Gönderen: adalarpostasi | 09 Ocak 2010

ADALAR POSTASI-2368: kışlığa adadan temelli indiğimiz gün, çoğu kez vapurda ağladığımı bilirim…

Akademi talebeleri Büyükada’da, 1955.
http://urun.gittigidiyor.com/1955-BUYUKADA-HATIRASI-AKADEMI-TALEBELERI-FOTO_W0QQidZZ21748646

* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

20 Haziran 1898 Pazartesi günlü Fener’deki Rum mektebinden şahadetname alacak talebenin Büyükada’da kutlama yapacaklarına dair…

* * *

ADALAR’da BİR GÜN:

Ada vapurunda bir sığırcık, 07/01/2010 11:40

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

9 Ocak 2009 Cumartesi
Büyükada’da HAVA DURUMU*
Parçalı bulutlu
7/18ºC
% 65-75 nem
Lodos, GB 27km/sa

Gündoğuşu 07:28… Günbatışı 16:53

* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarinca

* * *

Cicely Mary Barker, The Totter-Grass Fairy.

* * *

1- Alberto Modiano: “Kışlığa adadan temelli indiğimiz gün, çoğu kez vapurda ağladığımı bilirim…”

2- Adalar’da yeni bir oluşumun habercisi ‘Adalar Müzesi‘ 26 Aralık 2009 Cumartesi günü Adalılar ve Ada Dostları’yla buluştu…

3- Adalar Kent Konseyi‘nin Ocak ayı Olağan Genel Kurul toplantısı 17/Ocak/2010 Pazar günü saat 11.oo’de Büyükada İskele üstü Turing Kahve’de yapılacaktır…

4- Selim İleri: “Aliye Berger’in 1940’ların iyice sonundaki gravürleri, neredeyse hepten Carl Berger ve Büyükada. Bambaşka bir Büyükada bu…”

5- İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı Adalar Grubu’nda onbaşı olarak görev yapan ve ailevi sorunları olduğu belirtilen Ümit E.’nin, dün akşam saatlerine Adalar’daki evinden çıktıktan sonra bir daha geri dönmemesi üzerine…

6- Sinan Bökesoy: “Şu anda Büyükada’da yaşıyorum, hava mis gibi, martılar şahane…”

7- Yorgo Kırbaki: “Verjin Şapçı ise İstanbul’u taşıdı Atina’ya. Burgazada ile Büyükada konulu 18 tablosuyla İstanbullu Rum ziyaretçilerin bir denli de olsa hasret gidermelerine yardımcı oldu…”

8- Yurtdışındaki festivallerde övgüler aldıktan sonra ülkemizde gösterime giren “Orada” filmi “Burada” Büyükada’da çekilmişti…

ADALAR POSTASI’nın 2368. sayısında…

)O(

…………………………………………………1

Şalom, 6.1.2010

http://www.salom.com.tr/news/detail/14160-BUYUKADA-arkamdan-bakar.aspx

‘BÜYÜKADA arkamdan bakar’

Yetenekli fotoğraf sanatçısı Alberto Modiano, hepimizin özel günlerini karelerde ölümsüzleştirirken, yeni kitabı ‘Büyükada Arkamdan Bakar’ da kendi çocukluk anılarını kalıcı kılıyor…


Yoksa Alberto Modiano mu Büyükada’nın arkasından bakıyor?

Sizi alıp eskilere yüzdürerek, bazen tebessüm rüzgârı estirerek, belki göz pınarlarınızdan beklenmedik yaz yağmurları yağdırarak, ama her sayfasında adanın kokusunu size duyumsatarak keyfine vara vara okutacak bir kitap…

Seni hepimiz cemaatimizin fotoğrafçısı olarak biliriz. O yüzden önce bize kendi hayat hikayenin karelerini anlatabilir misin?

Yıl 1960’ta benim için deklanşöre basıldı ve İstanbul’da dünyaya geldim. Babam fotoğraf makineleri mümessili olduğundan daha küçük yaşlardan fotoğraf makineleriyle haşır neşirdim. Askerlik bittiğinde, iş hayatına muhasebeci olarak başladım. Minolta marka fotoğraf makinemle Büyükada’da ilk çektiğim kare bir martıya aitti. İFSAK’a üye oldum ve üç yıl ardarda Büyükada Splendid Oteli’nde karma fotoğraf sergisine katıldım. 21 yıl önce, Rose ile mutlu bir karede evlendim. Bir yıl sonra, Megi Dannon ile Refo Sanat Galerisi’nde ortak sergi açtım. 91’de de Fransız Kültür Merkezi’nde, Türkiye konulu kişisel fotoğraf sergimi açtım. 99’da kendimi ‘işsizler karesi’nde buldum. 2000 senesinde güzel bir tesadüfle Skylife dergisinde iş buldum. Bu benim için bir Rönesans karesiydi! 2003’ten günümüze Neve-Şalom’da cemaatin fotoğrafçısı olarak görevimi devam ettiriyorum.

Peki yazı serüvenin nasıl başladı?

Liseden mezun olup da üniversiteye giremeyince, Büyükada’da büyük amcama ait Ada Parfümeri’de çalışmaya başladım. O zamanlar müşterilerimize dağıtmak için kozmetik hakkında yazılar toplardım. Bu birikimlerim sayesinde, 79’dan itibaren Şalom gazetemizde her hafta, kozmetik, gezi, şiir, eleştiri, Yahudi tarihi gibi farklı konularda yazılarım çıkmaya başladı. İlk yayınlanan yazım: ‘Makyaj bir Sanattır’dı. Gazetenin kurucusu Avram Leyon’un ölümüyle bu serüvenim sona erdi. 87’de İFSAK’ın yayın birimine katıldım. Derneğin dergisinde fotoğrafla ilgili yazılar yazmaya başladım. 89’da bir fotoğraf dergisinde köşe yazarlığı yaptım. Yayın tanıtımı yazılarım çıktı. 92’de fotoğraf tarihi araştırmalarına girdim. Aynı yıl kursiyer öğrencilere İFSAK’ta vermeye başladığım fotoğraf tarihi eğitimini bugün hala vermeye devam ediyorum.

‘Büyükada Arkamdan Bakar’dan önce başka kitaplar da yazdın değil mi?

Evet, ilk kitabım ‘Basında Fotoğraf Yazıları Kılavuzu’ydu. 1993’te Megi Dannon’un fotoğraflarından ve benim şiirlerimden oluşan ‘Yarına Ümit’ isimli kitabımız yayınlandı. 1999’da ise annemi anlatan ‘Bulgaristanbul’ isimli biyografi kitabım yayınlandı. Bugüne kadar fotoğraf tarihi üzerine yaptığım araştırmalarımdan dokuz tane kitap yayınlandı.

Bu kitabı yazmaya seni teşvik eden neydi?

Mario Levi’nin ta kendisi. 2004’de onun yazı atölyesine öğrenci olarak katıldım. İki yıl eğitim gördükten sonra, küçük deneme öyküleri yazdım. Bize ‘Bir hedefiniz olmalı, bu hedef de bir kitap olmalı’ dedi. ‘Bakalım sizden yazar olur mu?’ demişti Mario Levi. İşte bunlar beni bu kitabı yazmaya motive eden sözlerdi. 2009’da ‘Piyano’ adlı öyküm Gila Erbeş Öykü Yarışması’na katıldı ve hazırlanan özel kitabın içinde diğer öykülerle beraber yerini aldı. Hedef kitabımı, Büyükada’yı anlatan bir kitap olarak belirlemiştim. 28 yıllık bir ada mazim ve küskün bir terkedişim vardı.

Bu kitabı yazarken nasıl bir yol aldığından bahseder misin?

O günlere ait not tuttuğum bir defter yoktu; sedece yazı yazma tekniği ve beynimden silinmiş yitik anılar vardı. Üç yıl boyunca, bazen kitaplardan yakaladığım bir kelime ya da antikacılarda gördüğüm eski bir oyuncak parçası, kimi zaman deniz kenarlarında kimseye görünmeden, gözlerim dolu, anılarıma dönüp mazimi eşelemeye başladım. Böylece anılarımı sayfa sayfa kaleme aldım. Kitap Şubat ayında son haline ulaştı. Bazı güzel tesadüfler sayesinde Adalar Kültür Derneği ile tanıştım. Kitabımı hemen sahiplendiler ve yayınlanmasını desteklediler. ‘Büyükada Arkamdan Bakar’2009’un Aralık ayında basıldı.

Kitabında bazı konu başlıkların vardı. ‘Bu kitabı kendi içinde belli bölümlere ayırır mıydın?’

Çok haklısın… aslında bu kitabın içeriğinde özellikle belirtilmemiş üç ana başlık var. Birincisi: liseyi bitirmiş, yeni sakalı çıkmış bir gencin ticaret hayatındaki ilk deneyimleri. İkincisi: tarihi olaylarları da özellikle belirterek (mesela dedemin varlık vergisi ile ilgili yaşadığı deneyim) evimizin çatısı altında yaşananlar… Üçüncü başlıksa: çocukluktan bugüne farklı anılarımın öykü halleri. (‘Büyükada Faytoncuları’ en çok hoşuma giden öykülerimdendir.)

Bu kitabı yazarken okuyana aktarmayı hedeflediğin bir şeyler var mıydı, yoksa kendin için mi yazdın?

Büyükada’da yaz mevsimi, her çocuğun iple çektiği dönemdi. Okul biter, deniz, eğlence ve oyunlar başlardı. Zorla yapılan ödevleri de unutmamalı tabii. Kışlığa adadan temelli indiğimiz gün, çoğu kez vapurda ağladığımı bilirim. Hedeflerimden biri, bu güzel anılarımı ölümsüzleştirmekti. Diğeri ise, okuyucularıma Büyükada’nın artık varolmayan hayalet panaromasını güzel Türkçemizden seçebildiğim en güzel sözcüklerle aktarmak; adalı okuyucularıma da kitabımı okurken kendi nostaljilerini yaşayabilme fırsatını vermekti.

Arka kapakta, Büyükada’nın senin için ne ifade ettiğini çok güzel bir dilde yazmışsın. Bugünkü Büyükada için neler düşünüyorsun?

Ada, o yıllarda her dinden insanın yaşadığı, arkadaşların ve oyunların pekiştiği, esnafın, adalının ve yazlıkçının birbirini tanıdığı nezih bir yedi. O döneme ait artık ne insan kaldı, ne de mimari. Büyükada hızla değişiyor. Florası, dokusu, tabiatı gelecek nesiller için maalesef şüphe altında. 88’den bu yana, dükkânın kapanışıyla, özel davetler haricinde adaya gitmeyi pek istemedim. Bunun bir sebebi, çocukluğumu yaşadığım evin yıkılıp, yerine başka bir ev inşa edilişini görüşümdü. Evimizi yıkmaları, sanki bütün güzel anılarımı da benden almaya çalışmaları gibi gelmişti. Çok üzülmüştüm. Çocukken, Aya Yorgi Kilisesi’ne çıktığımız yol, keçi yoluna benzerdi. Taşlar ayaklarımıza batardı. Şimdi ise kesme taş yol yapmışlar. Kış aylarında gittiğimizde, ahşap evlerin odalarında yanan odun sobalarının kokusunu alırdık. Artık bu kokunun yerini de doğal gaz almış. İskeleden karşı kıyıya baktığınızda, trenlerin havada bıraktığı duman izi gözlenirdi; bugün ise yerinde sadece beton yığını yeni inşaatlar var. Kitabımda yanışını anlattığım Savarona Gemisi, Heybeli ile Büyükada arasında bir kuğu gibi süzülürdü. Bugün artık hızlı katamaranlar var. En ihtişamlı ada vapurlarımız Paşabahçe, Dolmabahçe ve Fenerbahçe bile artık maalesef yok.

Kitabının yazılış aşamasında kimlerden destek gördü?

Mario Levi atölyesinden benimle aynı dönem kursa gelen Sema Başural imlâ hatalarımı gönüllü olarak düzeltti. Güneşli bir kış günü, kitabıma konmak üzere ada fotoğraflarını çekerken, yanımda birlikte çalıştığım fotoğrafçı arkadaşım Sevdiye Kahraman vardı. Bir de, tabii ki, diğer tüm çalışmalarımda olduğu gibi, sevgili eşim Rose’un pozitif enerjisini her aşamada etrafımda hissettim. Onun gülen yüzünü ayna olarak gördüm ve bu süreç içerisinde hep gülümsedim. Adayı terk ettiğim yıllarda Rose’la nişanlıydık. Şimdi bize baktığımda, yılların bizden bir şeyler koparıp alamadığını fark ediyorum.

Bundan sonraki kitabın ne hakkında olacak? Yeni bir hedefin var mı?

Bir roman denemem var; ama ondan önce, geçen sene büyük üzüntüyle yitirdiğim arkadaşım Seyit Ali Ak anısına bir saygı kitabı hazırlıyorum.

………………………………………………..2

http://adalarmuzesi.org.tr/Default.aspx?p=TURKCE

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden
ADALAR MÜZESİ’NE DOĞRU; YENİ YILA MERHABA…




İstanbul’un incisi, nefes alma kanalı; Adalarda uzun yıllar sonra “Yeni Yılı Karşılama” etkinlikleri gerçekleştirildi.

Adalarda yeni bir oluşumun habercisi “Adalar Müzesi”: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü Adalılar ve Ada Dostları ile buluştu. Adalar; dört farklı mekanda, aynı saatlerde yapılan etkinliklerle 2010’a “Merhaba” dediler.

Büyükada’da “Adalar Müzesi”nde (Eski Büyükada İlkokulu-Taş Mektep); Heybeliada’da “Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi”nde, Burgazada’da “Sait Faik Müzesi”nde ve Kınalıada İskelesi’nde; ilk kez aydınlatılan müze binalarında şarkılar eşliğinde barış ve dostluk mesajları iletildi.

………………………………………………..3

http://www.adalarkentkonseyi.com/page15.html

ADALAR KENT KONSEYİ GENEL KURUL İLANI

Sayı:

Konu: A.K.K. 2010/Ocak ayı Olağan Genel Kurul toplantısı hak.

Büyükada, 05/Ocak/2010

Adalar Kent Konseyi Çalışma Yönergesi’nin 10. maddesi uyarınca yapılması gereken Ocak ayı Olağan Genel Kurul toplantısı, Yürütme Kurulumuzun 28.12.2009 tarihli toplantısında alınan kararla 17/Ocak/2010 Pazar günü saat 11.oo’de Büyükada İskele üstü Turing Kahve’de aşağıdaki gündem maddelerini görüşmek üzere yapılacaktır.

İlk toplantıda yeterli çoğunluğun sağlanamaması halinde ikinci toplantı, aynı gündem ile 28/Ocak/2010 tarihinde aynı yer ve saat 14.oo’de çoğunluk aranmaksızın yapılacaktır.

Kurumunuzu Adalar Kent Konseyi Genel Kurulu’nda temsil edecek üyenizin yetkilendirme yazısı ile toplantıya iştirakini önemle arz ve rica ederim.

TOPLANTI GÜNDEMİ:

a) Açılış ve yoklama

b) Divan oluşumu

c) Saygı duruşu ve ıstiklal marşı

d) Adalar Belediye başkanı Sayın Dr.Mustafa Farsakoğlu’nun konuşması

e) Adalar Kaymakamı sayın Salih Keser’in konuşması

f) Kent Konseyi Başkanı Ali Fuat Tolga tarafından Yürütme Kurulu çalışmaları hakkında

Genel Kurula Bilgi verilmesi

g) A.K.K.Kadın Meclisi Tüzüğü’nün Genel kurula sunulması,görüşülmesi ve Kabulü

h) A.K.K.Gençlik Meclisi Tüzüğünün Genel kurula sunulması,görüşülmesi ve Kabulü

ı) Çalışma Guruplarının usul ve esaslarının belirlenmesi ve kabulü

j) Temenniler ve kapanış

………………………………………………..4

Zaman, 9.1.2010
Selim İleri

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=937687&title=aliye-bergerin-istanbulu

Aliye Berger’in İstanbul’u

Başta Ferit Edgü, üç beş gerçek sanatsever olmasaydı, Aliye Berger’den bugüne ne kalırdı?
İkide birde sorarım. İkide birde, en özgün, en has sanatçılarımızın neden en az tanınanlar, bilinenler olduğunu düşünürüm.

Onunla ilgili en güzel sözlerden birini -başkalarına, çoğu kez, epeyce haşinliğine rağmen- Aziz Nesin söylemiş: “Aliye Berger de bana, kış ortasında tomurcuklanıp çiçeklenmiş ve her zaman öyle kalmış bir ilkyaz dalı gibi gelirdi.”

Yaşamında, sanatında hep “bir ilkyaz dalı” olmak; bu müthiş güzellik, bu tansık kaçımızı ilgilendiriyor?

Yarım yüzyıl geçti, 1959. Türk-Alman Derneği’nin galerisinde bir sergiye gittik. Aliye Berger’in gravürler sergisiydi. Gravürle ilk karşılaşmam değil; babamın görevi dolayısıyla bir yıl kadar kaldığımız Aachen şehrinde, şurda burda, kentin geçmişini belgeleyen gravürler görmüştüm. Ama Aliye Berger’inkiler bambaşkaydı.

Yarım yüzyıl öncesinden bende kalanları pek söze dökemem. Yalnız şunu söyleyebilirim: Çıplak gözün göremediğini dile getiriyordu Aliye Berger’in gravürleri. Düşlemin gözü değildi bu; gerçeklik varlığını koruyordu. Ne var ki, gerçekliği gören, sevgi ve iyilikle donanmış gönül gözüydü.

Bunları herhalde sonradan düşündüm. O gün hissettiklerim benden ayrılıp gitmeyince.

Aliye Berger’in eseri her zaman etkiledi. Türk-Alman Derneği’nde sergilenenler arasında olduğunu sandığım -çünkü öyle hatırladım- “Klişeci Artin Usta”yı yıllar sonra bir kitapta yakalayınca, sanatçının erden kalmış duyarlığına kapılıp gittim, bağlanıp kaldım.

Kimdi Artin Usta? Bize bakmıyor, çalışma masasının başında, yaptığı işe öylesine dalıp gitmiş ki! Büyük pencereler ortasında, saat onu beş geçiyor: Bir zaman saptanmış. İstanbul’da bir işlik olmalı burası. Aliye Berger’in öteki iç mekânlarından hayli farklı.

“Hayat Sönüp Giderken”i -Aliye Berger için bir hikâye…— yazarken Artin Usta’yla, işliğiyle epey boğuşup durdum. Aliye Berger’in işliğe gelişlerini düşledim. Semti, Tünel taraflarında, arka sokakta arandım. Sanatçıyla klişecinin konuşmalarını uydurmaya çalıştım. Sonra da, hayal kırıklığıyla, Artin Usta’dan vazgeçtim.

“Hayat Sönüp Giderken”de Alyoşa’nın sanatı aracılığıyla yıkık bir yaşamdan arınışını yazmaya çalıştım. Bilenler için çok yalınkat kalmış olmalı yazdıklarım, Carl Berger’e o büyük aşk! Sonsuza dek yitirdikten sonra da süregelen sevda. Alyoşa, “Evet, çizdim Berger’in portresini” diyor; “bir kez değil, bin kez. Ama çok sonra. Onu yitirdikten sonra. Gözlerim kapalı öyle kazıdım gravür plaklarına yüzünü aşkımın. (…) Kendimi tümüyle resme vermem, o büyük acıdan sonra oldu.”

Sanatçının sözlerini 1980’de okumuştum. 1991’de, Argos dergisinin Aliye Berger bölümü için “Aşk”ı yazdım:

“Aliye Berger yazıya geçmiş ender konuşmalarında hayatı daha çok sevdiğini söylüyor: Böylece sanat doğrudan doğruya hayata açılıyor, Aliye Berger’in sanatı.

Bir ‘aşk hikâyesi’nin, üstelik acı romanslarda rastlanabilecek bir aşkın Aliye Berger’e kılavuzluk ettiğini alımlar gibiyim.

Kapalı perdeler, loşluklar, solmuş çiçeklerle örülü kimi oda gravürlerini anımsıyorum.

Sonra birdenbire bahar çiçekleri altında keman çalan bir müzisyen, Büyükada’da faytona binmiş küçük bir kız, deniz kıyısı ya da penceresinden gördüğümüz aydınlık, çiçekli bir oda…

Belki de akreple yelkovan geriye çevriliyor. Belki de yalnızca sanatın var edebileceği bir mucizeyle zaman yeniden kurgulanıyor.

Carl Berger’le bir arada belirdiği gravürlerinde Aliye Berger faytondaki küçük kız oluyor. Demek ki çok daha eski bir dönemde bu küçük kız aşkı biliyormuş.

Geride kalan, arta kalan, bir iki gravürü düşünülürse, baston, toprak, bir yaz artığı. Bu harikulade gravürlerde Aliye Berger öylesine ıssızlıktan konuşuyor ki, artık her şeyin sona erdiğine inanmışken, keman çalan müzisyenin geri döneceğini hissediyorum. Issızlık da silinip gidiyor.

İmparatorluğun sonunda. Eşyalar bir imparatorluğun kılıç artıkları. Edebiyat-ı Cedide romanından sayfalar gibi. Zaman, dönem konusundaki bu yanılsatış, Aliye Berger’in yapıtına sarartılar, hüzünler veriyor.

Dönen mevlevîlerin ise günün hayhuyuna, ihtiraslarına yabancı kaldıklarını düşünüyorum. En şaşırtıcısı: Carl Berger, Büyükada ve mevlevîler, çağdaş hiçbir sanatçımızda görülmediğince, uyum sağlıyor.

Yitirilmiş bir aşk, bana öyle geliyor ki, yitirilmediğini söylüyor.”

Aliye Berger’in 1940’ların iyice sonundaki gravürleri, neredeyse hepten Carl Berger ve Büyükada. Bambaşka bir Büyükada bu. İmparatorluğun sonundaki dünyası enikonu hırpalanmış ama, bahçede, çamlıkta, köşk odasında, mutfakta, sandık odasında, hele Carl Berger’le, kemanla, nota defterleriyle, küçük kızla, küçük kızın şövalyesiyle yeniden ilkyaz şöleni! Bu gravürlere günlerce bakakaldım.

Günlerce, defalarca dalıp giderken, bu gravürlerin sayısız giz barındırdığını usul usul ayırt ettim. Bahar çiçekleri kuşanmış ağaçlar ortasında keman çalan müzisyen ama, daha neler! Küçücük kır çiçekleri, börtü böcek, merdiven eşiğine bırakılmış tabaktaki mum… Kim bilir göremediğimiz hangi figürler…

1970’lere doğru, Aliye Berger’i, Narmanlı Yurdu’ndan çıkarken gördüm. Bir giyim kuşam tufanıydı ve gravürlerdeki gibi giyim kuşam da sayısız ayrıntı, incelik ve ‘aşk’la dolup taşıyordu.

Alyoşa “Aşkımı çizdim” diyor, “yaşadığım Büyükada’yı çizdim” dedikten sonra. “Odalarımızı mutfağımızı çizdim. Belleğimin bir köşesinde kalmış, bir güz günü bahçede bırakılmış şemsiyeyi, bastonu çizdim.”

Birçoğumuzun, kılık kıyafetine körlükle bakarak, ‘Deli Saraylı’ diyeceğimiz o görkemli kadın, Yıldız Tiyatrosu’nun sahnesindeki -ama kalbi hep çocuk kalmış bir- Sarah Bernhardt’ı andırıyordu. Sonra Galatasaray’a doğru yürüdü.

Carl Berger’i kaybediş, İstanbul’dan ayrılış, yeniden sanata ve İstanbul’a geri dönünceye kadar geçen trajik zaman. Sanatın sağaltıcılığında; “Böylece her zaman onun varlığını, aşkını yanı başımda, hayır içimde, kafamda, yüreğimde duydum. Böylece aşkımı hiç yitirmedim. Berger’imi hiç yitirmedim. Ölümünden sonra da hayatıma bir anlam kattı, sürekli yol gösterdi, ışık tuttu bana.”

İstanbul da o ışıkta, Alyoşa’nın eserinde, kâh Süleymaniye, Surdibi, kâh Kasımpaşa, Cihangir, mezarlıklar, yelkenliler, elbette Büyükada, hor görülmemiş gecekondular, Ortaköy ve Ortaköy Camii, derken 1974’te Boğaziçi Köprüsü’nün yapımı…

Bu son çalışmalardan biri: Boğaziçi Köprüsü, bugün unutuldu ama, mimari açıdan pek çok İstanbullu’yu ürkütmüş, epey üzmüştü. Aliye Berger’in gravüründe çelik halatlar bile tuhaf bir şiir edinmiştir. Bize göre solda, uçta, Ortaköy Camii küçücük kalmış, ama nasılsa, hiç değilse ‘sanat eseri’nde güzelliğinden yitirmemiş…

Sebebini Tanpınar çözmüş; 1952’de, yirmi küsur yıl sonrasının gravürünü görmüşçesine, şöyle diyor:

“… Aliye Hanım’a gelince, masal âdeta gözlerinde! Pek az insan etrafında bu kadar güzellik görebilir…”

………………………………………………..5

Zaman, 8.1.2010

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=937826&keyfield=6164616C6172

İstanbul’da bir itfaiye görevlisi intihar etti

İstanbul’da bir itfaiye görevlisi, evinin bodrumunda kendisini iple asarak intihar etti.

Alınan bilgiye göre, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı Adalar Grubunda onbaşı olarak görev yapan ve ailevi sorunları olduğu belirtilen Ümit E.’nin, dün akşam saatlerine Adalar’daki evinden çıktıktan sonra bir daha geri dönmemesi üzerine yakınları tarafından çevrede arama başlatıldı.

Bu çalışma sonucu Ümit E.’nin, evinin bodrum katında kendisini iple asarak hayatına son verdiği anlaşıldı.

Ümit E.’nin cesedi, olay yerindeki incelemelerin ardından morga kaldırıldı.

………………………………………………..6

Hürriyet, 4.1.2010
Ayşe Arman

yeniinsanlarbaskainsanlar@gmail.com

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=13371384


Siz kimsiniz?

* Ben Sinan Bökesoy. Besteci, mültimedya sanatçısı, bilgisayar programcısı ve tasarımcısıyım!

[…]

Hangi rüzgar attı sizi Türkiye’ye…

* 10 metrekarelik odalarda yaşamaktan sıkıldım. Bir de artık yaptığım işte, belli bir seviyeye geldiğim için, nerede olduğum, hangi şehirde bulunduğum önemli değildi. İnternet iletişimiyle birçok prodüksiyon yapabiliyorum. Şu anda Büyükada’da yaşıyorum, hava mis gibi, martılar şahane…

[…]

………………………………………………..7

Hürriyet, 27.12.2009
Yorgo Kırbaki

[…]

Üç İstanbullunun sergisi

İki İstanbullu Rum, bir İstanbullu Ermeni. Rum olanlar Atina’da, Ermeni İstanbul’da yaşıyor. Üçünün de ortak yanı resim sevdası. Neli Gavroğlu, Gefso Elmacıoğlu ve Verjin Şapcı İstanbullu Rumların semti Paleon Faliron’da açtıkları sergide buluştular.

Serginin açılışında kıyamet koptu desem yeridir. İğne atsanız düşecek yeri yok.

Neli Gavroğlu yaklaşık 40 yıldır Atina’da yaşıyor, siyasal bilimler okumuş. Sokakları, insanları ve evleri fırçaya, boyaya dönüştürmeyi seviyor.

Gefso Elmacıoğlu doğuştan ressam olduğunu söyledi. Sergilediği 19 tabloda ağaçlar ve kayıklar hâkim. İstanbul’u çizmeyi çok arzuluyor.

Verjin Şapçı ise İstanbul’u taşıdı Atina’ya. Burgazada ile Büyükada konulu 18 tablosuyla İstanbullu Rum ziyaretçilerin bir denli de olsa hasret gidermelerine yardımcı oldu. Tabloları sadece bir yıl içinde tamamlamış. Bravo doğrusu.
Üçü de memnundu. Aynı sergiyi İstanbul’da da açmaya niyetliler ama onların niyeti yetmiyor tabii.

[…]

………………………………………………..8

“Orada” filmi “Burada” Büyükada’da çekilmişti…

Hürriyet, 25.12.2009

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=13311104

Bir aile dramı


24 saatte geçenleri anlatan filmde sinemamızın evli çifti Dolunay Soysert ve Sinan Tuzcu iki kardeşi canlandırıyor. Kültür Bakanlığının desteklediği film Büyükada’da çekildi.

Yurtdışındaki festivallerde övgüler aldıktan sonra ülkemizde gösterime giren Orada, bir annenin ölümü üzerine bir araya gelen çoktandır ayrı düşmüş iki kardeşin, yaşayan babalarını ziyarete gidişlerini ve burada yıllardır saklı kalanların, konuşulmayanların ortaya çıkmasını konu alıyor.

24 saatte geçenleri anlatan filmde sinemamızın evli çifti Dolunay Soysert ve Sinan Tuzcu iki kardeşi canlandırıyor. Kültür Bakanlığının desteklediği film Büyükada’da çekildi.

Orada HD Fragman (There Trailer) from ikifilm on Vimeo.

Orada
by Sinema
1:22
Daha Fazlası İcin :http://www.facebook.com/Sinemaa
Sinemada Bu Hafta

Tür: Dram
Vizyon : 25 Aralık 2oo9
Oyuncular : Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu, Bahtiyar Engin, Füsun Erbulak, Erol Günaydin

Konu : Orada, anne, baba, bir abla ve bir erkek kardeşten oluşan, parçalanmış, dört bir yana savrulmuş eski İstanbullu bir ailenin öyküsüdür. Huzurevinde yaşayan annenin “ölmeye yatması”, daha doğrusu kalp krizini tetikleyip vefat etmesi sonucunda, aile 24 saatliğine de olsa tekrar bir araya gelecektir.

65 yaşındaki anne, İstanbul yakınlarında kızı tarafından yerleştirildiği huzurevinde yaşamına son vermiş ya da en azından ölümünü çabuklaştırmış; 36 yaşındaki abla atlattığı onca badireden sonra kendine yeni bir yaşam kurmuşken annesinin vefatıyla sarsılmıştır. 32 yaşındaki erkek kardeş de yıllardır dönmediği ülkesine apar topar dönmüştür.

Bir araya gelen abla-kardeş önce annelerini defneder, ardından da Büyükada’daki aile evinde münzevî bir yaşam sürmekte olan 71 yaşındaki babalarını bulur. Kısa süreliğine de olsa bir araya gelen aile fertleri, o güne dek konuşamadıklarını en sonunda konuşacaklardır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: