayım. Gözüme çarpan semtlere göre fiyatların değişiklik göstermesi… Mesela Bostancı ve Kadıköy’deki et ve diğer gıda maddeleri Büyükada’dan çok daha ucuz. ..”

16- Ekrem Okutan: “O, Kartallılar rahat yüzsün diye yıllık 1 milyon 331 bin TL kira karşılığı yine 29 yıllığına Büyükada”da plaj ve mesire alanı kiralayan kişi…”

17- Seda Kaya Güler: “Geçen sene İstanbul’da yapılan bir araştırma vardı evden kaçan kızlarla ilgili.
En çok kaybın yaşandığı Bağcılar, kayıp vermeyen tek ilçe ise Adalar…”


18-
Gülşah Maraşlı: “…Büyükada’yı yine ille de Dilburnu’nu filmlerinde sıklıkla kullandı. İşte bütün bu muazzam mekanlar‚ Türk Sineması’nın usta yönetmeni Osman Fahir Seden’in İstanbul’unu özetlemektedir…”

19- Büyükada Hesed Le Avraam Sinagogu’nda yapılan Roş Aşana duasına yaklaşık 750 kişi katıldı…


20-
Gülbahar Karakuş: “Pınar Öğün’ün Türkan Saylan’ı, Saygın Soysal’ın ise ona sırılsıklam aşık Ali’yi canlandırdığı dizinin Heybeliada’daki setine konuk olduk…”

)O(



_______________________________________________________1


From:
ENGİN DAMCI
Subject: Selviler
Date: September 23, 2010 10:12:17 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

KORUMAKTANSA KURUT!…

Bugün alınan bir duyuma göre devasa ve lüzumsuz yükseklikteki tahta perdelerin arkasında bırakılarak neden saklanılmaya çalışıldığı bir türlü anlaşılamayan selviler meğer “ötenazi” yapılmak için güya, korunmaya alınmış…

Bütün imar kurallarını hiçe sayarcasına ve nüfuz ticaretinin mümtaz misallerinden olacak olan Büyükada’daki Lido nam binanın Adalar’ın yürürlükte olan imar şartlarına aykırı ve cüretkâr mimari purojeleri ile Bölge Koruma Kurul’unun vazifeleri arasında olmamasına rağmen kurul kararı her ne kadar kitabına uydurulmuş olsa da Ada vapurlarını kaldıran motorculara kaçak iskele yaptıran Adalar Belediyesi’nin sorumsuzluğunda, şantiye çevresindeki selvilere kurumaları için zehirli ilac enjeksiyonu yapıldığı şüphesini doğurmuştur. Zamanında Belediye tarafından dikilen selvilerin kaldı ki inşaatın tapu tasarrufu hudutlarında olduğu da şüphelidir!..

Bu şüphenin ne kadar doğru ve haklı oluşu ile olmayışı ağaçların zaman içinde kurumaları veya kurumamaları sürecine bağlıdır… Bu ifadeler bir bühtan da olabilir ancak ve her şeye rağmen bu sıhhatli selvilerin bundan böyle bir çevre sorunu olması itibariyle duyarlı Adalıların müşahedesinde ve göz altı sürecinde olmasını icab ettirmektedir.

İstanbul’un çehresini; mensubu bulunduğumuz Avrupa kültür ve medeniyetinde olmayan gökdelenlerle çevirerek değiştiren, geçmişi yirmi yılı bile geçmeyen ve İstanbullu olmayan yabanilerin sermayeleri ile oluşan gökdelenlerin gökdelencileri, Adalar imar şartlarını zorlayarak güç ve nüfuzlarıyla hukuka aykırı farklar yaratma peşinde koşmaktalar. Esasen bu mertebedeki sermayedar ve işbirlikçiler, Adaların Nazım Pılân şartlarından 0,60 olan kat alanı kat sayısına uyarak 2783 m2 olan arsalarında 1670 m2 inşaat yapsalar kim ne diyebilir ki!..

Adalar’da nevzuhur bu inşaat yabanilerinin biraz hicab hissi olsa kanunlara saygının yanında, hemşerilerine de saygılı olmanın yolunu seçerler de onlara, “keriz silkeler” gibi 1670m2 yerine 7110m2, neredeyse dört katı büyüklüğünde aykırı bir inşaatla Adalar’a ekonomik ve mimari ve de “sanatsal” değerler kazandırıyor ayakları yapmaya kalkmazlar.

Nihayet bu kaba sermayenin Adalar çıkarmasına ön ayak olan o biçim belediyeciler ile o biçim vakıfçılar ve o biçim siyasi particileri, halka ve Adalara hizmet yerine, kendilerine iş bulmak ve iş yaratmak üzere “konuşlandıkları” kovuklarında, denetlemelerini, aklıselim sivil toplum kuruluşlarından (STK), vazifeleri olduğu için hatırlatır ve isteriz.

Engin DAMCI
23.09.2010

_______________________________________________________2

From: ARİF ÇAĞLAR
Subject: LİDO inşaatında selviler solmakta mıdır?
Date: September 25, 2010 8:55:38 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

LİDO inşaatında
selviler solmakta mıdır?



büyükada lido inşaatı selviler 20100924-1


24 Eylül 2010 Aya Yorgi gününde sabah erken çekilen fotoğrafta görüldüğü gibi Büyükada sahilinde cürret edilen LİDO inşaatında selviler solmakta mıdır?

Arif Çağlar


büyükada lido inşaatı selviler 20100924-2



_______________________________________________________3


Altında aslı saklı
ASLINDA
aklı saklı faslında!



Mâlumunuz olduğu üzre Büyükada nicedir bir film platosu misali!

Doğal ve Kensel SİT Alanı bütününün alenen ihlaliyle yitip gitmek üzre olan bu doku içinde halen dönem filmi çekmeye elveren nesli tükenmekte olan tarihi köşkler var. Gelin görün ki sağına soluna önüne arkasına bitiştirilen her biri mimarlık sanatının, inşaat zanaatinin utanılası mamulü binalar ve son senelerde moda olan hani o parlak balkon parmaklıkları misali akla ziyan kes kel alâka eklentileri kameranın bakış açısından sakınılsa dahi kentsel dokuyla bütünlüklü olan paket taşı döşemeli, balık sırtı biçimli, iki yanı ızgaralı yollara, motorlu araçların yasak olduğu Adalar’da her ne akla hizmetle üst üste kat be kat dökülen otoban asfaltı sahneyi bozuyor elbette!

Eh! Filmciler de her derde deva neviinden kauçuktan zaar kalıplar imal ettirmişler, üç beşini koyup yan yana üzerinden bir iki kat gri renkli boya geçtikten sonra biraz da kum serpiştirdiler miydi oluyor sana evvel zeman görünümlü yol işte!

Büyükada sokakları bu uygulamayla ilk defa geçen sene yine bu vakitler Albayrak Sokak’taki Aynizade Hasan Tahsin Bey Köşkü’nde çekimlerine başlanan ve fakat ATV’de ancak bir kaç bölüm yayın şansı bulabilen Aile Saadeti adlı komedi dizisiyle tanışmıştı.

Bugünlerde Fabiato Köşkü’nde Gani Müjde yönetiminde Perran Kutman’ın Deli Saraylı marifetiyle başta Çankaya Caddesi’nin bir bölümü olmak üzere civar Kadıyoran, Hayri Arar, Bahçelerönü sokak vesaire derken Büyükada yolları boydan boya boyanacak bu gidişle!

Tam bir trajikomedi değil mi?
Altında aslı saklı ASLINDA aklı saklı faslında!…

Akıllara ziyan vesselam…

Emine Çiğdem Tugay
)O(

_______________________________________________________4





_______________________________________________________5

From: VİKTOR ALBUKREK
Subject: Abone kaydı ve Eski Büyükada’nın Viktor’da bıraktığı izler
Date: September 23, 2010 12:52:38 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Sayın yetkili,
Sanal âlemdeki yayınınız olan ADALAR POSTASI’nı bana da iletmenizi rica ederim. Dostum İsmail Baysal, son yayınınızda adımın bulunduğunu bildirdi. Ben henüz görmedim. Büyükada’da yeni açılan Ada Kent Müzesi’ne, “Büyükada’ya bırakmış olduğunuz izler” sorusuna cevaben 1948’de yapmış olduğum sandal ve 2002’de açtığım Nostalji müzemle ilgili çok kısa (240 kelimelik) bir yazımı gönderdikten sonra, “Çocukluğumun ve gençliğimin Büyükadası”nın, hafızamda bırakmış olduğu izler, birer birer canlandı. Bu izler, benliğimi şekillendiren ve çoğu hayatıma yön vermiş olan olaylar olduğu için “Büyükada ve ben Viktor Albukrek” gibi iddialı bir başlık koydum yazdıklarıma. Bu uzun yazımı, Kent Müzesi yetkilileri beğendi ve bir söyleşi olarak banda aldılar. Şalom Gazetesi bir yazarına çok az bir kısmını özetleterek son sayısında bir “öykü” olarak yayınladı. Acaba yayınladığınızı oradan mı alındı? [Evet]. Dört bölüm ve 48 tabloluk bir belgesel halinde beş bin kelimeyi bulan yazdıklarımla, 1931 yılında doğan bir çocuğun Büyükada’daki yaşamı hakkında bir fikir vermek istedim. Yayınınız Adamız ile ilgili olduğundan yazdıklarımın tamamını bilginize sunuyorum.

Derin saygılarımla,

Viktor Albukrek

* * *

1928 yılının bir bahar günü büyükbabam, müstakbel damadı babamla Büyükada’da gezinirken bir armut bahçesinin önünde durarak babama:



― “Bak oğlum, bu bahçenin ön tarafına on iki odalı büyük bir ev yaptıracağım, inşallah bol çocuklarınız olacak ve yaz mevsimlerimizi hep birlikte burada geçireceğiz,” dedi ve ilave etti: “Yalnız sakın eşime ve müstakbel eşine söyleme!”
― “Neden?”
― “Çünkü geçenlerde eşimle Ada’ya geldim. Satın almak niyetinde olduğum, karakolun karşısındaki köşe binayı gösterdim, ‘İskeleye yakındır, nem olur, romatizmamız azar, olmaz,’ dedi. Bir başka sefer Hacı Bekir köşkünün yanındaki evi gösterdim. ‘Çok uzak, yürüyemeyiz, hep araba gerekecek, olmaz,’ dedi… Sana nasihatim evlat, mülk satın alacaksan sakın hatunlara sorma, çünkü hiçbir şey alamazsın! Ben bunu anladığım için, kimseye sormadan burayı satın aldım ve bir İtalyan mimarla anlaştım bile geriye gitmek yok artık”.

Anlattıklarımın hepsi gerçektir… V.A.

BÜYÜKADA VE BEN VİKTOR ALBUKREK

Ailemi tanıtıyorum
  • Ben Viktor Albukrek, 23 Mart 1931 tarihinde İstanbul’da doğdum. Annem, Terkos Su Şirketi Umumi Murakıbı Haydarpaşalı Moiz Aseo’nun tek çocuğu Raina, babam ise Ankara tüccarlarından Hayim Albukrek’in, sekiz evladının en küçüğü doktor Marko-Ovadya Albukrek’tir. Albukrek soyadımızın kökeni, Portekizce “Albuquerque” olup Atalarımız 1510 yılında Hindistan’ı fetheden Portekizli kâşif denizci Albuquerque eşrafının aynı isimdeki şehrinden 1500 yıllarında Ankara’ya gelmişler. Babam, geçen asrın başlarında tıp tahsil etmek üzere Paris’e, oradan da İstanbul’a gelip yerleşti. Annem ise 1492 yılında İspanya’dan İstanbul’a gelen Sefaratlar’dandır. Beş kardeşiz. Anne ve babamız kültürlü kişilerdi ve hepimizi birer sanatsever olarak yetiştirdiler.
  • 1949 yılında Musevi Lisesi’nden mezun oldum. Motor bilgim sebebiyle yedek subaylığımı Balıkesir’de Ordu Donatım sınıfında yaptım. Mesleklerime gelince, oto yedek parçacılığı, tıbbi şırınga imalatı ve turizm olmuştur. Eşim Nimet ile 1958 yılında evlendim. Oğlum Metin, Yüksek İnşaat Mühendisi ve Çevre doktoru olup, piyanist Renan ile evlidir. Kışın Etiler’de, yazın ise Büyükada’da oturmaktayız. Ada’daki evimiz, buranın en hareketli yollarından biri olan, Anadolu Kulübü ile Çankaya Meydanı’nı bağlayan, Mehmetçik Sokağı üzerindedir.
  • Bu yıl Adalar’da sekseninci yaz mevsimimi yaşıyorum. 1931 yılının Mayıs ayında, iki aylıkken Büyükada’ya gelmişim. Hafızamda yer etmiş hatıralarımı aşağıdaki gibi sıralayabilirim: Sokaklarda, tüm faytonların süslendiği çiçek savaşı eğlenceleri, Balkan oyunları adına Atatürk’ün de şeref verdiği Ada’nın değişik meydanlarında oynanan çok renkli folklorik dansları seyretmek, Hristos (İsa) Tepesi’nde laterna (kollu antik müzik kutusu) dinlemek, sokaklarda ahşap tekerlekli trotinet (direksiyonlu kaykay) kaydırmak, tahta çember peşinde koşmak, topaç çevirmek, kalabalık aile fertleriyle Glosa’da (Dilburnu) çamların altında günü geçirmek, Platano’da (Çınar Meydanı) Rıfat Telgezer cambazhanesine gitmek, Lunapark’ta eşek sırtında tur atmak, komşu bahçelerinin duvarlarına tırmanıp incir ve ceviz toplamak, büyükbabamın yetiştirdiği çiçekleri sulamak ve çamur içinde eve dönmek.
  • Biraz büyüyünce, sık sık bisikletle Yourguli (Yürükali) plajına, gider yüzerdim. Oranın sığ sularında, eğilerek deniz kabuğu toplarken, sırtım güneşten kızarır ve su balonları oluşurdu. Çok ağrı veren bu yanıklar ancak üzerlerine yoğurt sürülerek yatışırdı. Nazik cildimde oluşan bunca yaraya rağmen deniz kabuğu koleksiyonumu zenginleştirmek uğruna bu acıya seve seve katlanırdım.
  • Mahalle arkadaşlarımdan çoğunun eğlencesi, adanın orijinal tiplerinden Mister Gogo, Doktor Çat, Onbaşı Yorgo gibi kişilere takılmak, bisiklet teker çatalına mandalla sıkıştırılan Sipahi sigarası kutusunun kartonunun sürtünmesiyle, etrafı rahatsız edecek derecede gürültü çıkartmak, keza bisikletin tekerlek tellerine, renkli krepon kağıdı şeritleri örerek sükse yapmak ve kalan tüm zamanlarında da top oynamaktı.
  • Tenisten futbola kadar top kullanılarak oynanan bunca oyun varken, bilardo haricinde ben bunlardan hiçbirini bilye atmayı dahi ömür boyu beceremedim. Halbuki komşu çocuklarının çoğu tenis dersine gitmekle veya sokak ortasında iki taş arasına gol atmakla övünür ve alkış toplardı. Soluk benizli çilli yüzümün kompleksinden olsa gerek ve özellikle de top oynayamadığımdan, kendimi ispatlamak için başka yollar denerdim. Sabırsızlıkla sağanak yağmurların yağdığı günleri bekler ve mantardan yonttuğum veya kağıttan hazırladığım kayıkçıkları, kuvvetli yağmur altında, Çankaya Meydanı’ndan yokuş aşağı inen suların akıntısına bırakıp arkalarından koşar, sırılsıklam olmayı umursamadan iskeleye kadar onları takip eder, sahile vardıklarında denize kavuşmalarına meydan vermeden yakalar, sık sık çakmakta olan şimşek ve şiddetli gök gürültülerine rağmen yokuşu koşarak Çankaya’ya döner ve gemiciklerimi tekrar akıntıya bırakırdım. Üşenmeden ve üşümeden bu yarışı defalarca tekrarlayarak kahramanlık taslardım. Yağmur altında evden çıkamayan çocuklar, beni balkonlarından seyredip alkışlardı. Arkadaşlarımın çoğu denizden çıktıktan sonra ıslak mayoyla kaldıklarında üşümekten dudakları morardığı için benim ıslak giysilerimle nasıl da üşümediğimi sorduklarında, “Büyükbabam sular idaresinde çalışıyor da, ondan,” derdim.
  • Cuma akşamları Büyükada’daki Hesed Le Avraam Sinagogu’nda, hazan Elia Eskenazi’nin bize öğrettiği ilahileri çocuk korosunda seslendirirdik. Böyle bir akşam, dualar bitiminde üç-dört arkadaş, ertesi sabah Yürükali’ye bisikletle gitmek için anlaşmıştık. Koro arkadaşlarımızdan Viktor Benbasat’ın tutucu babası, Cumartesi günü oğluna bisiklete binmeyi men etti. Ricalarımız sonuç vermeyince, hakem olarak, her zaman kutsal mekâna yakın oturan, uzun beyaz sakallı, saygıdeğer amcam Salamon Bahar’a danışma kararı alındı. Amcam, önce derin mavi gözleriye bizleri tek tek süzdü, sonra sakalını birkaç kere sıvazladı ve kararını açıkladı: “Eğer bisikleti siz götürecekseniz, olmaz, Şabat (Cumartesi) çalışılmaz, günah işlemiş olursunuz; fakat bisiklet sizi götürecekse, olur, dinlenmiş olursunuz, mubahtır!” Bu yorum, küçük kafamda derin bir iz bırakmıştı.
  • Yine o yıllarda, yaşlı bir beyefendi olan Haydarpaşalı El Alto (uzun boylu) Sinyor Perahya, ev ev dolaşır, yıpranmış eski dini kitapları toplar, eskimiş ciltlerini, yırtık sayfalarını, ekşi kokan kalın bir zamkla yapıştırır, buruşuk olanlarını ütüler ve kitabı gururla sahibine geri getirirdi. Gereksiz gibi görünen bu işe, inanılmaz bir inanç ve gayretle adamıştı kendini bu yaşlı beyefendi. Amatörce yaptığı onarımları, çok önemli bir Mitzva (sevap) olarak benimsediğinden, biz çocuklar, Tanrıya karşı daha da huzur bulması için elimizden geldikçe kitapları hor kullanmaktan çekinmezdik.
  • Ada’da uyanmak ve günlük işleri ayarlamak için şimdiki gibi pilli saat bolluğu yoktu. Fakat her şey düzenli işlerdi. Sabah ilk ikaz horozlardan gelirdi. Kısa bir müddet sonra sarnıç veya kuyulardan çatıdaki depolara su basan tulumbacıların bas-kaldır sesleri duyulurdu. Mahallede bulunan her bir tulumbanın gıcırtı tınısı farklı olduğundan, şu anda emekli güreşçilerden hangisinin hangi tulumbadan su bastığı ve saatin kaç olduğu anlaşılırdı. Saat 9’da katır veya merkep sırtındaki küfelerde satılan “Taze enginaaar”, saat 10’da “Kesmece karpuuuz” sesleri, vaktin kaç olduğunu belirlerdi. Satıcılar, mahallelere, her gün aynı saatte geldiklerinden, saat 11’de bizim sokaktan, yanları çekmeceli valiceleriyle koşar adımla yürüyen aceleci seyyar manifaturacı Nisim Efendi’nin “Mak’raciiiii” keskin sesi, saat 12’de eskici Kiryo Haralambos’un “Paliyaruhaçiiiii”, öğle sıcağında “Muuuuuslukçu” hemen arkasından “Halis Bulgar Kömürüüüüü”, saat 13’te “Kalay’laçiiiii”, saat 16’da unlu mamulünü satmak için her gün Heybeliada’dan gelen Avramaçi’nin “Boreka kaymaaaak” narası, saat 18’de Hacı Baba’nın boğuk “Akşam yoğurduuuuu” sesi, günlük hayatımızı zamanlamamız için birer rehberdi.
  • Hatırladığım bunca seyyar esnafın sesine ekleyebileceğim kutsal ezan ve çan seslerinden başka Ada’da sanatsal sesler de duyulurdu. Saygıdeğer aileler genellikle kızlarına Prof. Franko’dan piyano, erkek evlatlarına Prof. Margossian’dan keman, yetişkin kızlarına da Prof. Rozental’dan şan dersi aldırırdı. Bu hocaların hangi gün ve saatte, kimin evinde olacakları, Ada turnesi programlarını tecrübeyle keşfederdik. Böylece haftanın gününü de belirlemiş olurduk. Bazen de tarife dışı, olur olmaz saatlerde, hava atmaya çalışan fiyakalı talebelerin, özellikle açık bıraktıkları pencerelerinden taşan, kulak tırmalayıcı müzik egzersizleri, veya müstakbel sopranoların acımasız çığlıkları sessizliği yırtardı. Fakat her halükarda günün en sıcak saatleri olan 14-16 arasındaki bunaltıcı ağır havasında, adamız, esrarengiz ve korkunç bir sessizliğe gömülürdü. Arada bir, taaa uzaklardan, bir merkebin, uzadıkça uzayan, sonra da yavaş yavaş sönerek kaybolan hüzünlü “i haaaa, i haaa , i haa, i ha, i ha i ha,” anırması siestamız için bizi uyutmaya çalışan bir ninni şarkısı gibi gelirdi kulağımıza.
  • Nihayet akşam üstü, sabırsızlıkla beklenen ve babalarımızı şehirden Ada’ya getiren vapurun, çımacıyı iskelenin ucuna çağıran “düüüüt.. düt” sesi ve akabindeki at arabalarının “klak kluk, klak kluk, klak kluk” sürekli nal sesleri aile büyüklerimizin eve gelmek üzere olduklarını müjdelerdi.
  • Çocuklu aileler için şehirden gelecek babaları Ada iskelesinde karşılamak, kutsal bir vazife, ciddi bir ‘resmi geçit’ töreni idi. O devirde anneler işe gitmezdi. Siestadan sonra çocuklarıyla birlikte cici giysilerini giyerek ellerinde birer çiçekle iskeleye inerlerdi. Polis abilerimiz, vapur çıkışından saat kulesine kadar olan yolda toplanan, işten dönecek büyüklerini dört gözle bekleyen bu kalabalığı, bir tören kıtası gibi sağlı sollu hizaya sokar, ortada açılan geniş şeritte ise muzaffer gladyatör endamıyla yürüyen erkekler, birer kahraman gibi çiçek ve öpücüklerle karşılanırdı.
  • Hafta sonu sabahları Adamız bambaşka bir rehavet havasına bürünürdü. Sokaklar tenhalaşır, farklı yönlerden gelen değişik tondaki kilise çanları, faytoncuların nazik “ding-dong” zil sesleri ve at nallarının zarif “klak kluk” adımlarından başka ses duyulmazdı. Öğleden sonraları ise herkes şık giyinip şen ve mutlu olarak sokağa çıkardı. Tanışmayanlar dahi gülümseyerek birbirleriyle selamlaşırdı. Giysilerde hakim renkler, beyaz, krem ve pembe idi. Üstlerinde bembeyaz yeni ütülenmiş kostümleriyle başlarında hasır Panama şapkası, ayaklarında iki renkli iskarpin giyen şık beyefendiler ile beyaz dantel eldivenle ellerinde tuttukları saçaklı güneş şemsiyelerini, pastel renk kloş-flotan entarilerini, yelpaze ve mücevherlerini sergileyen ada sosyetesinin havalı hanımları iskelede boy gösterirdi.

Büyükada’da yaşam
  • Çocukluğumda Büyükada’da, her bir binanın içinde, bir tek mişpaha (aynı soydan gelen insanlar) yaşardı. Aralarında kan bağı olmayan birkaç ailenin, aynı çatı altında yaşama kültürü henüz gelişmemişti. Binalar genelde münferit, etrafı bahçeli, büyük odalı, yüksek tavanlı, bol ahşap panjurlu ve ferah pencereli yapılardı. Giriş katında bulunan kocaman bir mutfakta, o binada yaşayan tüm aile bireyleri ve yardımcıları için yemek pişerdi. Sayfiyeye gidemeyen akraba ve yakın arkadaşların, üst katlarda bulunan ‘misafir odaları’na birkaç günlüğüne davet edilmeleri usuldendi. Bu davetler ev hanımlarına fazladan bir iş yüklemekteydiyse de genç kuzenler arasında aile kavramını güçlendirir, aile ilişkilerini pekiştirirdi. (Geçen asrın sonlarına doğru bu ihtişamlı yapıların çoğu yıkılarak yerlerine apartmanlar dikildi. Tarihi eser niteliğinde olanların ise içleri oyuldu, boşaltılan yerlerine minnacık daireler sıkıştırıldı ve oldukları yerde ‘çok konutlu’ bina oluverdiler.)
  • Mevsimin ısınmasıyla Ada’da buluşan bu kalabalık ailelerde, nine, dede, teyze, amca gibi yaşlı kişilerin yaşama hedefi, çocukların gelişmelerine katkıda bulunmaktı. Onlar, küçüklerin aşçısı, dadısı, eğitmeniydiler. Karşılık olarak çocuklardan sevgi, saygı, bağlılık ve en mühimi önemsenmek gibi duyguları hissetmekle gençleşirlerdi. Gelişmekte olan çocuklarda da insani değerler olgunlaşıyordu. Neticede bu tür ‘tek çatı altında kalabalık hanede yaşam tarzı’, herkes için yararlı idi. Bir yavrunun evinin dışında yaşamasına kimsenin kıyamayacağı gibi bir nineyi huzurevine yatırmak da katiyen düşünülemezdi. Değil bir huzurevine, evden daha konforlu beş yıldızlı bir otel için dahi büyüklerimiz yataklarından uzaklaştırılmazdı. Aile içindeki ilişkiler çok sıcaktı. Büyük küçük herkes yazdığını, çizdiğini, pişirdiğini, ördüğünü, diktiğini, yetiştirdiğini, biçtiğini, onardığını, el işini, neticede kendi hünerini, birbirine gösterip karşılıklı tenkitleri dinler, sanatı hisseder, bizzat yaratır ve kendi güvenini kazanırdı. Her olayda bir sanatsal yön tartışılırdı. Hiç unutmam, bir akşam uzun boylu olan babam ile yatıya gelen annemin şişmanca kuzeni Pepo Sason, Laurel ile Hardy rollerini üstlenip evi tiyatroya çevirmişler, konu komşuyu ve hane halkını saatlerce eğlendirmişlerdi. (Kırk yıl sonra, evlere elektroniğin girmesiyle başkasının yaptığı sanatı seyretmekten, sanat yaratmaya pek vakit kalmayacaktı).
  • Benim gibi Yahudiler için yaz mevsimi, bazı yıllar Mayıs ayının ortasında başlayan Şavuot (Hasat) bayramından evvel açılır ve bazı yıllar da Ekim ortasında biten Sukot (Çardaklar) bayramından sonra kapanırdı. Daha evvel kapanamazdı çünkü bir çoğunun bahçesinde, şehir evlerinde olmayan suka (çardak) vardı ve sukası olan dindarlar, hafta boyunca her akşam, kalabalık topluluklar halinde sukası olmayan dindaşlarını bahçelerine yemeğe davet etmekle sevap işlediklerine inandıklarından, bayram bitmeden evvel İstanbul’daki evlerine dönmek için göç dahi hazırlanmazdı. Sahrada yaşar gibi açık havada kurulan, çeşitli meyvelerle süslü ve biskoçosların (büyük yuvarlak bisküvi) asılı olduğu çardaklarda, dua edip neşe içinde yemek yiyen Yahudiler’in, koro halinde okudukları ilahilerin sesi ve yenen böreklerin kokusu sokaklara kadar taşardı. Sonbahar yağmurları başlasa da, bayrama ara verilmez, inatla, Ada’da kalınırdı.
  • Böyle zamanlarda, mevsim icabı günler kısaldığından sabah erkenden okula giderken ve akşam dönerken derslerimizi, yandan çarklı vapurun kömür dumanı kokan, nemli ve loş ışıklı bodrum kamarasında tamamlardık. Çok yavaş ilerleyen Halep, Basra, Neveser adındaki bu dilenci (Kadıköy ve tüm adalara uğrayan) vapurlar, çok defa hava karardığında Büyükada’ya varırdı.
  • Bugünkü konforla kıyaslarsak, annelerimizin ev işleri bilhassa Adalar’da çok zordu. Yemekler kömürle pişirilir, aksilik bu ya gelen kömür nemli çıkar, yanmaz; çoluk çocuk aş ister, çamaşır ister! Tulumbanın supap köselesi aşırı sıcaktan kurumuş, su basmaz; tesisatçılar kralı Sokrat Usta çağrılır. Ustanın günleri dolu! Ancak iki gün sonra gelecekmiş, o da gelirse! Aksilik bu ya saka, sabaha kadar bir daha mahallemize uğramayacak!… Akşam beyler işten dönecek, nasıl yıkanacaklar?..
  • Mecburen sarnıç veya kuyulardan kovalarla su çekilir, maşrapalarla mutfak ve banyodaki leğenlere, paylalara (çinkodan büyük teknelere) doldurulurdu. Böyle ağır iş gerektiren, sıkıntılı susuz günlerde tesisatçı Sokrat Usta krallığından da öte hanımların taptığı bir “Su Tanrısı” oluverirdi.
  • Bu zor şartlardan ötürü Ada’da ev işlerine yardımcı gerekliydi ve bunu çözecek tek güç, çoğu hanımların taptığı, büyük kurtarıcı: Tanrıların Tanrısı Kiryo Niyarkos idi. Niyarkos Efendi, İmbros’da (Gökçeada) yaşayan kadınlardan, bağcılıktan daha fazla para kazanmak veya dışa açılmak isteyenleri, eleman arayan ailelerin yanına aşçı, dadı veya ev işleri yardımcısı olarak yerleştiren bir palikari (mert delikanlı) idi. Genellikle kopelyalar (genç kızlar) getirirdi. Adam, evimize her geldiğinde içki kokmasına rağmen işini çok ciddi tuttuğundan, hem buradaki hem de oradaki ailelerin tahkikatını iyi yaptığından ve ihtiyaçlarını da tam bildiğinden her iki taraf ona duacı olurdu.
  • Hiç unutmam, üç neslin aş-ev yükünü sırtında taşıyan beş çocuk annesi annem, dadının iyisini seçmek için bir sabah yaz sıcağına rağmen üşenmeden, beni de yanına alarak Büyükada’dan yandan çarklı Neveser vapuruna binip, İmbros’tan gelecek gemiyi karşılamak üzere Tophane rıhtımına gitmişti. Bizim gibi elemanın iyisini yerinde kapmak için gelen başkaları da vardı. Bay Niyarkos, kızgın öğle güneşine rağmen omzundan hiçbir zaman atmadığı siyah kalın ceketi, başında fötr şapkası, yeleğinde yürürken kasten salladığı iri altın kösteği ve bütün heybetiyle, o önde, yarım düzine genç kız arkada, Aksu vapurunun iskelesinden ağır ağır inmiş, hiç konuşmadan, bir mafya babası gibi kaş göz hareketleriyle hepimizi arkasından sürükleyerek Mumhane Sokağı’ndaki salaş bir kahvehaneye götürmüş ve kopelya dağıtımını orada yapmıştı.
  • On yıl kadar evvel Gökçeada’ya yaptığım bir gezide, çoktan vefat etmiş olan bay Niyarkos’un, orada halen saygıyla anıldığını gördüm. Yaşlı kişilerin anlattığına göre o devirde İmbros Adası’nın birçok köyü kalkınmış, çalıştırdığı kızlar kazandıkları parayla babalarına ev satın almışlar, drahoma ödeyip evlenmişler, halk refaha kavuşmuştu. İstanbul ve Büyükada’da çalışmış olan bu kadınların çocukları ise zamanla Yunanistan ve Amerika’ya göç etmiş olmalarına rağmen Ada köylerindeki evlerini satmamışlar, kapalı duruyormuş. Yortu (Kutsal) günlerinde, ana topraklarındaki Kilise’de buluşmak üzere Gökçeada’ya geliyorlarmış.

Çocukluk yıllarım
  • Yağlı boyayla tablolar yapan büyükbabam, evindeki merdiven basamaklarının yan kenarlarını, halı varmış gibi, çiçek resimleri ile süslerdi. Çalıştığında, yaptıklarını seyretmek, bahçe işlerine ve ev onarımlarına ona yardım etmek en büyük zevkimdi. 1885 yılının kolera salgınından dolayı kulakları duymadığı için çıkardığım tamirat gürültüleri onu rahatsız etmezdi. Fakat çekicin darbe sesinden ve bitmez tükenmez tamirlerimizden etrafı altüst görmekten usanan büyük annem, anneme seslenir ve “Koş gel, bak oğlun evimizi yıkıyor,” diye beni ona şikâyet ederdi. Büyük babam “vur” der, büyük annem “dur” derdi.
  • Büyükannem’le en yakın dostluğum beni yatıştırmak için mutfağa, yanına çağırdığı zamanlardı. Ben, ocaktaki kömür ateşini canlı tutmak için horoz tüylü yelpazeyi sallarken, o bana Fransızca La Fontaine’den masallar anlatırdı. El emeğiyle çalışan kişileri seyretme huyum sayesinde, tavada kızarttığı ince patlıcan şeritlerinin içine baharatlı kıyma eti sarmanın ve aynı boy domates dolmalarıyla tencereyi iki renkli daireler halinde süslemenin ustası olmuştum. Öyle ki bir müddet sonra bu yemeği başından sonuna kadar tek başıma hazırlamama ve pişirmeme müsaade ediyordu. Bu aşın, kalaylı bakır tepside ve odun kömürüyle pişerken tüten dumanlı kokusu beni mest ederdi.
  • Tıp doktoru olmakla beraber, amatörce resim çizen ve düşündüklerini kağıda dökmeyi çok seven babam, Le journal d’Orient için tasarladığı yazılarını, Hristos (İsa) Tepesi’nde bulunan Lokantacı Façyo’nun kardeşi Ligor’un kır bahçesinde sabahın sakin ortamında hazırlamaktan çok hoşlanırdı. O saatlerde onu arayan bir hastası olduğu taktirde koşa koşa tepeye gidip babamı çağırmak benim işimdi. Beş kardeşten, yaşıt sayılabilen benden bir yaş büyük olan Rita ve benden iki yaş küçük olan Nenet kız olduklarından, erkeklerden Musa ise benden altı yaş, Yılmaz da on bir yaş küçük olduklarından ağabey sıfatıyla bana şeref verilir ve her gereksinime beni koştururlardı. Tüm alışverişleri ben yapardım. Fırına tepsi götürüp getirmek de bana düşerdi. Son anda gereken bir ihtiyaç için yine ben koşardım. Koşarken havayı yanaklarımda hissetmekle rüzgârı dahi yaratabileceğimi düşünür, büyük zevk alırdım. Sokakta tek başımayken hiçbir zaman yürümezdim, hep koşardım.
  • Genellikle boş zamanım yoktu, kendime daima iş yaratırdım. İnşaattan kalan ufak tefek malzemeyi değerlendirmek için akla hayale gelebilecek çeşitli eşya imal eder ve bilhassa değişik modelde sandal-gemi maketleri yapardım. On bir yaşımdan beri karakalem ve yağlı boyayla resim çizer, el işi sergilerine katılırım (1942 Okul ödülü). On altı yaşındayken Ada’da yaptığım bir metre boyundaki gemi maketiyle önemli yarışmalara (Beşiktaş Deniz Kuvvetleri) katıldım. On yedi yaşındayken ise 3 metre boyunda ve 120 santim enindeki bir sandalı, ada evimizin arka bahçesinde 1948 yılında inşa ettim. Bu sandalı Yürükali’ye bir yük arabasıyla götürüp, orada törenle denize indirttim (Pandispanya Gazetesi) ve tam 18 yıl kürek, yelken ve sonraları arkasına taktığım küçük bir benzin motoruyla Marmara Denizi’nin Adalar, Fenerbahçe ve Pavli Adası (Pendik yakınındaki) üçgeninde, büyük bir keyifle kullandım.
  • Bahçemize bitişik komşu, İzmirli Yefe ailesi idi. Sekiz on yaşlarındaki kızları Vivian (Mitrani), bahçemize gelip toprak üzerine oturur, saatlerce yaptığım işi merakla seyrederdi. Sandalı denize indirdiğim gün, kendi eliyle ördüğü bir bayrağı hediye getirmişti sandalıma. Diğer bitişik komşumuz ise Ambarcıyan Ailesi idi. Babam yaşındaki Bay İstepan Ambarcıyan, denizi iyi bilen, tekne sahibi bir zattı. Çok kere üşenmeden, kendi bahçe duvarına dayandırdığı bir merdivene çıkıp, başını bizim bahçeye doğru uzatır ve inşa etmekte olduğum sandalı hayranlıkla seyretmesine rağmen anneme defalarca bilgiç bir tavırla: “Madam Albukrek, bu tekne yüzemez, batacak,” derdi. Annem heyecanlanır, benim tekne inşa etme hevesime son vermemi isterdi. Fakat üzüldüğümü gördüğünde, “Viktoriko Paşa, yaptığın bunca maket gayet güzel yüzdüğüne göre bu da yüzecek, korkma, deşalo avlar (bırak konuşsun) sen işine bak,” diyerek, bana daima güven aşılardı. İstepan Efendi, sandalımın rahatlıkla dengede yüzdüğünü gördükten sonra bana karşı hep saygılı olmuştur. Annem’le ise müşterek bahçe duvarlarının onarımı yüzünden genellikle kavgalı idiler. Belki de defalarca “Madam Albukrek, bu tekne yüzemez, batacak,” demesindeki amaç, annemi üzmekti.
  • Rüzgâr müsait olduğunda, üç köşeli yelkenimin yerine sandalımın güneş tentesini, antik kalyonların dikdörtgen yelkenlerine benzer şekilde direğe asar ve rüzgârı arkamdan alıp yelken şiştiğinde, kendimi büyük kâşif-conquistador (fetheden) Alphonso d’Albuquerque’le özdeşleştirir, dalgaları yararken zevkten havalara uçardım. O zamanlarda adalarımızın suları berrak ve bereketli idi. Yürükali’den Ada iskelesine dönüşlerimde, Seferoğlu ile kaymakamlığın önündeki denizin sığ kayalık sularında, iri gözlü, kaytan bıyıklı fok balıklarıyla karşılaşırdım. Şüphesiz ki iştahla yiyebilecekleri bol ve lezzetli balıklar vardı orada.
  • Değişik yönlerden rüzgâr alan Adalarımızın denizinde, yüzmeyi ve yelken kullanmayı kendi kendime öğrenmekle, rüzgâr-tekne-deniz üçgeninin ortasında denge kavramımı geliştirdim. Bu sayede olsa gerek ki, halen yelken kullanmama ilaveten, denge gerektiren bisiklet, kayak, salon dansı, buz pateni sporlarını rahatlıkla yapabiliyor ve ıslakken üşümeden uzun müddet dayanabiliyorum. Bir zamanlar Balıkesir’de, yedek subay vazifemi sürdürürken biniciliğe dahi heveslendim ve hiç zorluk çekmedim. Terhisimden sonra bir de motosikletim olmuştu. Fiziksel denge kavramının, zihinsel dengenin gelişimine yardımcı olduğuna inanıyorum. Yapmakta olduğum tüm sportif faaliyet zincirinin halkalarının özünde sevgili Büyükada’mın etkisi var.
  • İskeledeki Saat Meydanı piyasası, yayalar için ne ise Molino (Değirmen Koyu) da teknelerimiz için fiyaka yeriydi. Küpeşteleri verniklenmiş, bronz aksesuarları kaolle pırıl pırıl parlatılmış, güneşe karşı saçaklı tentelerle süslenmiş, arkasında minik bayraklı, zarif ahşap kürekli sülün gibi tekneler gezinirken, tanışmayan insanlar dahi mutlaka birbirlerine “rastgele” selamı verir veya sandallarını yan yana yanaştırıp koyu bir ‘avcı-balıkçı muhabbetine’ dalarlardı. Tekneler yeni boyanmış gibiydi. Tek bir leke, bir çizik bulunamazdı. Su kesiminde çekilen kırmızı renkteki boya çizgisi, genç bir kızın kurdelesi gibi teknenin süsüydü. Takma motor sevdası yeni başlamıştı. Hatırladığım kadarıyla 1950-1955 yıllarında bizim cemaatten Viktor Bronştayn, Mario Benmayor ve benden başka pek takma motor kullanan yoktu. Yürükali Koyu’nda, Rafael Püller, yazar eşi Gentille Arditi Püller’i kürek çekerek gezdirirdi. Bay Brand’ın emektar Möwe teknesi, oranın demirbaşıydı. Adalılar için deniz, yaşamın ayrılmaz hayat arkadaşı, tekneler ise yavrularımızdı.
  • Poyrazın kuvvetli estiği günlerde, sandalımı Yürükali’de, balıkçı Sarhoş İbrahim’e teslim eder, evime, Yürükali-Ada iskelesi arasında tarifeli sefer yapan Şirketi Hayriye (Şehir Hatları) vapuruyla dönerdim. Bir keresinde, vapuru kaçırdım. Epey uzaklaşan fedakâr vapur, birden tornistan yapıp beni almaya gelmez mi? Ada kaptanlarımızın özelliği işte bu idi! Denizde, önlerine çıkan sandalları tanır, balık tutan veya çapari sallayan amatör balıkçıyı, ikaz düdüğüyle ürküterek yol isteyeceğine, hız keserek sessizce yön değiştirirdi kaptanlarımız. Çok kere de el sallayarak, “rast gele” temennisinde bulunurlardı bizlere.
  • Yürükali’nin “Sarhoş İbrahim” namlı balıkçısı, sandalıma bekçilik yapmakla yükümlüydü. Şehre indiğim bir gün, arkadaşlarımın, aynı gün sandalla gezdiğimi iddia etmeleri üzerine, Yürükali’ye baskın düzenledim ve okuldaki en yakın sınıf arkadaşım Rıfat’ı sandalımda kürek çekerken yakaladım. Sarhoş İbrahim’in, şehre indiğim günleri tespit ettiğini ve o günlerde para mukabilinde sandalımı kiraya verdiğini öğrendim. Kan beynime fırladı. İkisiyle de kavgaya tutuştum. Rifat, benim gibi çilli, ruvyo (kızıl saçlı) idi ve ikimizde de birra de ruvyo (kızıl saçlıların aşırı kızgınlık krizi) vardı. Nerde ise üçümüz de hastanelik oluyorduk ki babamı tanıyan Yürükali Plajı’nın işletmecisi Avni Girgin Bey ve personeli araya girip bizleri ayırtmıştı. Rifat ile aynı sınıfta okuyorduk, o da Büyükadalı idi. Tüm arkadaşlarım sandalımda kürek çekmeğe can atardı, ben de seve seve onlara kürek çektirirdim. Fakat benim de teknenin içinde olduğum zamanlar tabii.
  • Deniz motoru kullananların korkulu rüyası, deniz trafiği zabıtası olan, son derece sert ve aksi bir kişiliğe sahip ‘Seyrü-Sefain’ Bey’di. Liman idaresinin güçlü teknesiyle, adalar arasında dolaşıp, motorlu sandalların ruhsat-ehliyet kontrolünü yaptığında mutlaka eksik bir edevat tespit eder, ceza keserdi. Cezaya itiraz edenlere, arka cebinden çıkardığı yıpranmış bir Seyrü Sefain (deniz trafiği) Kanunu kitapçığında yazılı maddeleri gösterip, her zaman haklı çıkmasını bilirdi. Gri renkteki trafik motorunu uzaktan fark edenler, süratle kaçmaya veya büyük bir teknenin arkasına gizlenmeye yeltenirdi. Kontrolden geçenler ise cezadan kurtulamazdı.
  • Büyükbabam vefat ettikten sonra boş kalan Haydarpaşa’daki kışlık evini, annem satılığa çıkarmıştı. Almaya talip olan bir bakkal, pazarlık için kardeşiyle bize geldiğinde, kardeşinin ‘Seyrü-Sefain’ Bey olduğunu gördüm. Adam, vazifedeyken takındığı korkunç aksi suratını teknesinde bırakmış, kapalı salonda, tatlı bir beyefendi oluvermişti. Binayı satın aldıktan sonra denizde karşılaştığımızda artık beni kontrol etmez olmuştu. Aksine, deniz dalgalı olsa bile sandalıma doğru gelir, kolunu kaldırıp el sallar ve “Rastgele Viktor Kaptan,” diye seslenip, iyi dileklerini dile getirirdi. İşte o zaman, büyükbabamın ölümünden sonra dahi halen Haydarpaşa’daki evinden beni kolluyor hissine kapılır, beşiğinde okşanan bir bebek gibi mutlu olurdum.

Delikanlılık devri
  • 1948 yılından sonraki ergenlik çağımda Büyükada’da revaçta olanlar: Bay Mıgırdıç’ın Florida bahçesinde Latin müziği eşliğinde dans etmek, Mehtap Sineması’nda Amerikan filmleri seyretmek, Lunapark veya Palyo-ambelo’da (viran bağ) şarap partileri ve Plaj Oteli gösterilerine gitmekti. Orta yaşta olanlar, Otel Kalipso veya Otel Splendit teraslarında oturup sosyetik beş çayına rağbet ederdi. Akşam ziyafetleri ise Selekt veya Façyo lokantalarında tertiplenirdi. Olgun gençler Yekta Gece Kulübü’nün müdavimi olmuştu. Bay Yekta Isıtan ve sanatkâr eşi, bu yaştakilere hitap eden değişik motif ve isimlerle, çok güzel eğlenceler düzenledikleri için diğer üç adanın gençleri de, akşamları adamıza, Yekta’ya dans etmeye gelirdi. (İst. Ekspres Gazetesi, 18.09.1954). O yaşlardayken, çok kere arkadaş grubumla birlikte kız kardeşlerim Rita ve Nenet’i de dansa götürüp kavalyelik yapardım. Nenet’le güzel ve uyumlu bir dans stilimiz gelişmişti.
  • Büyüklerimiz, akşamlarını Anadolu Kulübü’nde geçirirdi. Güneş battıktan sonra oranın bahçe ve lokantasına hanımlar suare elbisesiz, beyler ise ceketsiz giremezdi. Gençler ve çocuklar o saatten sonra katiyetle demir kapıdan içeri alınmazdı. Klüp yönetiminin, her yaz mevsimi için dış ülkelerden getirttiği dünyaca meşhur orkestralarını, biz zibidi gençler kaçak olarak dinlemek ve yeni çıkan şarkıları öğrenmek için şimdiki girişin eskiden sokak olan yolun uzantısındaki kaldırımında oturur, geç saatlere kadar hem müzik dinler, hem de sohbet ederdik. O yıllarda Anadolu Kulübü’nün tertiplediği, gençlerin de katıldığı ve Venedik festivalini andıran kıyafet baloları, akıl almaz fikirlerin ortaya çıktığı bir şenlikti. Giysiler haftalarca evvel düşünülür, grup arkadaşları tarafından çok gizli bir sır olarak saklanırdı. Dekorasyon okumakta olan arkadaşım Ali Pasiner’le bir çok fikir üretirdik. Tasarımlar, hazırlıklar, aksesuar temini, süslenme, yarışma heyecanı ve dedikodusu, eğlence bittikten sonra dahi uzun müddet konuşulur, çok defa ertesi baloya kadar tartışılırdı. (Tercüman Gazetesi, 19.08.1956)
  • Kızlı, erkekli kalabalık gruplar halinde sokakta gezinirken genellikle yüksek sesle tartışırdık. Geceleri, açık pencereleriyle uyumakta olan ada sakinleri ise bundan rahatsız olur, bizi ikaz ederdi. Öfkelerini ana lisanlarıyla dile getirdiklerinde, pencereden savurdukları argo kelimeler sayesinde bilgimiz artıyor, yeni bir lisan öğrenme arzumuz kabarıyordu. Bu sayede birçok yabancı kelime öğrenmiştik. Uykularından ettiğimiz mağdurlara, iyi niyetimizi göstermek için çok defa grubumuzu, sokağın başka bir köşesine kaydırırdık. Bu sefer de başka bir evden değişik bir lisanda azar işitmekle, poliglot (çok lisan bilen) olmuştuk.
  • Akşamları, kız arkadaşımızı evinin kapısına kadar refakat etmek, centilmenlikti. Genelde tam ayrılırken de kapı eşiğinde yeni bir mevzu açılır, konuşmalar uzadıkça uzar, ayrılma zamanı unutulurdu. Çarkıfelek Sokağı sakinlerinden, konuşmalarımızdan sıkılan uykusu hafif bir vatandaş, ateşimizi söndürmek için olacak ki zaman mevhumunu unuttuğumuz bir gece üst kattan başımıza döktüğü bir kova dolusu suyla yeni bir günün başlamakta olduğunu bize hatırlatmıştı. Uzun müddet Çarkıfelek Sokağı’na uğramadım ve bugün halen yediğim o duşu anımsadıkça adamın döktüğü suyun musluk suyu olduğuna şükrediyorum.
  • Ada’da gezdiğimiz hanım evlatlarının çoğu rahibe okullarında terbiye görmüş, hislerini açıklamaktan utanan cici kızlardı. Günün birinde arkadaşım Davit, ailesiyle Beyrut’tan kaçıp İstanbul’a sığınan Yahudiler’den, çok zarif ve güzel kuzinini grubumuza tanıştırdı ve gezilerimize de katılmaya başlamıştı ki bir akşam, Davit benimle kavgaya tutuştu. Meğer kuziniyle Yekta’da cheek to cheek (yanak yanağa) dans etmişim. Bir zamanlar küçük Paris diye adlandırılan modern Beyrut’ta herhalde bu olağandı. Halbuki burada bir erkek bir kızla uzun bir müddet görüştükten sonra dahi cheek to cheek dansı yaptığında ayıplanırdı. “Kız yanaştı, ne yapayım,” dedim. Kapıştık. Tam benim birram de ruvyo (kızıl kızgınlığım) patlamak üzereydi ki araya girenler dövüşmemize engel oldu. Davit’le halen görüşürüz. Kuzini ise birkaç gün sonra ailesiyle birlikte Avrupa’nın bir şehrine yerleşmek üzere gözden kaybolmuştu.
  • Grubumuza yeni ve güzel kızlar katılınca genelde bizi selamlamaya dahi tenezzül etmeyen adamızın pişkin delikanlıları, bizlerle derhal arkadaşlık kurmaya girişirdi. Genellikle, sululuklarla veya sataşarak bizimkilere asıldıklarında, bu gözü doymaz kişileri, kızlarımıza, bunlar baba (kart adam) veya bob stil (özenmiş züppe) veya domestik avcısı (hizmetçilere dadanan) diye tanıştırırdık. Faaliyet sahamızda avlanmak için sızmak isteyenleri böylece, tilki-kurt misali, çevremizden uzaklaştırmak için amansız bir mücadele verirdik.
  • Yeni evlendiğimde, değişiklik olsun diye bir kaç yaz mevsimini Burgaz adasında geçirdik. Yine de sıklıkla, anne babayı ziyaret için Büyükada’ya gelirdik. Bir sabah, Burgaz-Heybeli arasındaki bereketli sularda, erkenden yakaladığım bir düzine çinakopu, temizleyip buza sardım ve avladığımı büyüklerimize sunmak üzere, Burgaz’dan vapura binmiştik. Büyükada iskelesi çıkışında yürürken, balıkları gemide unuttuğumu fark ettiğimde, Suvat vapuru, yeni yolcusunu almış Yalova’ya gitmek üzere uzaklaşmıştı bile. Yapacak bir şey yoktu. Akşam ziyaret dönüşümüzde, bizi Burgaz’a geri götürecek vapurun, aynı Suvat vapuru olduğunu sevinerek gördüm. Derhal, sabah oturduğumuz yere koştum, paket yoktu. Kamarotu aradım, cevap aynen buydu: “Aha baluklar senin miydu? Eyi temizlemişşun uşşağım! Biz onlaru öğleyin Yalova iskelesunde kızartup, çımacu arkadaşlarla yeduk. Bir de raku alduk, iştuk. Ver şimdi yetmişlik rakunun parasunu bakalum”.
  • Komşumuz İstepan Efendi’nin oğlu Onnik’le arkadaşlık yaptığımız yıllarda, sandalımı filika olarak sahile servis içinMik-Nik adlı kotrasının arkasına bağlayıp arkadaş gruplarıyla çok uzaklara giderdik. Molivofasa’ya (Kurşunburun) gittiğimiz bir gün, sabahtan esen hafif poyraz, birden yıldız yönüne döndü ve gök kararmaya başladı. Hava karayele kayıyordu. Fırtına patlamak üzereydi. Hemen demir alıp Paylo ambelo yolu ile Büyükada’daki limanımıza dönmeye çabalarken Heybeli adası açıklarında bir arkadaşın arkaya bakmasıyla sandalımın yerinde olmadığını fark ettik. Onu çeken halat, pervaneye dolanıp kopmuştu. El emeğim göz nurum sandalımı yolda kaybetmiştik. Ne kadar evvel kaybolduğunu kestirmek imkânsızdı. Zorlukla kotranın yolunu çevirerek koca dalgalar arasında sandalı aramaya koyulduk. Karayel azmıştı, bordamıza vuran sert ve kaba sularla iki saat kadar boğuştuktan sonra, onu Niandros (Tavşan adası) yakınında, dalgalar arasında, kaybolduğu için ağlayan küçük bir çocuk gibi tepinirken bulduk. Sapasağlamdı. Henüz karaya vurmamıştı.
  • Geçen yıllar zarfında, benimle arkadaşlık yapabilecek yaşa gelen küçük erkek kardeşlerim Musa ve Yılmaz’la oyun ve oyuncak yapımında sıkı fıkı sırlarımız oluşuyordu. Maket yapımında, yaşımızın ve kabiliyetimizin el verdiği kadar birbirimize yardımcı olur, suda yüzdürülecek olanlarını, Splendit Oteli terasının altında, o zaman deniz olan, kayıkçı Lofet ve Horoz Reis’in işgal ettikleri sahilin sığ sularında yüzdürürdük. Oyuncaklarımızı, her zaman biz, kendimize imal ederdik. Şöyle ki, yarım asır kadar sonra her birimiz Büyükada’da geçirdiğimiz yaz tatilleri süresince yapmış olduğumuz eski maket ve oyuncaklarımızı, “Oyuncağın 100 yıllık serüveni-Albukrek Kardeşlerin Özel Koleksiyonu” adı altında 21 Nisan-15 Mayıs 2002 tarihleri arasında sanatsever akrabamız Yakup Almelek’in Kabataş’taki bir işyerinde sergiledik. (Milliyet Gazetesi, 19.05.2002)
  • Ada evleri, kışın genellikle kapalı kaldıklarından her bahar mevsiminde bakım gerektirir. Çocukluğumda, dedem, tamir işleriyle uğraşırken beni yanına çırak olarak çalıştırmasından olsa gerek onarma hevesim gelişti. “Bir gün lâzım olur” veya “bozulan bu eşyayı, ilerde tamir ederim” düşüncesi saplantı derecesine varan, kulanım dışı, atılması gereken “gereksiz eşyayı saklama hastalığı”, bende o kadar müzmin ki, 2002 yılının Ağustos ayında, biriktirdiğim bunca eşyayı “Nostalji Müzesi” adı altında Büyükada’daki evimin bir katında sergilemeye kadar götürdü. (Şalom Gazetesi, 21.08.2002) Altı yıl boyunca dostlarıma müzemi gezdirmekten ve her bir eşyanın hatırasını nostaljiyle anlatmaktan, dolayısıyla o eşyayı anmaktan büyük zevk aldım ve gurur duydum. Maalesef iki yıl kadar evvel, dairenin bir bölümünü tekrar ikametgâh olarak kullanmak üzere tadil etmeye başladım ve tüm bu eşyaları paketledim. Yine de Nostalji adındaki müzem, adalarımızda mevcut ve müzeye dönüştürülen İsmet İnönü ve üç edebiyatçı-yazarımızın ev müzeleri dışında Adalar’da açılan ilk eşya müzesi sıfatını almıştır.
  • Yıllar geçtikçe Büyükadaya getirilen kent konforu sonucunda adamız, köy özelliğini yitirdi. Öte yandan şehirde, sayfiye taklidi bahçeli-havuzlu siteler çoğaldı. Birçok aile, senede iki defa, göç külfetiyle ev değiştirmek istemiyor artık. Buna, gençlerin otomobil sevdası ve Ege-Akdeniz yöresinde açılan konforlu otellerin cazibesi de eklenince, campagne (sayfiye-köy) diye nitelenen, nostaljik, biraz da ilkel bir hayat yaşamanın tadını arayan hevesliler, gitgide azaldı, belki de kalmadı.
  • Tahminimce, benimle yaşıt olan kişilerin dedeleri, bir evvelki asırda, Ankara’nın, Trakya’nın, Çanakkale’nin, Gürcistan’ın o zaman kırsal olan yörelerinde büyüdükleri için özellikle özledikleri, yukarıda anlatmaya çalıştığım Büyükadamızın susuz, gazsız, telefonsuz, radyosuz, bazı geceleri de elektriksiz geçen, 1930 ile1960 yılları arasındaki ailece kalabalık yaşam şeklini, sevdiler, benimsediler, o devri huzurlu yaşadılar ve bize de yaşattılar. Çünkü, horoz ötüşünün sesi ile merkep-katır kokusu, onlara da çocuk yaşta oldukları günlerin mesuliyetsiz, dertsiz, mutlu devrini hatırlatıyordu.
  • Şansım odur ki, Büyükada’nın eski köy hayatını, ben de çocukluğumda bir nebze tattıktan sonra şehirli basamağına çıktım. Ne yazık ki, kentlerde doğan yeni nesil insanı, gönüllerimizde saklı kalan nineler dedeler, çoluk çocukla beraber aynı sülalenin içinde tek bir çatı altında büyümenin ve Ulu Yaratan’ın yarattıklarıyla iç içe yaşamanın tadını hiçbir zaman bilemeyecek artık.
  • Bana, bunları anlatmaya ve o mesut günlerimi tekrar yaşamama fırsat verdiğiniz için teşekkürler.

Saygılarımla,

H. Viktor Albukrek

Büyükada, 26 Temmuz 2010.

_______________________________________________________6


ADALAR MÜZESİ KAÇAK DEĞİLDİR


İSTANBUL’ DA BİR İLK…
İstanbul’un ilk kent müzesi olan, Türkiye’de ve kent müzeleri arasında da en önde yer alan Adalar Kent Müzesi ile ilgili olarak 16.09.2010 tarihinde Sabah Gazetesi yazarlarından Sayın Hıncal Uluç’un, köşesinde “İnanılmaz ama siz gene de inanın!…” başlığıyla yer alan yazısında, Devlet Bakanı Sayın Egemen Bağış’a atfen yapılan açıklamalar nasıl bir bilgi kirliliğinin yaşandığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Adaların kültürel, tarihi ve doğal mirasını belgelemek, korumak, gelecek kuşaklara aktarmak ve geleceği güvence altına almak için kurulan Adalar Müzesi projesi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, Adalar Vakfı ve Adalar Belediyesi tarafından ortaklaşa yürütülmektedir.
Adalar Kent Müzesi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı projesidir. İstanbul 2010 AKB Ajansı, 2 Kasım 2007’de 5706 sayılı Kanun’la kurulmuş olan bir devlet kuruluşudur. Ajansın koordinasyon kurulunda AB’den Sorumlu Devlet, İçişleri, Kültür ve Maliye Bakanları ile İstanbul Valisi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı bulunmaktadır.
KAÇAK OLAN MÜZE BİNASI DEĞİL, SAYIN BAKANIN YANITIDIR!
Şöyle ki; yazıda “Ben CHP’li belediyelerin yanında görünmekten üstelik gurur duyarım. Alakası yok. Bak sana niye gitmediğimi anlatayım, inanmazsın …. Açılışa iki gün kala bir ihbar gelmiş Bağış’a…. “Adalar’a gidip kurdelesini keseceğiniz müzenin binası kaçak…..Anakentten de vilayetten de soruşturun. Durumu öğrenin demiş. İki taraftan da aynı cevap” ibareleri yer almıştır.
Sayın Bakan bilmelidir ki;
a. Müzenin açıldığı eski helikopter hangarı, tamamen sökülebilir malzemeden prefabrik olarak ve helikopter hangarı olarak kullanılmak üzere 30.11.1994 tarihli Belediye Encümen Kararı ile Büyükada Deniz Otobüsleri iskelesi karşısındaki tören alanında yapılmış ve 1998 yılına kadar burada konuşlandırılmıştır. Daha sonra şimdiki yerine taşınarak, günümüze kadar da Belediye hizmetlerinin yürütüldüğü bir mekan olarak kullanılmıştır. Yeni yapılan bir yapı değildir, ruhsat gerektiren bir yapı değildir, kaçak yapı hiç değildir. Proje çerçevesinde sadece mevcut hangarda temizlik ve küçük tadilat yapılmış ve kullanım amacı değiştirilerek, Adalar Belediye Meclisinin 08.08.2010 tarihli 2010/75 sayılı kararıyla Adalar Müzesine tahsis edilmiştir.
b. Adalar Müzesi; Adalar Kaymakamlığı, Emniyet Müdürlüğü, Sağlık Grup Başkanlığı, İBB, İtfaiye Daire Başkanlığı ve Belediye İmar Müdürlüğünün olumlu yazıları ile Adalar Belediyesince verilen ruhsat ile yasalara ve yönetmeliklere uygun olarak hizmete açılmış bir tesistir.
İHBAR NEREDEN GELDİ..?
Sayın Bakan, kendisine açılıştan 2 gün önce bir ihbar geldiğini açıklamaktadır. Bu ihbarı yapanların kimler olduğunu ve hangi amaçla hareket ettiklerini sorma gereği duymuş mudur? Sayın Bakan, konuyla ilgisi olmayan Büyükşehir Belediyesi ve Vilayet yerine söz konusu yapının durumunu Adalar Belediyesi’ne sorma gereğini neden duymamıştır? Bir kamu kuruluşu olan Adalar Belediyesi’ne sormuş olsaydı, kendisine konuyla ilgili her türlü bilgi ve belge verilir, böylece kendisini güç duruma sokacak bir manipülasyona da düşmemiş olurdu. Bir Hukuk Devleti olan T.C. Devletinde idari örgütün içerisindeki yönetimlerin görev, yetki ve sorumlulukları hukuk ve yasa kuralları ile açıkça düzenlenmiştir. Buna rağmen sayın bakanın Adalar Belediyesi yetkilerinden bilgi istememesinin nedeni, partisinin veya bazı siyasilerin yanıltması veya baskısı mıdır?
SAYIN BAKAN BİLMELİDİR Kİ; İSTANBUL’UN İNCİSİ ADALAR, KENDİ PARTİSİNE MENSUP ESKİ YÖNETİCİLER ZAMANINDA KAÇAK YAPI CENNETİ HALİNE GETİRİLMİŞTİR.
1984 yılında çarpık yapılaşma tehlikesine karşı Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun , 31.03.1984 tarih ve 234 sayılı kararı ile Adalar’ın tamamı sit alanı ilan edilmiştir.
Ancak 2863 sayılı Yasaya göre 1 yıl içerisinde hazırlanması gereken koruma amaçlı imar planları İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Adalar Belediyesi tarafından 25 yıldır yapılmamıştır. Sayın Bakan bunun sebebini hiç merak etmemiş midir? AMAÇ BELLİDİR; Adalar’ın doğasını, tarihi ve kültürel değerlerini yağmalamak, yağmalatmak.
Öyle ki 1990 yılından itibaren dönemin belediye yönetimleri tarafından 629 adet binanın ruhsat ve projesine aykırı kısımlarının yıkılmasına ve 697 adet binaya da para cezası verilmesine karar verilmiştir. Ancak, bu yıkım kararları uygulanmamış, görevini yerine getirmeyenler hakkında müfettiş raporlarına rağmen yıllarca soruşturma açılmamış, onların yaptıkları da tıpkı kaçak binalar gibi görmezden gelinmiştir.
GEÇMİŞ DÖNEMLERİN AĞIR İMAR TAHRİBATIYLA VE TALANIYLA YARALANAN ADALAR’DA PLANLI DÖNEME GEÇME NOKTASINDA ÖNEMLİ ADIMLAR ATILMIŞTIR. 2011 YILINDA DA 1/1000 ÖLÇEKLİ KORUMA AMAÇLI İMAR PLANI TAMAMLANACAKTIR.
Adalar’ı her yönüyle korumaya çalışırken, Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın gerçeklerle örtüşmeyen ve bazı çevreler tarafından yanıltıldığını düşündüğümüz açıklamaları üzüntü vericidir.
YILLARDIR YAĞMALANAN ADALAR’DA, YAĞMAYA DUR DEMEK İÇİN YETKİ ALDIK
Kendi parti yöneticileri tarafından yıllardır yağmalanan Adalar’da, kültürel değerlerin yağmalanmasını durdurmak için Adalılar yeni yönetimi göreve getirmişlerdir. Bu görevi bugüne dek en doğru biçimde kullandık ve kullanmaya devam etmekte de kararlıyız. Sayın Bakan birazcık medyayı takip etmiş olsaydı veya Adalar Belediyesi’nin sitesini kısa bir araştırmayla inceletseydi bu durumu açıkça görebilirdi. Sayın Bakan yıllardır Adalar’ı yağmalayan kişilerin ihbar veya iddialarına itibar etmek yerine gerçekleri doğru olarak öğrenebilseydi, ihbarı yapan kişilerin mensup olduğu parti belediye başkanının senelerce moloz ve çöp yığını haline getirdiği, Adalar’ın en güzel koyu olan alanın, kısa zaman içerisinde çöplükten plaj haline geldiğini görecekti.
Sayın Bakan acaba bu alanın, plaj haline ve yanında da İstanbul’un ilk kent müzesine dönüştürüldüğünü görmesini arzu etmeyen çevrelerden mi çekinmiştir? Çünkü bakan burayı gördüğü vakit, ona bu ihbarı yapanların insanlık suçu işleyerek Adalar’ı ne hale getirdiğini görecek ve belki de onlara itibar etmeyecektir.

İDO İSKELELERİ DE KAÇAK!

Bir başka merak konusu da, Sayın Bakan’ın Büyükşehir Belediyesi işletmesi olan İDO’nun Adalar’daki tamamı kaçak olan deniz otobüsü iskelelerini kullanmamak için mi Adalar Müzesi’nin açılışına gelmediğidir?
Müze projesi, Başbakanlığa bağlı Avrupa 2010 Ajansı’nın ana sponsorluğunda gerçekleştirilmektedir. Acaba Sayın Bakanın aklına, bu projenin protokolünü sormak neden gelmemiştir? Ayrıca, Sayın Bakan, proje ortaklarından olan Adalar Vakfı Mütevelli Heyeti’nde , “CHP üyesi kişiler var” diyen partililerinin ifadelerine karşı bir soru sormuş, araştırma yaptırtmış mıdır? Yine Sayın Bakan, Adalar Vakfı’nın, farklı siyasi görüşe mensup kişilerin içinde bulunduğu mütevelli heyetindeki 108 saygın kişinin kimler olduğunu da soruşturmuş mudur? (18 bilim insanı, 6 yazar, 12 gazeteci, 3 sanatçı, 8 avukat, 27 işadamı, 8 kamu yöneticisi, vb.)
GEÇMİŞİN HATALARINI DÜZELTMEYE ÇALIŞIYORUZ
Sayın Bağış, öncelikle geçmiş yerel yönetimler (ki bunlar ANAP ve AKP’li yerel yönetimlerdir) döneminde yapılan kaçak binaları araştırmalıdır. Bu kaçak binaların sahipleri kimlerdir? Öncelikle bu soruşturulmalıdır. Bakan Bağış, halen içinde hizmet verdiğimiz Belediye binasının, kim ya da kimler tarafından projesine ve ruhsatına aykırı ve iskânsız olarak yaptırıldığını da araştırıp kamuoyu ile paylaşmalıdır.
MÜZENİN YAŞAMA GEÇİRİLMESİ HEP ENGELLENMEK İSTENDİ.
“Ben CHP’li belediyelerin yanında görünmekten üstelik gurur duyarım. Alakası yok. Bak sana niye gitmediğimi anlatayım, inanmazsın …. “ diye açıklama yapan Sayın Bakan Egemen Bağış’ın içinde yer aldığı siyasi görüş tarafından adım adım engelleme çalışılmaları;
1) İBB, belediye seçimlerinden önce 1870’lerde İskenderiye Patriği Sofronios’un yazlık evi olarak yapılan, 1922’den sonra Büyükada İlkokulu (Taş Mektep) olarak kullanılan binayı 14 Ekim 2005 tarihinde Adalar Belediyesi’ne tahsis etmiştir. 6 Ekim 2008 tarihinde ise Adalar Belediyesi Meclis kararıyla bina Adalar Müzesi projesine tahsis edilmiştir. 1 Aralık 2008’de 2010 AKB Ajansının projeyi kabul etmesiyle Adalar Vakfı, Adalar Kaymakamlığı ve Adalar Belediyesi ortaklığıyla çalışmalar başlamıştır. Ancak binanın Adalar Belediyesi’ne tahsisinin, ”10 yıllık intifa hakkının iptali ile, Devlet İhale Kanunu’na göre 30 yıllık intifa hakkı verilmesi uygun görüldüğü” gibi anlaşılmaz bir gerekçeyle Büyükşehir Belediyesi tarafından iptal edildiği seçimlerden hemen sonra, Mayıs 2009’da, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na ve oradan da Adalar Vakfı’na bildirilmiştir.
2) Çınar Caddesi’nde açılan ön müze ile ilgili ise AKP Adalar İlçe Başkanlığı’nın, “Bu bina ve müze kaçaktır. Derhal durdurulmalı ve yıkılmalıdır” şeklindeki, başta İçişleri ve Maliye Bakanlıkları olmak üzere, İstanbul Valiliği, Adalar Kaymakamlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı’na ve çok sayıda kuruma yazdığı ihbar ve şikayet dilekçeleri de ortadadır. Söz konusu şikayetlere konu olan harabe niteliğindeki bina rölöve ve restitüsyon projesi kurul tarafından onaylandıktan sonra, yıkılarak Adalar Kent Müzesi sergi alanı olarak düzenlenmiştir.


_______________________________________________________7

From: BİNGÜL DURBAŞ
Subject: Adalar Muzesi
Date: September 23, 2010 7:46:34 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Newyork Times’da Adalar Müzesi’yle ilgili bir haber okudum. ADALAR POSTASI okuyucularının ilgisini çekebilir.

http://intransit.blogs.nytimes.com/2010/09/23/istanbuls-islands-get-a-museum-of-their-own

Çok sevgiler,

Bingül

* * *

September 23, 2010, 6:00 am
By
SEBNEM ARSU





Istanbul
Posts | City Guide

http://intransit.blogs.nytimes.com/2010/09/23/istanbuls-islands-get-a-museum-of-their-own

Istanbul’s Islands Get a Museum of Their Own

Murat Öztürk


An aerial view of Buyukada, the home of the new Museum of the Princes’ Islands in Istanbul.

In addition to spanning two continents, Istanbul also counts nine islands within its city limits, celebrated in all their glory in the newly opened Museum of the Princes’ Islands, which offers a geographical, social, cultural and historical panorama of the offshore havens.

The museum (Adalar Müzesi Hangar Müze Binası, Aya Nikola Mevkii Büyükada; 90-216-382-64-30; http://www.adalarmuzesi.org), which enshrines the islands’ 600 million years of history in video installations, more than 20,000 documents and over 160 objects on display, is housed in an old helicopter shed in Agia Nicola, an ancient settlement on Buyukada, the largest of the nine so-called Princes’ Islands, a small archipelago in the Marmara Sea.

Deriving their name from the Byzantine princes sent there in exile, the Princes’ Islands can today be reached by public ferries (schedules are available at http://www.ido.com.tr), offering a sense of isolation — but a pleasant one, set apart from frantic urban life in Istanbul.

The islands developed a colorful cultural and social environment starting in the 15th century, when non-Muslim communities, encouraged by the Ottoman rulers, moved to the small havens and formed their own communities along with Muslims, following the siege of Byzantine Constantinople, according to archive documents analyzed during research by the museum’s curators.

The islands also saw bitter chapters of in the history of the Christian and Jewish minorities of Istanbul — a history often left unspoken in modern Turkey, but touched upon in displays in the museum.

Video panels offer stories told by older non-Muslim residents that delve into how their lives were affected during World War II. In 1945, the state imposed heavy taxes on minorities; over one night in September 1955, covertly sanctioned crowds vandalized minority-owned shops and houses, forcing thousands to flee.

“It was hard to convince them talk about the past, which they seemed to have buried deep down in their minds and hearts,” said Deniz Koc, the museum director. “They trusted us that we had no political agenda other than the will to gather facts and truths to give a better understanding of the land we live in.”

A single shoe from an orphanage, the replica of a 400-million-year-old “shield fish,” and a Byzantine-era sacred bread mold are just a few of the items on display. Visitors can see more on guided tours outside the museum, introducing “The Great Gardens of Buyukada,” “Architectural Heritage on the Islands” and “Island Literature.”

Tour schedules and other information will be soon available in English on its Web site.

_______________________________________________________8

From: ENGİN DAMCI
Subject: İlt: ADALAR KENT KONSEYİ GENEL KURUL GÜNDEMİ (bilgilerinize arzen)
Date: September 23, 2010 9:00:34 PM GMT+03:00
To: emine.cigdem.tugay@gmail.com

ADALAR KENT KONSEYİ
GENEL KURUL GÜNDEMİ

22.09.2010

…………………………….DERNEĞİ

Adalar Kent Konseyi Çalışma Yönergesi gereği EYLÜL ayı içinde yapılması gereken OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI, Yürütme Kurulumuzun 16/Eylül/2010 tarihli ve 2010/08 nolu kararı ile aşağıdaki Gündem maddelerini görüşmek ve karara bağlamak üzere 30/Eylül/2010 Perşembe günü saat 14.30’da Anadolu Kulübünde yapılacaktır.

İlk toplantıda yeterli çoğunluk sağlanamaması halinde ikinci toplantı çoğunluk aranmaksızın 08/EKİM/2010 Cuma günü saat:14.30’da BÜYÜKADA ANADOLU KULÜBÜNDE YAPILACAKTIR.

Derneğinizi Genel kurulda temsil edecek üyenizin yetkilendirme yazısı ile toplantıya katılımını önemle rica ederim.

TOPLANTI GÜNDEMİ:
1. Açılış ve yoklama
2. Divan oluşumu
3. Saygı duruşu ve İstiklal marşı
4. Adalar Belediye Başkanı Sayın Dr.Mustafa FARSAKOĞLU’nun konuşması
5. Adalar Kaymakamı Sayın Salih KESER’in konuşması
6. Kent Konseyi Yürütme Kurulu çalışmaları hakkında Bilgi Sunumu
7. Adalar İlçemizde, aşağıda madde başlıkları ile belirtilen ve insanlarımızın yaşam kalite ve standardını yakından etkileyen sorunların görüşülmesi ve neticesinde Genel Kurulca tespit olunacak sorunların çözümüne ait ortak bildirinin Adalar Belediyesine sunulması,

a. Adalara ve Adalardan ana karaya deniz yolu ile ulaşım sorunu,
b. Adalar Belediyesinin kaldırım harcamalarına katılım payı uygulaması,
c. Adaların, belediyesince hazırlanacak 1/1000 ölçekli nazım imar planları uygulaması hakkında görüşme,
d. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun Sit kuralları gereği tüm Ada yollarını yürüme yolu olarak kabulüne rağmen; Ada içinde sefer yapan motorlu motorsuz vasıtaların yarattığı sorunlar ile Cadde ve sokaklarda huzurlu, güvenli bir şekilde yürümeyi neredeyse imkansız hale getiren Trafik kaosu hakkında görüşme,
e. Adaların Çöp ve Temizlik sorunu,
f. Ada Sahillerinin Adalı yaşayanların gözüyle Belediyesince ne şekilde tanzim ve kullanılması gerektiği hakkında görüşme,

8. Temenniler ve kapanış,


ADALAR KENT KONSEYİ YÜRÜTME KURULU

_______________________________________________________9

Hürriyet, 23.9.2010
Çetin Aydın

Yüzbaşı lojmanda intihar etti


Amirallare Suikast Soruşturması sırasında intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın arkadaşı Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan dün evinde tabancayla intihar etti.

Heybeliada Deniz Lisesi’nde öğretmenlik yapan Yüzbaşı İlhan, akşam saatlerinde Heybeliada askeri lojmanlarındaki evine geldi. İlhan, evinde başına dayadığı tabancasını ateşleyerek intihar etti. Emniyet kaynakları, Yüzbaşı İlhan’ın intihar ettiğini doğrulayarak, olayın askeri bölgede olması nedeniyle soruşturmayı askeri savcılığın yaptığını belirtti. Doğan İlhan’ın Amirallere Suikast Soruşturması sürerken intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın arkadaşı olduğu ve ihbar mektubunda adı geçtiği belirtildi. Soruşturmayı yürüten savcının Ali Tatar’a, Doğan İlhan’ı tanıyıp tanımadığı sorduğu, Ali Tatar’ın, “Doğan İlhan ise yüzbaşı rütbesinde meslektaşımdır. Benimle aynı şubede çalışmaktadır” dediği ifadesinde yer almıştı.



_______________________________________________________10

BasaksehirRehberi.com,



Şehir Hatları A.Ş. kuruldu

Şehir Hatları Vapurları‚ İDO’dan ayrıldı…


İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden İDO A.Ş. bünyesinde faaliyet gösteren Şehir Hatları Vapurları‚ özelleştirme çalışmalarında sona gelinen İDO’dan ayrılıyor.

İstanbul Şehir Hatları Tur. San. ve Tic. A.Ş. adıyla kurulan yeni şirket‚ 5 ortaklı ve 5 milyon TL. sermaye ile kuruldu.

İşletildiği sistem ile kendi başına İDO’nun içinde zaten varolan Şehir Hatları’nın yapısı aynen muhafaza edilerek şirket haline getirildi.

İstanbul şehiriçi vapur hatları‚ Boğaz hatları‚ Haliç ve Adalar hatlarında yolcu taşımacılığı yapacak İstanbul Şehir Hatları A.Ş.‚ toplam 14 hat ve 49 iskelede‚ 34 yolcu vapuru ile hizmet verecek.

İDO’da görev yapan deneyimli personelden oluşacak yeni şirketin genel müdürlüğüne ise‚ TDİ’de Tersane Müdürlüğü yapan ve yine İDO bünyesinde bu görevi sürdüren Gemi İnşa ve Makine Mühendisi Süleyman GENÇ getirildi.

Konuyla ilgili görüşleri alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir TOPBAŞ‚ İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şirketlerinden İDO’nun halka arz çalışmalarında son noktaya gelindiğini belirtti ve bu kapsamda 1851 yılından beri şehir içi deniz taşımacılığı yapan Şehir Hatları’nı‚ İDO’dan ayırarak‚ İstanbul Şehir Hatları Tur. San. ve Tic. A.Ş. ismiyle yeni bir şirket kurulduğunu söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bünyesinde olan bu yeni şirketin Boğaziçi‚ Haliç ve Adalar’a hizmet vereceğini ifade eden Başkan Topbaş şöyle konuştu; “Diğer belediye şirketlerimizin ortak olduğu‚ tamamı Büyükşehir Belediyemize ait yeni bir şirket kurmuş olduk. 5 milyon TL. sermayeli yeni şirketimiz 14 hatta‚ 49 iskelede‚ 34 gemiyle hizmet vermeye devam edecek. Halka arzını ya da satışını düşündüğümüz İDO’yu ise‚ diğer feribotlar ve deniz otobüsleri ile İstanbul dışına yönelik seferleri yapacak şekilde düzenledik. Yani‚ 1851 yılından bu yana Şehir Hatları olarak hizmet veren şehir içi deniz ulaşımını Belediye olarak bünyemizde tutmuş oluyoruz. Bununla ilgili çalışmalar tamamlandı. Şirket kuruldu‚ genel müdürü atandı” dedi.

İstanbul Şehir Hatları A.Ş. Genel Müdürü Süleyman Genç kimdir?

1979 yılında Pertevniyal Lisesi’nden‚ 1985 yılında da İTÜ’den “Gemi İnşa ve Makine Mühendisi” olarak mezun oldu. İ.Ü. İşletme Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı.

1993 yılında Birleşmiş Milletler bursu UNIDO Projesi kapsamında Belçika’da 4 ay süren “Gemi Bakım Onarım Diploma Programı”nı bitirdi.

1988’de Türkiye Gemi Sanayi Pendik Tersanesi’nde meslek hayatına başlayarak‚ çeşitli kademelerde mühendis ve yöneticilik yaptı. Türkiye Denizcilik İşletmeleri (TDİ) Tersane Müdürlüğü görevini 2005 yılından itibaren İDO’da sürdürmeye başladı.

Pek çok ulusal ve uluslararası projede görev aldı. Türkiye’de denizcilik sektörünün know-how oluşturmasında bir ilk adım olarak kabul gören ilk deniz otobüsü yapımı proje ekibinde yer aldı.

İngilizce bilen Süleyman GENÇ‚ evli ve üç çocuk babasıdır.



_______________________________________________________11


From: EMİNE ÇİĞDEM TUGAY
Subject: ido’ya bayılıyorum!
Date: September 23, 2010 10:29:01 AM GMT+03:00
To: vapurlarimizi_vermiyoruz@yahoogroups.com


14.9.2010 Salı günü Kartal’dan 18:30 hareketle 19:10’da Yalova İskelesi’ne bindiren İDO ‘Karamürsel Bey’ deniz otobüsünün 27’si yaralı 199 yolcusundan biri:

― İDO’ya bayılıyorum!



* * *

From:
EMİNE ÇİĞDEM TUGAY
Subject: ido’ya çarpıldım!
Date: September 23, 2010 10:40:10 AM GMT+03:00
To: vapurlarimizi_vermiyoruz@yahoogroups.com


14.9.2010 Salı günü Kartal’dan 18:30 hareketle 19:10’da Yalova İskelesi’ne bindiren İDO ‘Karamürsel Bey’ deniz otobüsünün 27’si yaralı 199 yolcusundan biri:

― İDO’ya çarpıldım!



_______________________________________________________12

Vatan, 24.9.2010

http://haber.gazetevatan.com/Haber/330935/1/Gundem


İstanbul’da hortum uyarısı




MARMARA Denizi’nin İstanbul-Büyükçekmece, Adalar ve Yalova-Çınarcık arasında kalan bölümünde su hortumu oluşma riski olduğu bildirildi. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nden yapılan meteorolojik uyarıya göre, kuvvetli gök gürültülü sağanak bekleniyor. İstanbul-Büyükçekmece, Adalar ve Yalova-Çınarcık arasında kalan bölümde su hortumu oluşma riski bulunduğu bildirilen uyarıda, vatandaşların ve ilgililerin de yıldırım düşmesi ihtimaline karşı da tedbirli olması istendi.




_______________________________________________________13

Zaman, 25.9.2010
Selim İleri

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1031595&title=nesli-ah%C3%AErde-sonen-istanbul


Nesl-i Ahîr’de sönen İstanbul


[…]

Nesl-i Ahîr bir yandan eski romanlara geri dönülerek yazılmış, Süleyman Nüzhet’te Aşk-ı Memnu’un Adnan Bey’i diriltil­mek istenmiş, Kırık Hayatlar’dan sahneler tekrarlanmış; bir yandan da, Nesl-i Ahîr’de ‘harcandığına’ inandığı bazı bölümleri, Halid Ziya, Kırk Yıl’a, Saray ve Ötesi’ne aktarmış.

Maskara bir oryantalist olmakla suçlanmış Pierre Loti’nin ya­nı başında, Nüzhet’in tasvir ettiği -“Sefalet! Her yerde sefalet!”- İstanbul, Halid Ziya’nın pek farklı düşünmediğini, pek farklı ‘göre­mediğini’ açıkça belgeliyor. Bir buçuk sayfalık (s. 76-77) bu, on dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başı İstanbul, Fikret’in “Sis”inden bile irkiltici. Son satırlarını alıntılıyorum:
“Düşünün o şehreminliğini ki eline verilecek süpürge ile bü­tün memleketin sefil ve mülevves (kirli) şeylerini kaldırıp bir ta­rafa atsın. Bu memleketten ne kalır bilir misiniz? Temiz olarak kalabilecek şeylerle bir Kadıköyü zor vücuda gelir. Bu hıyanet olur, koca payitahtı bir köy yapmak!..”
Sözler, Büyükada’daki öğle yemeğinde söylenmekte, yakınan ki­şiler birazdan yemeğe başlayacaklar: “Size o kadar mükellef bir zi­yafet veremeyeceğim: Soğuk kuzu kızartması, piliç kebabı, fırın makarnası, armut, elma, kayısı, o kadar…”
Yine de Hâşim’e aldanmamalı: Nesl-i Ahîr’in gerçekten etkile­yici pek çok sayfası var.




_______________________________________________________14

SoL, 24.9.2010

http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/erdoganin-cilgin-projesi-nedir-haberi-33681

Erdoğan’ın “çılgın projesi” nedir?

Hıncal Uluç dünkü köşesini Erdoğan’ın “çılgın fikirlerine” ayırdı. Erdoğan’ın kendisini telefonla arayarak paylaştığı fikir, sanat camiasına hiç de yabancı değil: AKM’ye kazma vurmak!



Topbaş’ın dile getirdiği projelerden birisi, İstanbul’a lale şeklinde iki yapay ada inşa etmekti.


[…] İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş bir süre önce Habertürk TV’de Ceren Akdağ Şahin’in programına katılmış ve iki farklı projeden söz etmişti. Bu projelerden birincisini, iki yakayı teleferikle birleştirmek oluşturuyor. İkinci “çılgın proje” ise İstanbul’un her iki yakasına da Dubai’deki örneklere benzer yapay adalar inşa edilmesi. Topbaş adalardan birini Küçükçekmece’ye, diğerini ise Maltepe ile Kartal arasına inşa etmeyi planladıklarını söylemişti.

Topbaş’ın anlattığı “yapay ada projesi”, Erdoğan’ın Dubai dönüşü yaptığı benzer açıklamaları akıllara getirdi. Erdoğan, geçtiğimiz dönemde Dubai’ye yaptığı bir ziyaret dönüşü, uçaktaki gazetecilere turizm ve eğlence merkezi olarak Dubai’nin ünlü Palmiye Adası’nı örnek göstermişti. Erdoğan, “Denizi doldurmak, yeni fırsatlar yaratıyor” sözleriyle yapay ada projesini övmüştü.

_______________________________________________________15

Gerçek Gündem, 24.9.2010
Yalçın Bayer

http://www.gercekgundem.com/?c=64305

Hangi et lezzetlidir

BERLİN’de ekonomi danışmanlığı yapan bir okurumuz bize Almanya’da perakende fiyatları konusunda bir not göndermiş. Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Dr. Mehmet Alkan’ın görüşlerinin yer aldığı “Türkiye’ye 2. sınıf ithal et getiriliyor” (21.9.2010) başlıklı yazısında gösterdiği fiyatların AB’nin her ülkesi için geçerli olmadığını belirtiyor.


Dr. Alkan, AB’nin gıda fiyatlarının en yüksek olduğu Fransa ve İngiltere’yi almıştı.

Okurumuz “Mesela Almanya’daki fiyatlara bakarsak durum değişir. Fransa, İngiltere ve Almanya dışındaki ülkelerde çok daha düşüktür” diyor. Anlattıkları şöyle:

“AB’den yapılan et ihracatında sübvansiyon olduğu için AB et ihraç fiyatları çok ucuzdur. (Deutsche Mark zamanında mesela biftek 1 kg fob 2.4 DM civarında idi.)

1- Türklerin işlettiği marketlerdeki parakende fiyatlar şöyle: Antrikot 1 kg 7.50 Euro, biftek 1 kg 6.50 Euro, kuşbaşı 1 kg 4-6 Euro civarı… Hazır kıyma ise dolmalık veya köftelik olmak üzere 1 kg 2.95-3.5 Euro (en fazla 4 Euro).
Türk marketleri et fiyatlarını Alman marketlerine göre biraz düşük tutuyorlar.

2- Alman marketlerinde ise fiyatlar Türk marketlerinden % 30-50 daha yüksek. Fiyat farkı Alman marketlerin hitap ettiği müşterilerin maddi durumlarına ve bulundukları bölgenin gelir durumuna bağlı.

Bir süredir Büyükada’dayım. Gözüme çarpan semtlere göre fiyatların değişiklik göstermesi… Mesela Bostancı ve Kadıköy’deki et ve diğer gıda maddeleri Büyükada’dan çok daha ucuz. Anlaşılabilir bir durum!

Ancak bence diğer önemli husus:
İstanbul’da gördüğüm etlerin hepsinde ‘dana’ yazıyor. Sığır kalmadı mı ülkede? […]




_______________________________________________________16

Zaman, 24.9.2010

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1031526&title=belediye-binasi-mi-baskanlik-malikanesi-mi

Kartal’da yapılan belediye hizmet binasıyla ilgili Star Yazarı Ekrem Okutan’dan tartışılacak bir iddia geldi. Okutan, yapılacak binanın belediye için değil başkanlık lojmanı olarak kullanılacağını yazdı. İşte o yazı…

Kartallı başkanın malikanesi (mi)?

O CHP’nin altı okunu, adının içinde barındıran kişi.
O, Altınok Öz.
Öz be öz CHP’li.
O Kartal’ın Belediye Başkanı.
[…]

O, Kartallılar rahat yüzsün diye yıllık 1 milyon 331 bin TL kira karşılığı yine 29 yıllığına Büyükada”da plaj ve mesire alanı kiralayan kişi.


_______________________________________________________17

Yeni Asır, 23.9.2010
Seda Kaya Güler


http://www.yeniasir.com.tr/Yazarlar/seda_kaya_guler/2010/09/23/evden_kacan_ve_kacmayan_kizlar


Evden kaçan ve kaçmayan kızlar

Geçen sene İstanbul’da yapılan bir araştırma vardı evden kaçan kızlarla ilgili.
En çok kaybın yaşandığı Bağcılar, kayıp vermeyen tek ilçe ise Adalar. Bu iki ilçeden yola çıkarak kızların neden evden kaçtığını söylemek mümkün. Biri Anadolu’dan göç edenlerin yoğun olarak yaşadığı ve ekonomik durumun pek de iyi olmadığı bir ilçe, diğeri İstanbulluların ilçesi.
Bir tarafta baskı var. Kızlar okula gönderilmiyor. Zorunlu öğretimden sonra okuldan alınıyorlar genellikle. Hele ki okumaya meraklı değilse, ders çalışmayı sevmiyorsa, karnesinde zayıfların sayısı çoksa okuldan alınıp evde oturuluyor. Aslında o yaştaki çocukların çoğu ders çalışmayı sevmiyor. Benim çevremdeki çocukların çoğu da ders çalışmak yerine, televizyon veya internetin başında oturmayı tercih ediyor ve ailelerinin zoruyla eğitimlerine devam ediyorlar.

NİYE KAÇMIYORLAR?
Adalar’da da okuma oranı çok yüksek. Üniversite’ye gidenlerin sayısı da öyle. Buradaki kızlar da evleniyor. Yani okula gidiyorlar veya çalışıyorlar diye evde kalmıyorlar. Ama çoğu acele etmiyor evlenmek için. Hatta bazıları evlenmeyi mümkün olduğunca geciktirmeye bakıyor. Çünkü bir elleri yağda bir elleri balda. Anne-babalarının yanında kalıyorlar, eve giriş çıkış saatleri belli, yani onların koyduğu kurallara göre hareket ediyorlar ama bu kurallar muhafazakar kesimdeki kadar katı ve mantıksız değil. Erkek veya kız arkadaşlarıyla birlikte sinemaya, tiyatroya, birlikte yemeğe gidebiliyorlar. İlişkilerinin sınırlarını, iyiyi ve kötüyü ayırt etmeyi biliyorlar. Kendilerine zarar verecek kişilerle birlikte olmuyorlar, kendilerini korumayı biliyorlar. Özgürler ama ailelerine verecek hesapları da var. Özgür olmak, arkasında durulmayacak bir hayat yaşamaları anlamına gelmiyor. O yüzden de canının istediğini yapabilmek için evden kaçmayı düşünmüyorlar. Can sıkıntıları varsa, aileleri ile birlikte buna çözüm bulmaya çalışıyorlar.

NAMUS VE AHLAK
Muhafazakar kesimde ise kızlar ne okula gönderiliyor ne çalıştırılıyorlar. Zaten okula gönderilmemelerinin altında ileride çalışmak zorunda kalacağı yatıyor. Çalışmak, kadının evden çıkıp sokaklarda olması, sosyal ortama karışması demek. Kadının para kazanması, kendine olan güvenini kazanması, güçlü olması, söz sahibi olması demek. İstenmeyen de bu aslında. Kadın başına buyruk olursa namusu elden gider, ahlaksız olur diye düşünülüyor. Ne yazık ki gerçek bu. Bunun adını açıkça koymak lazım. Muhafazakar kesimin gözünde çalışan, başını açan, erkeklerle aynı ortamda çalışan, eli eline, kolu koluna değen kadın makbul değil. Kadının başını örtmesi, dini vecibelerini yerine getirmesi, ailesinden başka erkeklerle haşır neşir olmaması, evinde oturup, eş ve annelik görevlerini yerine getirmesi onun “namuslu ve ahlaklı” olması için yeterli sayılıyor. Ne var ki “namus ve ahlaklı” olmanın koşulu bunlar değil. Olmadığını da gazete ve televizyonlara yansıyan gerçek olaylara baktığımızda görüyoruz zaten.


_______________________________________________________18

BasaksehirRehberi.com, 23.9.2010



O İstanbul sokaklarını film karelerinde arşivledi…


Türk seyircisinin hafızasına kazınan filmlerin unutulmaz yönetmeni Osman Fahir Seden ve Seden’in İstanbul’u‚ 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi’nin 9. sayısına konu oldu.


[…] Osman Fahir Seden‚ İstanbul’un kalabalık caddelerini‚ trenlerini‚ raylarını‚ denizini‚ Boğazını ama ille de üstten bakacak şekilde‚ Boğaz Köprüsü’nü‚ Eminönü’nü‚ Sultanahmet Meydanı’nı‚ Alman Çeşmesi’ni‚ gençlik döneminde bir ara oturdukları Pendik taraflarını‚ Büyükada’yı yine ille de Dilburnu’nu filmlerinde sıklıkla kullandı. İşte bütün bu muazzam mekanlar‚ Türk Sineması’nın usta yönetmeni Osman Fahir Seden’in İstanbul’unu özetlemektedir.

[…] 1990 Büyükada Dilburnu’ndaki unutulmaz sahneleriyle “Gurur” izledi.

Gülşah Maraşlı 1453 Kültür ve Sanat Dergisi’ndeki “Osman Fahir Seden’in İstanbul’u” başlıklı yazısını; bizlere İstanbul’un sokaklarında zamansal ve çok özel bir yolculuk yaptıran bu filmlerin Türk sinemasının usta yönetmeni Osman Seden’in İstanbul’unun bir özeti olduğunu söylüyor.


_______________________________________________________19

Şalom, 22.9.2010



Büyükada Hesed Le Avraam Sinagogu’nda
Roş Aşana ve Kipur duaları

Büyükada Hesed Le Avraam Sinagogu’nda yapılan Roş Aşana duasına yaklaşık 750 kişi katıldı. Dua sırasında sinagog yönetimi adına Rafi Habib geçmiş dönem yönetim kurulu başkan ve idare heyeti çalışanlarına teşekkür konuşması yaptı ve teşekkür plaketleri sunuldu.

Habib konuşmasında, sinagog vakfı yönetim kurulu başkanlığını 35 yıl süreyle başarıyla yürüten Lazar Yakar için “Kendisi mütevazi kişiliği, toleranslı yaklaşımı, bilgisi ve tecrübesi ile sinagogumuza hizmet etmiş ve katkılarda bulunmuştur” dedikten sonra teşekkür plaketini sunmak üzere Cemaat Başkanı Sami Herman’ı davet etti.

Daha sonra yönetim kurulunda görev alan Marko Eliya Baruh’a Rav Moşe Benveniste, Mordo Kohen, Murat Bildirici ve Vedat Valansi’ye Sinagog Vakfı Başkanı Kurtuluş Morhayim ve Dernekler Masası Başkanı Yaşar Bildirici birer anı plaketi verdi.

Yaklaşık aynı sayıda kalabalık bir yahid topluluğunun katılımı ile yapılan Kipur duasına akşam üstü saatlerinde bir ziyaret gerçekleştiren Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, kısa bir konuşma yaparak adalarda birlik ve beraberliğin, bayramların birlikte kutlanmasının ne denli büyük bir paylaşım olduğunun önemine değindi. Farsakoğlu ayrıca adalarda sorunların yerinde tespit edildiğini, giderilmesi yönünde çalışmalar yapılacağını da belirtti.


_______________________________________________________20

Hürriyet- Kelebek, 22.9.2010
Röportajlar: Gülbahar Karakuş, Fotoğraflar: Aydan Çınar



Türkan ve büyük aşkı


Prof. Dr. Türkan Saylan’ın hayatını konu alan “Türkan” dizisi, yarın akşam ilk bölümüyle Kanal D ekranında olacak. Pınar Öğün’ün Türkan Saylan’ı, Saygın Soysal’ın ise ona sırılsıklam aşık Ali’yi canlandırdığı dizinin Heybeliada’daki setine konuk olduk, iki başrol oyuncusundan yapımın detaylarını öğrendik. […]

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: