Gönderen: adalarpostasi | 29 Nisan 2010

ADALAR POSTASI-2416: dün akşam saat 21:00’de bostancı-büyükada seferini yapan motoru görmenizi isterdim…


* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

21 Ocak 1900 Pazar günlü Büyükada’da ruhsatsız olarak yaptırılan büyük bir binayla ilgili olarak haritanın düzenlenmediği, irade-i seniyye alınmadan bina inşa edilmemesini bildiren müzekkirelerin neticesiz kaldığına dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Fotoğraf: Ugo Antonio Corintio, Büyükada, 23.4.2010.

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

29 Nisan 2010 Perşembe
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Parçalı bulutlu
8/18ºC
% 60-82 nem
Poyraz, KD 29km/sa

Gündoğuşu 06:05… Günbatışı 19:58…

* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarınca

* * *

Cicely Mary Barker, The Geranium Fairy.

* * *

1- Füreya: “Biz çocuklar, yani Aliye, ben ve Cevat Dayımın kızı Mutarra… Saçlarına yasemin kokuları sinmiş çocuklar…”

2- Nesrin Çokneşeli: “Yurdum insanı Aya Yorgi yolunda, Büyükada 23 Nisan 2010…”

3- Nesrin Çokneşeli: “Yorumsuz!…”

4- Belgin Yüksel: “Fenerbahçe Spor Kulübü Kadınlar Kolu Turizm Kültür ve Sanat Komitesi olarak Muş’un Varto ilçesinin aşağı içmeler Köyü İlköğretim Okulu’nu İstanbul’a davet ettik. 22 Nisan 2010’da Adalar Belediyesi’nin imkânlarıyla Ada’yı da gezdirdik…”

5- Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi eski/yeni öğrencileri, mensupları ve öğretmenleri 7. buluşma günü, 30 Mayıs 2010 Pazar saat 14:00’te Heybeliada-Ada Restaurant’ta…

6- Kebir Ünal: “28 Nisan 2010 Çarşamba akşamı Bostancı’dan saat 21:00’de Büyükada seferini yapan motoru görmenizi isterdim. 100-150 kişi civarındaki yolcular havanın serinliği nedeniyle alt katta kapalı alanda oturmaya çalıştıysa da bir kısmı bunda başarılı olamadığından ayakta kalmamak için üst katta bulunan yarı açık alana geçmek zorunda kaldı. Alt katta yer bulan bizler ise arka kapının kapanmaması neneniyle egzost kokusuyla yarışan yeni yapılmış boya kokusundan birini seç beğen rahatsız ol serbestisi içinde yolculuğumuzun tadını çıkarırken…”

7- Mahpiuluta – İlker Torun: “Maden tarafında, Mimoza adlı sokağın yokuşunu hafif tırmandıktan sonra 6 numaralı evin bahçesinden içeri girdik. Cennet gibiydi; ağaçlar, güller… Üç katlı bir evdi. Merdivenlerden çıkıp çatı katının kapısını açtığında Erol abi, dilimiz tutulmuştu. Hele bir de terasa çıktığımızda söyleyecek söz kalmamıştı. Çok beğendiğimizi belli edip fiyatı indirmeyi düşünememiştik bile. Sarhoş cesareti ve manzaranın güzelliği karşısında sadece “tamam” diyebilmiştik. Kaporayı verdik ve haftasonu buluşmak üzere sözleştik. Vapura binmiştik. Birbirimize bakıp gülüyorduk. Kimse inanamayacaktı, biz bile…”

ADALAR POSTASI’nın 2416. sayısında…

)O(

………………………………………………….1

ADALAR POSTASI (8.12.2005): saçlarına yasemin kokuları sinmiş çocuklar…


Ayşe Kulin, Füreya, İstanbul (2000)21-27:

[…] Biz çocuklar, yani Aliye, ben ve Cevat Dayımın kızı Mutarra… Saçlarına yasemin kokuları sinmiş çocuklar.

Çocuklar, bu bahçe cennetten bir köşedir,” derdi ninem.
“Cennet nedir nine?”
“İyi insanlar ölünce gittiği yer, canım,”
“Ama biz ölmedik ki daha.”
‘İyi ya işte,” derdi Aliye, “burası cennet ise, hiç ölmeyeceğiz demek ki. Biz, yerimize gelmişiz bile!”

Biliyor musunuz, Aliye hiç ölmedi zaten. O, cenneti ve cehennemi bir arada bu dünyada yaşadı ve gravürleriyle, çılgın renkli abartılı giysileriyle, kocaman mavi gözleri, büyük aşkı, sınır tanımaz heyecanıyla, içinden fışkıran sevgi seliyle onu her tanımış olan kişinin yüreğinde, belleğinin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor.

Ne diyordum size, ha evet… cennet! Cennet nasıl olur bilirdik biz, Büyükada’daki Şakir Paşa Köskü’nün bahçesinde yaşayan çocuklar…

Cennet, bir cami ile bir kilise arasında kalan araziye inşa edilmiş, üç katlı ahşap bir Osmanlı konağı idi. Bize uçsuz bucaksız gelen bahçesinde fuller, hatmiler, yaseminler, japon gülleri, ortancalar, begonviller ve mimozalar açardı.
Giritli ninemin, memleketinden özel olarak getirttiği kekik, defne, fesleğen yapraklarının kokusu öğleden sonra çıkan esintiyle, aksamsefalarının, akasyaların rayihalarına karışır, bahçe değisik esansların ağzı açık kavanozlarda yan yana dizildiği bir parfümeri dükkânı gibi kokardı. Evin kapısının önünü tutan yola çıktığınızda ise karşınızda kiliseyi bulurdunuz. İçinde yaşayanlar da bu iki ibadethanenin temsil ettiği kültürlerin arasında kalmış, elleri, kolları ve özlemleri kilisenin sembolü batıda, yere basan ayakları ve yürekleri ise tam bulundukları yerde, yani caminin ait olduğu toplumda, kafaları az biraz karışık insanlardı…

[…]

Anlattıklarımı hakkıyla kavrayabilmeniz için taa en baştan başlamam gerek. Benim için her şeyin baslangıç noktası, demin size sözünü ettiğim, Ada’daki köşktür işte. Sadece benim için de değil, o köşkte doğan diğer çocuklar, yani Fahrünissa ve Aliye için de köşkün nesnellikten öte bir boyutu vardır. Biz, Şakir Paşa Köşkü’nün çocukları sanki bir ana-babanın değil de bu ahşap Osmanlı konağının tohumlarıydık. Köşk, bizi dokuz ay yerine yıllarca rahminde taşımış gibi, genlerimize sinmiş, iliklerimize işlemiş ve bize özsuyumuzu vermiştir. Sonraki yaşamlarımızda edindiğimiz her birikim ve tecrübe, her acı ve sevinç, her kazanım ve kayıp, o konağın ruhumuzu yapılayan harcının üstüne eklenmiştir. Oysa Yıldız’daki konakta doğan annem, Ayşe teyzem, Cevat dayım ile Nişantaşı konağında doğan Suat dayım Köşk’ün değil, yalnızca Sare İsmet Hanım’la Şakir Paşa’nın evlatlarıydılar. Onlar, köşkte yaşamakla kalmışlardı. Her hallerinden belliydi, bizim gibi köşkün çocukları değil de, sakinleri oldukları. Yine de, o beyaz boyalı ahşap evde, doğan, büyüyen ya da sadece oturan her birimiz için yaşam, Ada’da zaman ve Ada sonrası diye, miladi önem taşıyan dönemlere ayrılacaktı.

[…]

Beni Ada’daki köşkte en etkileyen eşya, bir duvarı boydan boya kaplayan, üç metre yüksekliğindeki, Yıldız’dan getirilmiş yaldızlı aynaydı. Karşısında durur, kendimi kocaman aynanın içinde küçücük görürdüm. Arkamda geniş hol ve bu hole karşılıklı açılan sarı ve pembe salonların girişleri görünürdü. Bu salonlar biz çocukların dokunması yasak olan Servres ve Saks antika vazolarla ve biblolarla doluydu. Ortadaki ampir mobilyalarla döşeli büyük salonun sonuna, kızlari piyano çalarken notaları görebilsinler diye Şakir Paşa tavanda bir pencere açtırmıştı. Oradan yayılan ışık, etajerlerden fışkıran bitkilerin üstüne düşerdi. Cevat dayımın kızı Mutarra ve Suat dayımın üvey kızı Geraldine’le, döne döne yukarı çıkan merdivenin trabzanlarına oturarak aşağı kayar, üst üste yığılırdık. Kazık kadar olmasına rağmen, Aliye de bize katıldığı için, sürekli azar işitirdi. Üst katta da aşağı katın düzeninde bir hol ve karşılıklı iki salon vardı. Salonlardan birini oturma odası olarak kullanırdık. Büyük rahat koltukların bulunduğu bu odada, akşamüstü çayları içilirdi. Bahçeye bakan diğer oda ise, büyükbabam Şakir Paşa’nın çalışma odasıydı. Tavana kadar kütüphaneleri ve üstü her an karmakarışık, evrak ve kitapla dolu yazı masasıyla bize çok gizemli gelen bu odaya girmemiz yasaktı. Aliye’den öğrendiğimiz gibi, anahtar deliğinden içerisini gözlerdik ara sıra…

[…]

(Şakir Paşa, Saray’a küsen devlet adamlarının ve paşaların gönüllü sürgün yeri niteliğindeki Büyükada’da, cami ile kilise arasındaki köşkü satın almıştı. Beş ciltlik Osmanlı Tarihi’ni, bu köşkte yazmaya başlamıştı…

[…]

Ada’da zaman
Mis kokulu üzüm salkımlarıydı yaz ayları
Buzlu nar şerbetiydi kristal sürahilerde…

[…]

………………………………………………….2

From: NESRİN ÇOKNEŞELİ
Subject: FW: Yurdum insanı Aya yorgi yolunda, Büyükada 23 Nisan 2010.
Date: April 28, 2010 2:33:11 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Yurdum insanı Aya Yorgi yolunda, Büyükada 23 Nisan 2010…



Umarım yük arabasını çeken o ağır işçi, güzel at üzerindeki 4 kişi ve at arabacısı sürücüsünü yarı yolda bırakıp yola devam etmemiştir. Zaten edemez de asansör bile 4 kişiden fazla binilmez diyor ve stop ediyor. Üstüne üstlük faytonlarda bile iki at varken yük arabasında tek at var.

Nesrin Çokneşeli

………………………………………………….3

From: NESRİN ÇOKNEŞELİ
Subject: FW: El Ayak Çekilince aya yorgi kilisesi Yolu
Date: April 28, 2010 2:34:02 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com

YORUMSUZ!…

Büyükada, 23.4.2010.







………………………………………………….4

MUŞ NİRE… ADA NİRE…

From: BELGİN YÜKSEL
Subject: MUŞ-İSTANBUL GEZİSİ
Date: April 28, 2010 5:11:36 PM GMT+03:00
To: adalar.postasi@gmail.com


MERHABALAR,
FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ KADINLAR KOLU TURİZM KÜLTÜR VE SANAT KOMİTESİ OLARAK MUŞ’UN VARTO İLÇESİNİN AŞAĞI İÇMELER KÖYÜ İ.Ö. OKULUNU İSTANBUL’A DAVET ETTİK. 22.04.2010’DA BELEDİYE’NİN İMKÂNLARIYLA ADAYI DA GEZDİRDİK. ADALAR BELEDİYESİ KONUKLARINI ÇOK GÜZEL BİR ŞEKİLDE AĞIRLADI, HEDİYELER SUNDU, O ÇOCUKLARIN YÜZLERİNİ GÜLDÜREBİLMEK İÇİN ELLERİNDEN GELEN BÜTÜN ÇABAYI GÖSTERDİLER. ÇOCUKLARIN ADA’YA İNER İNMEZ İLK DİKKATLERİNİ ÇEKEN ŞEY BİSİKLET OLDU. ORADA HİÇ BİSİKLET YOKMUŞ. BAŞKAN DA ÇOCUKLARA BİSİKLET SÖZÜ VERDİ. ADALAR BELEDİYESİ’NE KATKILARINDAN DOLAYI BEN DE BİR ADALI OLARAK ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.

BELGİN YÜKSEL

………………………………………………….5

http://www.hrgl.org


7. HRGL’LİLER GÜNÜ
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR LİSESİ
ESKİ/YENİ ÖĞRENCİLERİ, MENSUPLARI ve ÖĞRETMENLERİ
BULUŞMA GÜNÜ

Tarih: 30 Mayıs 2010, Pazar (*)
Yer: Heybeliada-Ada Restaurant
Saat: 14:00

(*) HRGL’LILER GÜNÜ, her yıl Mayıs ayının son pazar günü yapılır.

………………………………………………….6

From: KEBİR ÜNAL
Subject: Memnuniyetsiz yolcu -Doyumsuz müşteri
Date: April 29, 2010 8:33:45 AM GMT+03:00
To: adalar.postasi.1@gmail.com

28 Nisan 2010 Çarşamba akşamı Bostancı’dan saat 21:00’de Büyükada seferini yapan motoru görmenizi isterdim. 100-150 kişi civarındaki yolcular havanın serinliği nedeniyle alt katta kapalı alanda oturmaya çalıştıysa da bir kısmı bunda başarılı olamadığından ayakta kalmamak için üst katta bulunan yarı açık alana geçmek zorunda kaldı. Alt katta yer bulan bizler ise arka kapının kapanmaması neneniyle egzost kokusuyla yarışan yeni yapılmış boya kokusundan birini seç beğen rahatsız ol serbestisi içinde yolculuğumuzun tadını çıkarırken yine hiç kimsenin en ufak bir rahatsızlık duymadan sıkışarak üstelik ayaklarını bile doğru dürüst uzatamayarak kokular içinde mutlu ve huzurlu yolculuklarına devam ettiler.

Ama umarım mutlulukları bozulacaksa bozulsun çünkü huzurları umarım olmaz ama bu karpuz nakliye motorundan bozma motorlardan birinin Allah korusun batma demiyorum batma tehlikesiyle bozulmaz. Bu motorlarla o tarz bir tehlike atlatan normal bir insan bir daha hayatı boyunca böyle bir motora binemez.100-150 kişiyi alt salonuna sığdıramayan bir motorla yaz sezonunda nasıl hizmet verilecek?

Salı günü de 18:45 seferini aynı güzergâhta yapan motorun alt kat duvarlarında 5 kişilik çocuk can yeleği yazısı gözüme çarptı. Umarım ben yanılıyorum ama başka can yeleği ek bilgisi yoktu.150-200 kişilik salonda 5 kişilik çocuk can yeleği enteresan bir düşünce. Sanırım uzun bir zaman ada yolcularının kaç kişi iken kaç çocuk beraberinde getirdiklerine dair istatistiki bir çalışmaları olmuş da bu yetersiz sayıya ulaşmışlardır.

“Kendilerini kabullendiğimiz anlamına gelmemesi” şerhiyle motorların standartlarını küçüklük, oturma aralıklarının darlığı ve motor sesinin fazla olması konularında geliştirmeleri gerektiğini bildirmek isterim. Bu türden bir hizmet verecekseniz belli maliyetlere de katlanmalısınız. Yeni yapılan Erke Han adlı motor yukarıda şikâyet ettiğimiz tüm sorunları halledebilse de onda da motor sesi rahatsız edici boyutlarda. Yanınızdaki arkadaşınıza sesinizi duyurabilmeniz için yüksek sesle konuşmanız yani etraftaki herkese bir uğultu yaratmanız gerekiyor. Ayrıca bu kadar lüks ve son teknoloji kullanılarak hiçbir masraftan kaçınmayarak yapılan bir motorun da kalitesini hızına da yansıtmasını beklerdik. Bostancı Büyükada arasının 30 dakika olması kanun mudur? Bu kalitedeki bir ‘motor’ demiyorum, ‘cihazın’, yukarıda andığım eski karpuz teknesiyle aynı dakikada aynı yolu alması biraz tuhaf değil mi? Tarifelere insanları sığdırmak yerine insanlara göre tarife yapmak için sanırım hizmet önceliğinizin olması lâzım. Ama bunu gören, duyan veya hisseden varsa söylesin.

Saygılarımla,

Kebir Ünal

………………………………………………….7

Binrota

http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=14744

Gezi Tarihi: 01 Mart 2003 Cumartesi
Yazı Tarihi: 30 Ağustos 2009 Pazar

BÜYÜKADA GÜNLERİ -1-

—Bu bir içsel yolculuğun arkasındaki Büyükada anılarıdır—

Denizin ortasında, bir o yana bir bu yana yatan vapurun kıç kısmında durmuş denize bakıyorduk. Yağmur çiseliyordu ve aylardan Marttı. Sıkıcı bir iş haftasının üstümüzdeki kalıntılarını yıkıyordu yağmur. Keskin bir yosun ve iyot kokusu vardı.

Vapurun iskeleye yanaşma ritüelleri gerçekleşirken, az sayıdaki yolcu yaz itiştirmelerinden uzak, sabırla bekliyodu. Ada sabır demekti. Sabrı olmayanlar geçici idi. Halat havada süzüldü ve becerikli eller koca vapuru iki hamlede karaya tutundurdu.
İskeleye ayak bastığımızda adada olmanın kanıtı burnuma mührünü vurdu. At dışkısı kokusu…


“Bu,
akşam senin geldiğin vapur.
Hani,
benim seni iskelede beklediğim.
Yalnızlık kasırgasından bir aman almak için,
omzuna yaslanmak istediğim.
Bu,
senin hiçbirşeyden haberi olmayan,
dalgalar gibi bordasına vurduğun vapur.”

İlk gençliğimden beri adalar benim için çok önemli idi. Lise yıllarında arkadaşlarla pikniğe gider, şimdi uzağında olduğum o görüntülerde pek bir eğlenirdik. Ne tuhaftır hayatın insana oynadığı. Küçükken meyve aşırırken karşısında duran, kovalayan adam oluveriyorsun büyüdüğünde çocukları..
Bazen de bisiklete atlar adayı karış karış dolaşırdım. Adada yaşamak hayaldi, hatta bir gece kalmak.

Yaklaşık sabah saatleri idi. Açık olan sabah kahvelerinden birine oturup, çıtırdayan sobanın yanında çay içip, kıymalı böreğimizi yedik. Kahvede birkaç yaşlı okey oynuyor, biri televizyon seyrediyordu. Yalın ada vardı karşımızda. Martı çığlıkları, kaşık şıkırtısı ve yağmur sesi…

Saat kulesinin bulunduğu meydana doğru yürüdük, yağmur şiddetini azalttığında. En doğru ulaşım aracı olan bisikletlerimizi kiraladık. Yürümek daha gezmek bitmemişken yorar, faytonla her yere giremezsiniz. Oysa bisiklet öyle midir? Uzun bir yokuşu çıkarken küfürler savurursunuz ama aşağı doğru inerken rüzgar size şefkat dolu sözler söyler.

Saat kulesinin bulunduğu meydanda iki seçenek vardır. Ya Maden tarafına yönelirsiniz ya Nizam tarafı. Biz Nizam caddesine döndük. Burası Maden tarafına oranla çok daha fazla köşkün, lüks konutların ve zenginlerin yerleşkesidir. Dil Burnu’na ve Aya Yorgi’ye doğru yola koyulduk.


“Ada insanını bekler.
Hüzün açar kapıyı,
içeri girersin.
Leylak kokularında yolların,
faytonlar hatır sorar”

Dil Burnu’na vardığımızda biraz yokuş tırmanıp Eski Lunapark meydanına vardık. Burası Küçük Tur’un son noktası. Buradan adanın arka tarafına doğru Büyük Tur’a devam ederler. Ya da Aya Yorgi’ye çıkan yokuşun başındaki lokantada mola verirler. Cesaretli olanlar yokuşu tırmanmaya başlar; bizim gibi. İsteyenler hemen lokantanın karşısındaki eşeklerden kiralayıp eşek üstünde de çıkabilirler.

Elimizde bisikletler yokuşu 30 dk da tırmandık. Kendimizi Yücetepe Kır Gazinosu’nun tahta masalarından birine attık. Buradan adanın tüm çevresini görebilirsiniz. İstanbul sis ve yağmur altında idi. Orada hiç yaşamamış olsam ne kadar sessiz ve sakin bir yer derdim. Bir tablo gibi gözüküyordu. Bu tahta masada oturup şarabını yudumlayan bir ressam çizmişti sanki. Yalova tarafından gelen şilebin, önündeki küçük balıkçı teknelerine attığı uzun bir haykırış da sonsuzluk içinde kaybolup gitti.

Yücetepe adanın en yüksek noktası. Aya Yorgi adında bir kilise mevcut. Efsaneleri meşhur. Yılın iki günü tüm İstanbul burada nerede ise. Kalan günler ise huşu içinde ulaşılmaz biçimde o İstanbul’u seyrediyor.

Bir şişe şarap bittiğinde tüm dertlerimiz de İstanbul gibi sakin ve görünmez oldu. Acaba Bizanslı soylu sürgünlerde, keşişlerin buradaki bağların üzümlerinden yaptığı şaraplardan içip eski günlerini mi anıyorlardı? Yoksa burada olduklarına şükür mü ediyorlardı? Gözlerine çekilen mil olmasaydı, herhalde burası sürgün olarak adlandırılamazdı. Bu güzelliği göremedikleri için çok daha acı geliyordu sanırım. İşte o acı, hüzün ve Bizans rutubetinden asla kurtulamıyor ada. Ama bence adalara bu çok yakışıyor. Sabır, hüzün ve rutubet…

Aslında tüm istediğimiz bir Cumartesi’yi, yağmur eşliğinde şarap içip sucuk yiyerek Aya Yorgi’de geçirip daha sonra bu yaşadıklarımızı aynı döngünün çarkları arasında öğütmekten başka bir şey değildi. İki şişe şarap bitirmiş, 30 dk da çıktığımız arnavut taşlı yokuşu, bisikletlerin üstünde sarsıntıdan titreyerek inmeye başlamıştık. Hoş da bir şarkı tutturmuş, seslerimiz sarsıntıdan titreyerek meydana doğru iniyorduk.

Maden tarafından iniyorduk ve güzel evlerin arasından süzülüyorduk. Uzun zamandır artık tek başımıza bir eve çıkmanın hayallerini kuruyor sonra maddi imkansızlıklar yakamızı bırakmadığından bu hayali gerçekleştiremiyorduk. Evlerin arasından geçerken burada oturmanın ne güzel olabileceğini düşünmek bir hayalden öteye gidemez diye düşünüyorduk.

Meydana vardığımızda bisikletçinin hemen yanındaki emlakçıya ikimiz birden daldık. Sonradan adını öğrendiğimiz emlakçı Erol abi tam size göre bir ev var deyip bizi faytona bindirmesi ile evde bitmemiz bir anda olmuştu. Ne oluyordu?

Maden tarafında, Mimoza adlı sokağın yokuşunu hafif tırmandıktan sonra 6 numaralı evin bahçesinden içeri girdik. Cennet gibi idi; ağaçlar, güller…Üç katlı bir evdi. Merdivenlerden çıkıp çatı katının kapısını açtığında Erol abi, dilimiz tutulmuştu. Hele bir de terasa çıktığımızda söyleyecek söz kalmamıştı. Çok beğendiğimizi belli edip fiyatı indirmeyi düşünememiştik bile. Sarhoş cesareti ve manzaranın güzelliği karşısında sadece “tamam” diyebilmiştik. Kaporayı verdik ve haftasonu buluşmak üzere sözleştik.


Vapura binmiştik. Birbirimize bakıp gülüyorduk. Kimse inanamayacaktı, biz bile…

Mahpiuluta – İlker Torun

Devam edecek…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: