Gönderen: adalarpostasi | 14 Kasım 2009

ADALAR POSTASI-2339: zaten kayıtlarda böyle bir bina da yoktu yani belediye yıllardır bir arsada çalışmayı tercih etmişti sanki…

http://urun.gittigidiyor.com/HEYBELIADA-ESKI-NADIR-FOTOKART_W0QQidZZ681652

* * *

ADALAR’da TARİHTE O GÜN:

18 Mart 1897 Perşembe günlü Heybeliada’da Mekteb-i Fünun Bahriye müştemilatından Haşmet Bey uhdesindeki arsa üzerine mektebin masarıf-ı daimesine karşı bir varidat olmak üzere yedi bab dükkan inşaasına dair…

* * *

ADALAR’da GÜNÜN BİRİNDE:

* * *

ADALAR’da HAVA DURUMU:

14 Kasım 2009 Cumartesi günü
Büyükada’da HAVA DURUMU*
parçalı bulutlu
7-14ºC
% 58-84 nem
B 10km/sa

Gündoğuşu 06:48 … Günbatışı 16:47

* http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarinca

* * *

Cicely Mary Barker, Old-Man’s-Beard Fairy.

* * *

ADALAR POSTASI’nın 2339. sayısında neler var şöyle bir bakalım:

1- Sabah- FÜSUN YALÇINKAYA : “Ada vapuru yandan çarklı…”

2- Güneş- VEHBİ DİNÇCAN : “Bir keşmekeşe döndü bu iş… Kimi görsem ‘Bu ada vapuru neden kalktı kardeşim’ diye bana çemkiriyor. Yahu arkadaşlar…”

3- NEŞE KILDACI : “Demir platforma kadar gelen tekerli sandalyenin motora bindiğini varsayarsak çünkü indiğini görmedik…”

4- Ekim 2009’da aylık olarak yayımlanmaya başlanan Adalar Belediyesi Bülteni’nden seçmeler:

Adalar Belediye Başkanı MUSTAFA FARSAKOĞLU : “Yıllık gelirinin yaklaşık dört katı ve Türkiye rekoru bir borç yüküyle devraldığımız Belediye’nin tüm mülkleri gibi hizmet binası da hacizliydi. Üzerinde 21 ayrı haciz işlemi olan bina, sanırız elden gidecek diye olsa gerek, adeta bir harabe durumunda bırakılmıştı. Zaten kayıtlarda böyle bir bina da yoktu. Yani Belediye yıllardır bir arsada çalışmayı tercih etmişti sanki…”

Adalar’ın çözüm bekleyen en acil sorunu : “Her işin başı sağlık!…”

5- RECEP YARLIGAN : “14 Kasım 2009 Cumartesi saat 14:00’te (bugün) Heybeliada iskele gazinosunda, CHP partisi Adalar teşkilatının delege seçimi yapılacaktır…”

6- ERENDİZ ÖZBAYOĞLU : “ADALAR POSTASI’nın yeni mizampaji (design’i?) çok iyi olmuş, tebrikler ve de 10 soruda GDO…”

ADALAR POSTASI’nın 2339. sayısında…

)O(

…………………………………………………1

Sabah, 14.11.2009
Füsun Yalçınkaya

http://www.sabah.com.tr/Ekler/Cumartesi/Guncel/2009/11/14/ada_vapuru_yandan_carkli

ADA VAPURU YANDAN ÇARKLI


İstanbul Adalar’ın sakinleri bugünlerde biraz kızgın. Adalılar, motor seferlerinde yapılan değişiklikler ve vapur seferlerinin azalmasına karşı “Vapur, ada kültürünün en önemli parçasıdır, onlardan vazgeçmeyiz,” diyor

Büyükada’ya yolculuk yapmak için dört seçenek var: vapur, deniz otobüsü, motor ve deniz taksi. Ada halkı, mümkün mertebe seçimini vapurlardan yana yapıyor. Onlara göre, deniz taksi çok pahalı, deniz otobüsleri seyrek ve vapura nazaran ücreti daha yüksek, motorlarsa uzun mesafe için fazla küçük ve gürültülü. Geniş vapurlarda yapılan rahat yolculuklarda adaya gidip gelenler birbirlerini tanıyor, sabahları gazeteler paylaşılıyor, belki yorgun bir günün akşamı adaya dönülürken koyu sohbetler ediliyor, öğrenciler ders çalışıyor. Ancak özellikle bu yıl vapur tarifelerinde yapılan değişiklikler onları “Adalar-Bostancı hattı vapurlarımızı vermiyoruz,” diyecek ve bunun için bir platform oluşturup imza kampanyaları başlatacak duruma getirdi. “Adalar-Bostancı Vapurumu Vermiyorum Platformu” 21 ve 22 Ekim’de Büyükada, Heybeliada, Burgazada ve Kınalıada’da masalar açarak, ada halkını bilgilendirip, imza topladı. Ardından 25 Ekim’de Büyükada’da bir basın toplantısıyla taleplerini duyurdular. Platform somut öneriler de sunuyor. Bunun yanı sıra motorlara asla karşı olmadıklarını ısrarla belirtiyorlar ve gerektiğinde onların da ek hizmet gördüğünü atlamıyorlar. Karşı oldukları durum, İDO’nun Adalar-Bostancı hattında yolcu sayısı düştüğü için varolan vapur seferlerini motorlara vermesi. Gelin Büyükada’da görüştüğümüz kırgın ama mücadeleci Adalıları kendi sözlerinden dinleyelim.

Açıklama yapılmadı

Bir süredir adada yaşayan film yapımcısı, yönetmen Leyla Özalp, sosyal işlerle uğraşıyor, arada özel workshoplara hoca olarak katılıyor. Seni Seviyorum Sinema ve Bir Film Yapmak adlı iki de kitabı var: “Kış tarifesine geçilmesiyle birlikte 24 Eylül’de hiçbir duyuru yapmadan ve tarifelerde de bildirmeden vapur olması gereken saatlere motorlar kondu. Vapura binmek isterken motora binmek zorunda kalıyorsunuz. Yandaki iskeleden kalkması gereken Heybeliada-Büyükada arası sefer yapan motorlar, sabah bir bakıyorsunuz vapur iskelesinden kalkıyor. Bunun duyurusu ve açıklaması yapılmıyor. Vapurlarla motorların kalkış süresinin arası yarım saat olsa, yine sorun olmaz. Güzergâhlarla ilgili önerilerimiz var. Örneğin, Kadıköy’ü de seferlere dahil etmelerinde yarar var. Adanın başka eksikleri de var, örneğin yürüyüş parkurları ve bisiklet yolları belirlense çok daha güzel olacak. Vapurlar adanın her şeyi.”

Amacımız çözüm bulmak

Eşiyle adaya yerleşmiş emekli avukat Selma Atabek: “Bu değişim çok zorluk yarattı. Her seferinde tarifeye bakıyorsunuz. Tabii ki bazen motoru tercih ettiğimiz oluyor, buna bir diyeceğimiz yok. Ama alışkın olmayanlar motorla gelmeye korkuyor, vapur çok daha güvenli. Amacımız karşı çıkmak değil, çözüm bulmak. Kışın motor çok sorun oluyor, küçücük yere sıkışıyorsunuz. Bizde çok şey taşınır ya bavul ya kedi taşınır. Adada kışın da oturulabilmesi için doğalgaz geldi, bu sayede adaların nüfusu arttı; sırf Büyükada’ya 600 hane gelmiş bu sene.”

Vapur, adanın simgesidir

Suna Anday 15 yıldır adada yaşayan emekli bir hukukçu: “Ada, ada kurulduğundan beri az veya çok vapurlarla gidilip gelinmiş bir yerdir. Vapur, adanın simgesidir. Ben ada vapuruna kışın bindiğim zaman, herkesi görürdüm. Gençler, kitaplarını çıkarır ders çalışırlar. Vapuru kaldırdığınız zaman adanın kimliğini değiştiriyorsunuz. Vapurların zarar ettiği öne sürülüyor. Ama bu bir kamu işletmesidir, zarar etmesi sorun edilemez. Ada huzurlu ve bir estetiği olan bir yer. Buna göre davranılması gerek.”

Öğrenciler zor durumda

Doğma büyüme Büyükadalı, 54 yaşındaki Muhtar Rafet Garip: “24 Eylül’den beri bu konuda şikâyetler başladı. İlk şikâyetler de talebe ailelerinden geldi. Öğrenciler zor durumda kaldı değişiklikten dolayı. Onlar sabah erkenden okula gidiyorlar. Sıkıntı yoğunlaşınca adada yaşayan herkes bir araya geldi ve 10 binin üzerinde imza topladık. Adaya eskiden insanlar kalmaya gelirlerdi. Ama artık adamız maalesef günübirlik gelinen bir yer oldu, o yüzden ada yok oluyor. Esnaf da bitiyor.”

…………………………………………………2

Güneş, 6.11.2009
Vehbi Dinçcan

http://www.gunes.com/2009/11/06/yazarlar/yv.html

ADA VAPURU YANDAN ÇARKLI

Bir keşmekeşe döndü bu iş… Kimi görsem ‘Bu ada vapuru neden kalktı kardeşim’ diye bana çemkiriyor. Yahu arkadaşlar ben, İDO da bir iş yapmıyorum. İDO’yu sadece, vapurlarından tanırım, bi de İbrahim Tatlıses’in oğlu İdo’yu bilirim. ‘Ada vapuru yandan çarklı’ şarkısını Sezen’den dinledim ve o vapurda çok seyahat ettim.
Bostancı- Adalar arasında, bizim yakayı seyrederek gitmek, adaları bir bir ziyaret edip çay muhabbeti yapmak acayip keyif verir bana… Ada vapuruna binip, adaya gitmek, fayton sefası yapmak muhteşemdir. Şimdi, gelelim adalıların sıkıntılarına…
Benim dializdeki yan komşum ve doktorum Emel hanım bir hayli şikayetçi bu işten…
Ada vapurlarını kaldırmışlar, onun yerine motor vermişler milletin evlerine gitmesi için… Dua edin sandal vermediler ya! Ne iş çözemedim ama… Duyumlarım var kıyısından köşesinden… Vapurlar kışın çok yolcu bulamadığından yakıt fazlalığı, masrafı yaratıyormuş…
‘Gel’ demiş İDO cular ‘bu işi motorlarla götürelim.’ Masraf etmemekmiş amaç… Pardon biraz da bir iş var gibi geldi bana…
Aradan, kıyıdan, köşeden özel motorlara yapılan bir kıyak mı? Artık öyle şüpheci bir millet olduk ki sormayın vallahi… Ama, adalılar çok mutlu değiller… Ara sıra deniz azınca ne yapar bu millet o küçük motorda onu hesaplamışlar mı? Ada vapuru yandan çarklı derken, küçük motor çok havalı, yani biraz soğuk olduğu da belirtildi. Bizden söylemesi…
Tabii nostaljiyi de silip attık bir kalemde… O vapurlar İstanbul’un anılarının göz bebeğiydi mirim…

…………………………………………………3

From: NEŞE KILDACI
Subject: Re: [vapurlarimizi_vermiyoruz] adalara motorla seyahat mi?
Date: November 13, 2009 10:18:21 PM GMT+02:00
To: vapurlarimizi_vermiyoruz@yahoogroups.com

Ve de sevgili Emine Çiğdem Hanım, [mopur videosu] çok da nostalcik. Belediye’nin içkisiz ortamlarının musıkîsi, onların ne denli eski dönemlerden beri vatana millete
hizmet ettiklerini doğrular gibi. Tabii şunları da gözardı edersek ben de çok his olabilirim yanee;

1- demir platforma kadar gelen tekerli sandalyenin motora bindiğini varsayarsak çünkü indiğini görmedik,
2- koltuklarda biraz hareket edince öne doğru devrilme tehlikesi söz konusu (tecrübem sadece Beşiktaş, Kabataş – Üsküdar hatlarıyla sınırlıdır ama klipteki motorlar
benziyor),
3- biraz sallantılı bir denizde o büfenin ne tür tehlikeler içerebileceğini düşünmek.

Size ve tüm Ada halkına sağlam sinirler diliyorum.

Neşe Kıldacı

Not: O motorlara G-stringli 5 tombul tazeden daha çok güveniyorlar anlaşılan. 9 küsür milyon dolarlık bu tazelerin Adalar hattına konamayacağini başından beri tahmin
ediyordum zaten. Marmara’nın efsanevi lodoslarından birinde o gemilerden biri Adalar’a güvenli yanaşsın, İDO hakkında bütün duüşündüklerimi tekrar gözden geçireceğim.
Bu şirket zarar ediyorsa yanlış yatırımlardan ve kötü düzenlemelerden (yandaş gruplara ve örtülü yabancı şirketlere hatları satmak için herhalde), dolayısıyla kötü yönetim
ve zihniyetten ediyor. Bir de zararı kamuya yüklüyorlar.

+
Subject: Re: [vapurlarimizi_vermiyoruz] adalara motorla seyahat mi?
From: EMİNE ÇİĞDEM TUGAY
Date: November 13, 2009 11:29:38 PM GMT+02:00
To: vapurlarimizi_vermiyoruz@yahoogroups.com


Sevgili Neşe Hanım,
Ses! Işık! Veee sahne!
Bostancı’dan hemen hareketle
“homur homur” makamında mopur
lodos çalkantılarında
bata çıka
yana yalpalaya
baştan kara
Ada sahillerine toslayınca
kusum kusum kusmakta olan yolcular
kıyın kıyın kıyılara tepe üstü çakılır!
Bunu gören Adalılar akıllarını kaçırır,
iskelede vapur bekleyenlerden
kara bahtına mopur çıkanların
atletik ve de çevik olanları
haricindekiler
denizi boylamıştır!
Mopur yola çıkar
filmin bayık müziği de
yolcular da
mopur homurtusuna
ve asıl İDO’ya
kurban olmuştur!…
Velhasılı bu zırvanın sonu yoktur!
Kısaca adıysa şudur:
“Mopurlara bindirME!”
İDO’ya da nurlar içinden bir vahiy iner ki şöyle:
“Zararın neresinden dönsen kârdır”
Vapurunu bekleyen Ada sahillerinden selam ve sevgiyle,
Çiğdem
)O(

…………………………………………………4

Adalar Belediyesi Bülteni 1, Ekim 2009

http://www.adalar.bel.tr/images/adalar_dergi_internet.pdf

Değerli Hemşehrilerim,

Bahar mevsimiyle birlikte gelen Belediye’deki yönetim değişikliği, bir çok sonucunun yanı sıra Adalar’da yerel hizmetlerde yeni bir dönemin başladığını müjdeliyordu. 25 Yıldır Adalar Belediyesini yöneten siyasi kadronun ve anlayışın Adalılar tarafından tasfiye edilmesi, Adalar’ın yanı sıra İstanbul’da da büyük yankı yarattı. Adalılar’ın tercihlerini değişim ve dönüşümden yana yapmaları, geçmiş yönetime hiçbir zaman anlayamayacakları bir ders vermenin yanında, yeni yönetim kadrolarına da çok önemli mesajlar içermektedir. Belediye’de görevi devraldıktan sonra, Adalar’da yıllardır süren yerel yönetim anlayışının değişiminin kaçınılmaz olduğunu açık bir şekilde görmemek olanaksızdı.. Amacı, Adalar halkının yerel ve ortak gereksinmelerine yanıt vermek, Adaların sorunlarına çözüm üretip halkın yaşam kalitesini yükseltmek ve Adaları her bakımdan örnek bir yer haline getirmek olan Belediyenin, bu işlevini yerine getirmek bir yana, basit sorunlara dahi çözüm üretememiş olması üzücüydü. Aslına bakılırsa görüntünün en çarpıcı ve vahim yönü, Belediye’nin neredeyse tüm sorunların kaynağı olduğu gerçeğiydi. Bu gerçekler bize, görevimizin öneminin, ciddiyetinin ve ağırlığının derecesini göstermenin yanı sıra, yüklendiğimiz sorumluluğun büyüklüğünün bilinci içerisinde çalışmamız gerektiğini de belirtiyordu. Yeni yönetim olarak, geçmişten devralınan sorunlarla yüklü ve adeta yoğun bakımda olan bir kurumu, öncelikle sorunlara kaynaklık etmekten kurtararak yaşama döndürmek, yapılacak ilk görevdi.

Göreve başlar başlamaz, ekip arkadaşlarımızla yoğun bir çalışma temposu içerisinde önce Belediye’yi ve çalışma arkadaşlarımızı tanımakla ve sorunları tespit etmekle işe başladık. Gün geçtikçe, Belediye’nin ve Adaların içerisine yuvarlanan çukurun derinliğini görmek hepimizi şaşırttı. Elbette yılgınlık olamazdı ve bizlere yakışmazdı. Çünkü halkımıza karşı, sorunlara çözüm üreterek Adaları yeniden cennet bir yer durumuna getirmek için söz vermiştik. Kararlılıkla, inançla, cesurca ve yüksek bir enerjiyle işe koyulduk. Çünkü biliyorduk ki hemşehrilerimiz bize güveniyorlar, bizlere inanıyorlar ve her zaman yaptı.ımız doğru işlerin yanında olacaklardı. Önce kendimizden işe başladık. Yıllardır ihmal edilmiş olan Belediye çalışanlarına sahip çıkarak, hizmet içi eğitimi başlattık. Zira bir kurumun en değerli ve önemli unsurunun çalışanları olduğunun bilincindeydik.

Belediye Meclisi Toplantılarını her ay başka bir adada ve gerçek anlamda halka açık alanlarda yaparak çalışmaları ve tartışmaları hemşehrilerimizin gözü önünde yaptık. Toplantılarda hemşehrilerimizi de dinlemek suretiyle, bir yandan çalışmalarda şeffaşı.ı gerçekleştirip, diğer yandan yönetime katılmayı sağlayarak katılımcı yerel demokrasinin anlamlı ve güzel bir örneğini başardık.Yaz mevsiminin gelişiyle, temizlik, altyapı ve denetim gibi konular, acil çözüm bekleyen sorunlar olarak karşımıza çıkmıştı. Bu konularla uğraşırken yaz mevsimi yoğun bir çalışma temposu içerisinde koşuşturmayla geçti.

Geçen sürede karşılaştı.ımız ilginç durumlar da oldu. Bunların başında, mazbatayı alıp göreve bile başlamadan yapılan ve bazıları saldırı niteliğinde olan yoğun eleştiri ve yakınmalar gelmekteydi. İnsafa ve vicdana sı.mayan bu saldırıları ve hatta hizmetleri engelleme çabalarını hangi çevrelerin yaptıklarını bilmektesiniz. Bunları da olgunlukla karşıladık. Seçim sonrası yönetimin el değiştirmesiyle Belediyemize ve Adalılara karşı yapılan ayrımcılık ise bazı çevrelerin demokrasiyi ve insan haklarını içselleştirememiş olduğunun çarpıcı bir göstergesiydi.

Ama onlara rağmen hemşehrilerimiz, Belediye hizmetlerine çok değerli katkılarda bulunarak, onların özlemlerinin gercekleşemeyece.ini ispat ettiler. Yıllık gelirinin yaklaşık dört katı ve Türkiye rekoru bir borç yüküyle devraldığımız Belediye’nin tüm mülkleri gibi hizmet binası da hacizliydi. Üzerinde 21 ayrı haciz işlemi olan bina, sanırız elden gidecek diye olsa gerek, adeta bir harabe durumunda bırakılmıştı. Zaten kayıtlarda böyle bir bina da yoktu. Yani Belediye yıllardır bir arsada çalışmayı tercih etmişti sanki. Birçok değere, olanaklara sahip olmasına rağmen, bunları kullanmayarak adeta bir üçüncü dünya ülkesi kasabası durumuna getirilen Adalarımız gibi. Görevde altı ayı doldurduğumuz bu günlerde, Belediye çalışanlarının kısa süre içerisinde toparlanarak, yepyeni bir anlayışla kamu hizmeti odaklı bir kurum oluşturma yönünde her geçen gün artan bir kendine güven ve saygınlıkla hizmet vermekte olduğunu ve değerli hemşehrilerimizin çok yönlü destek ve katkılarını görmek en büyük sevinç ve güç kaynağımız oldu. Yapılan çalışmalardan bazılarını bu bültenin sayfalarında bulacaksınız. Aylık olarak yayınlanacak olan bir bülten çıkarmaktaki amacımız, Belediye çalışmaları hakkında halkımıza doğru bilgi vererek, bilgi kirliliğinin yoğun olduğu Adalarımızda hemşehrilerimize her konuda gerçekleri belgeleriyle sunmak, Adalarımızdaki yerel yönetim çalışmaları konularında tarihe not düşerek, yapılanları ve yapılamayanları gelecek kuşaklara aktarmaktır. Bültenin başka işlevleri de olacak elbette. Bilindiği gibi Ülkemizde adından en çok söz edilen ve en çok tanınan çok özel bir konumu ve benzersiz değerleri olan, bu özellikleri nedeniyle de yılda üç milyon civarında ziyaretçiyi ağırlayan Adalarımızın tanıtımını da Ulusal ve Uluslararası düzeyde daha iyi yapmak, bir iletişim platformu oluşturarak Adaların sorunlarını ve çözüm önerilerini tartışmak. Hedefimiz, Adalarımızı Türkiye’nin dünyaya sunduğu bir vitrin olarak açıklık, çeşitlilik ve saydamlıkla yönetilen bir Belediye durumuna getirmektir. Çünkü yerel yönetimlerin görevleri ve işlevleri bunu gerektirmektedir. Halktan aldı.ı vergilerle halka hizmet etmek zorunda olan bir yönetimin halka hesap vermesi bir zorunluluktur. Bu nedenle öncelikle sürekli olarak halkımıza hesap vermeyi, açık olmayı ve ceşitlili.i temel ilke edindik. Bunun göstergesi olarak da, Adalar Belediyesi’ni halkın yönettiği bir kurum haline getirmeyi birinci hedef olarak gündemimize aldık. Yapılan çalışmaların hemşehrilerimizin büyük co.unluğu tarafından takdirle karşılanması ve beklentilerin her geçen gün yükselen bir ivme göstermesini sizlerin güveninin açık bir göstergesi olarak değerlendirmekteyiz.

Sizlerle birlikte düşlediğimiz Adaları yaratmak için her geçen gün daha yüksek bir coşku ile çalışmalarımız sürecektir.

Gelecek sayıda buluşmak üzere, esenlik dolu bir kış mevsimi diliyorum.

Dr. Mustafa FARSAKOĞLU
Belediye Başkanı

Adalar’ın çözüm bekleyen en acil sorunu

Her işin başı sağlık!

SAĞLIK hizmetinin temel ihtiyaçlara cevap verebilecek hale getirilmesi Adalar’ın ve Adalılar’ın en büyük özlemlerinden biri. Yıllardır çözülemeyen ve Adalıların sevdikleri yeri terk etme nedenlerinin başında gelen sağlık sorunu, Adalar’ın sosyal ve ekonomik gelişiminde olumsuz rol oynuyor. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Büyükada’daki birkaç yıl önce kliniğe dönüştürülen eski Devlet Hastanesi ile diğer adalarda bulunan teknik açıdan son derece yetersiz ve az sayıda sağlık personelinin sadece günün belli saatlerinde hizmet verdiği sağlık ocakları, Adalılar’ın sağlık sorunlarını çözmeye yetmiyor. Bu yüzden Adalar’da yaşayan hemşehrilerimizin ve Adalar’ı ziyarete gelen milyonlarca kişinin sağlık hizmetlerinden en üst düzeyde ve günün 24 saati yararlanabilmesi için Adalar Belediyesi hızla calışmalara başladı. Belediye’nin devralınmasının ertesi günü, daha önce hasta nakil aracı olarak kullanılan, ancak acil tıbbi müdahale için hiçbir teknik donanımı olmayan ve sürekli bozulan araç kullanım dışına çıkarılarak, Kadıköy Belediyesi’nin desteğiyle yeni ve tam donanımlı bir ambulans hizmete sokuldu. Ayrıca Belediye Hizmet Binası’nın yanına Adalar 112 Acil Yardım İstasyonu yaptırıldı. Sağlık Müdürlüğü’yle yapılan protokol çerçevesinde personel ataması yapılan ve Ekim ayı sonunda hizmete açılacak olan bu binada acil durumlara hızla müdahale etmek mümkün olacak. Bu arada Heybeliada’ya Sağlık Ocağı yaptırılması için gerekli hazırlıklar yapıldı ve bu amaçla hazırlatılan proje, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun onayından geçirildi. Bu sağlık ocağının yapımına da yakında başlanacak olup en kısa sürede bitirilerek hizmete geçmesine çalışılacak.

Adalar Belediyesi’nin doğrudan yürüttüğü bu calışmaların dışında, Ada Gönüllüleri de sağlık hizmetlerine katkı da bulundular. Bu etkinliklerden bazıları şunlar:

> 15 Haziran 2009: Kınalıadalı gönüllü diş hekimi Dr. Mıgır Güzelyan tarafından yaz ayları boyunca haftanın iki günü ücretsiz diş muayenesi ve tedavisi yapıldı.

> 5 Temmuz 2009: Prof. Dr. Doğan Başak başkanlığında, Büyükada’daki Belediye Hizmet Binası Toplantı Salonu’nda sağlık gönüllülerine ilkyardım kursu verildi.

> 17-18 Ağustos 2009: Türk Kızılayı Genel Merkez Kadın Kolları ile Adalar Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği Kan Bağışı Kampanyası Büyükada Atatürk Meydanı’nda ve Heybeliada İskele Meydanı’nda gerçekleştirildi. Adalar Belediye Başkanı Dr. Mustafa Farsakoğlu, Başkan Yardımcısı Ercan Akpolat ve Meclis Üyesi Raffi Hermon Araks’ın kan bağışında bulunarak destekledikleri kampanya Adalılardan büyük ilgi gördü.

> 24-29 Ağustos 2009: Adalar Belediyesi, Ada Gönüllüleri ve Dünya Göz Hastanesi’nin ortaklaşa yürüttükleri göz sağlığı taraması Büyükada ve Heybeliada’da yapıldı. Sağlık Bakanlığı izin ve denetimine tâbi olunduğu için reçete yazılamayan göz sağlığı taramasında, görme kusurları, göz tansiyonu, gözlük ölçümü ve mikroskopla göz dibi taraması yapıldı.

> 31 Ağustos 2009: Büyükada’daki Belediye Hizmet Binası Toplantı Salonu’nda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Şadi Yenen tarafından Kırım-Kongo kanamalı virüsü ve Domuz Gribi konusunda Adalılar bilgilendirildi.

…………………………………………………5

From: RECEP YARLIGAN
Subject:
Date: November 14, 2009 9:17:47 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Merhabalar,
14 Kasım 2009 Cumartesi saat 14:00’te (bugün) Heybeliada iskele gazinosunda,
CHP partisi Adalar teşkilatının delege seçimi yapılacaktır. Üyelerimize duyurulur.
Saygı ve selamlar…
RECEP YARLİGAN
HEYBELİADA

…………………………………………………6

From: ERENDİZ ÖZBAYOĞLU
Subject: FW: 10 soruda GDO ciftçi -sen
Date: November 13, 2009 6:45:53 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com

Sayin ADALAR POSTASI,
ADALAR POSTASI’nın yeni mizampaji
(design’i?) çok iyi olmuş,
Tebrikler,
Erendiz

10 soruda GDO –

Çiftçi-Sen 04 Kasım 2009 –

ÖNSÖZ

Bilindiği üzere tohum, bitkisel üretimin ve gıda zincirinin ilk halkasıdır. Tarım tohumun bulunmasıyla başlamıştır. Tohum olmazsa tarım ve gıda olmaz. Toprağa gübre (organik-kimyasal) saçmazsanız, bitkiye veya böceğe ilaç atmazsanız az da olsa bir miktar ürün alabilirsiniz. Ama toprağa tohum saçmazsanız ürün elde edemezsiniz. Bu nedenle üretici köylüler ve tüketiciler için tohum yaşamla eş anlamdadır. Şirketlerin en büyük hayali de çiftçiyi/köylüyü kendilerine bağımlı kılmak için tohumu ele geçirmektir. Çünkü tarımsal üretimi kendi denetimleri altına almak isteyen şirketler bilirler ki, eğer çiftçinin tohumu varsa dışarıdan hiçbir girdi almadan bile üretim yapabilir. Çekici gücü kendi hayvanlarıyla sağlayabilir, gübreyi hayvanlarından ve bitkilerinden elde edebilir, zararlılarla kendi yöntem ve deneyimleriyle baş edebilir. Evet, bu nedenle, şu konu çok önemlidir: Şirketlerin tarım ve gıdada egemenlik kurmaları için tohumu ele geçirmeleri şarttır. Onun için şirketler önce hibrit tohumları geliştirdiler. Şimdi de tohumların genleriyle oynuyorlar. Bitkinin genetik yapısı, bir kere olgunlaştıktan sonra bir daha filizlenmesini engelleyen bir gen yerleştiriyorlar. Bu işlemden sonra elde ettikleri tohumlara patent alıyorlar ve tohumun sahibi oluyorlar. Şirketlerin bu tohumunu kullanan çiftçiler şirketlere her yıl para ödeyerek tohum almak zorunda kalıyor. Çiftçi şirketten aldığı tohumu ektikten sonra elde ettiği üründen tohumluğunu ayırdığında yine şirkete ödeme yapmak zorunda olacak. Çünkü şirketler patent yoluyla tohumun sahibi yapılmış durumda! Ayrıca bitkinin genetik yapısına başka bir gen yerleştirme yöntemi sayesinde şirketler, tohumların yanında ilaçlarını da satmış olacaklar. Başka bir deyişle çiftçiler olarak bizler tohumla birlikte aynı şirketin ilacını da almak mecburiyetinde kalacağız. Bu yöntemle şirketler sömürü kalemini ikiye katlayacak ve bizleri her yıl kendilerinden tohum ve ilaç almaya mecbur edecekler. Kısacası bu işleyiş şirketlere kazandıracak. Biz çiftçileri ise sadece zarar ettirmekle kalmayacak, aynı zamanda çoğumuzun toprağımızı kaybetmemize neden olacak, şirketlere bağımlı köle haline getirecektir. Bilmemiz gereken bir diğer önemli konu da şudur. Bugün Türkiye’de genetiği değiştirilmiş tohumların üretilmesi, satılması ve kullanılması kanunen yasaktır. Ancak büyük tarım, ilaç ve gıda şirketleri genetiği değiştirilmiş tohum kullanmanın serbest bırakılması için “Meclis toplansın yasa çıkarsın” istiyorlar. Çıkarılacak Yasada “genetiği değiştirilmiş tohumların üretilmesi, satılması ve kullanımı serbest olsun” diyorlar. Türkiye’de çıkarılması düşünülen Ulusal Biyogüvenlik Yasa taslağında genetiği değiştirilmiş tohumların “üretim ve satışının serbest bırakılması, bu konuda yasağın kaldırılması” amaçlı bir çalışma olduğu, bizzat Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından kamuoyuna açıklandı. Gerekçe olarak da, genetiği değiştirilmiş tohumlar; “verimliliği arttırır, daha az ilaç kullanmayı sağlar, açlığa ve yoksulluğa çare olur” diye gösteriyorlar. Gerçek olmayan bu asılsız söylem ve propagandalarla kamuoyunu yanıltıyorlar, biz çiftçilerin de kafalarını karıştırmaya çalışıyorlar.

Bu nedenle Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak, bu broşürü hazırlayarak genetiği değiştirilmiş tohumlarla ilgili bilgi paylaşımında bulunmak istedik. Saygılarımızla…

Çiftçi Sen Yönetim Kurulu 10 SORUDA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)

GIRIŞ

Ulusal Biyogüvenlik Yasası doğa için Anayasa niteliğinde olması gereken bir yasadır. Tohumculuk Kanunu ise doğanın anayasasına uygun bir kanun olarak çıkarılması gereken bir kanundu. Tohum şirketlerinin bastırmasıyla Türkiye’de önce Tohumculuk Kanunu çıkarıldı. Şimdi Ulusal Biyogüvenlik Yasası çıkarılmaya çalışılıyor. Tohumculuk Kanunu’nun doğayı ve çiftçiyi koruyan bir özelliği olmadığı gibi çiftçiyi de doğayı da yoksullaştıran bir yasa olduğu biliniyor. Şimdi de çıkarılacak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nda genetiği değiştirilmiş tohumların alınması, satılması ve üretimde kullanılmasına serbestlik getirileceği söyleniyor. Peki, genetiği değiştirilmiş tohumların serbestçe alınması satılması ve genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapılması ülke ekonomisine ve üretici köylülere, çiftçilere yararlı mı yoksa zararlı mı olacak? Gelin 10 soruda buna cevap bulmaya çalışalım.

1 – Çiftçilerin hasattan tohumunu ayırma hakkı ihlal ediliyor mu?

Bilindiği gibi biz köylüler geleneksel (bilge) köylü tarımcılığında yeniden ekilmek üzere ürettiğimiz ürünümüzden tohumluğumuzu ayırabiliyor ve saklayabiliyorduk. Bu amaçla Tarım Bakanlığı tarafından köylerde kurulmuş olan selektör dairelerinde, ürünümüzden ayırdığımız tohumlukları yabani tohumlardan ayırıyor, yeterli irilikte ve olgunlukta olanları seçiyor, kullanıyorduk. Üretimimizi bu şekilde ayırdığımız tohumluğumuzla özgür bir biçimde sürdürüyorduk. Tarımı ve çiftçiyi var eden, tarımsal üretimin günümüze kadar sürmesini sağlayan bu bitki üretme hakkımız ilkönce selektör dairelerinin kapatılması, daha sonra da dışarıdan tohum alımının serbest bırakılmasıyla budanmaya başlandı. Ardından milyarlarca çiftçiye ait olan bitki üretme hakkı şimdilerde sayıları 10′u bulmayan tohum şirketlerine tohumları patentleme izni verilerek elimizden alınıyor. Biz çiftçilerin ürettiğimiz ürünümüzden tohumluğumuzu ayırma hakkımız elimizden alınıyor. Aslında genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapan ülkelerin çiftçileri genetiği ile oynanmamış tohumlarla üretim yapmak istiyor. Kanada’da genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapan 1.566 çiftçi arasında yapılan bir araştırma bu durumu kanıtlıyor. Araştırmada 1.566 çiftçinin % 83′ü genetiği ile oynanmış tohum kullanmaya karşı olduğunu ve üretimde kullanmak istemediğini belirtmiştir. Kanadalı çiftçiler genetiği değiştirilmiş tohumla üretime karşı olma gerekçelerini;(1) a. Kazançlarının düştüğü, b. Gıda arzının şirketlere geçtiği, c. Doğal bitkilerin ve ürünlerin risk altına girdiği, d. Piyasa kaybına uğradıkları şeklinde belirtmişlerdir. Kanada örneğinde olduğu gibi biz Türkiyeli çiftçilere zarar ettirecek, sadece şirketlere bizim sırtımızdan kazandıracak genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapmak istemiyoruz.

2- Canlıya Sahip Olmak Mümkün müdür, Bu Mümkün Olmalı mıdır?

İnsanoğlunun tarıma başladığı ilk yıllarda buğday yabancı bir ottu. Olgunlaştığı zaman başakları çatlar, tohumları da toprağa saçılırdı. Buğdayın doğadaki devamlılığını sağlayan buydu. Ancak bu durum tohumun toplanarak üretim yapılmasına olanak vermiyordu. Kadın çiftçiler önce bu başaklar arasında tohumlarını saçmayanları seçmek suretiyle üretime başladılar. Yani doğada, tohumluğunu ekme, seçtiği tohumu tarlaya saçma yöntemiyle ıslah çalışmaları yapmaya başladılar ve böyle yapageldiler. Ekseriyetle kadınlar bu, ıslah ve geliştirme çalışmalarını laboratuarlarda değil, doğanın bağrında uygulamalı olarak yaptılar. Bu süreç ve üretim tarzı on binlerce yıldır sürmektedir.(2) Buğday, arpa, çeltik ve daha birçok bitki kadın çiftçilerin binlerce yıldır sürdürdüğü ıslah çalışmaları ve bilgeliğiyle bugüne kadar geldi. Bu, ürün çeşitliliğini hem artırdı hem de devamlılığımı sağladı. Bu gerçeklere rağmen şirketler bugün kendilerini yeniliklerin ve fikri mülkiyetin tek kaynağı olarak görmekte ve anlatmakta sakınca görmüyorlar. Şirketler, aslında bir bitkiyi doğal yaşam alanı olan ortamdan alarak bitkinin genleriyle laboratuar ortamlarında oynuyorlar. Sonra da genini değiştirdikleri bitki için patent alıyorlar. Patentini aldığı “bitkinin sahibi benim” diyerek o canlının sahibi oluyorlar. Yani bir tür gen korsanlığı, “hırsızlığı” yapıyorlar. Oysa genleri ile oynadıkları bu canlı(lar) yüzyıllardır zaten doğada yaşayagelmektedir. Ayrıca eğer şirketler istemezlerse bu bitkilerin ürününden insanlar ve hayvanlar da yararlanamayacak. Neden? Şirketlere patent yoluyla canlıya sahip olma hakkı tanındığı için!

3- Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar İlaç Kullanımını Azaltır, İlaç Fiyatını Düşürür mü?

Şirketler ürettikleri kimyasallarla topraklarımızı ve sularımızı önce kirlettiler. Şimdi de “doğa kirlendi, toprak, su, insanlar ve diğer tüm canlılar tehlike altındadır” diyor, genetiği değiştirilmiş tohum kullanmamız gerektiğini empoze ediyorlar. Böylece daha az ilaç kullanmış olacağımızı, felaketlerin de önünü alacağımızı propaganda ediyorlar. Ancak gerçekler tohum ilaç ve gıda şirketlerinin söylediği gibi değildir. Kanıtlar:

a) Ekilebilir tarım arazilerinin %74′ünde soya, mısır ve pamuk yetiştiren Arjantin’de, 1996 yılında 13,9 milyon litre glyphosate kullanılmış. 2008 yılına gelindiğinde Arjantin’de ilaç kullanım miktarı 200 milyon litreye ulaşmış. 1996 yılından 2008′e GDO’lu soya ekim alanı 5 kat, yabancı ot ilacı gloyphosate kullanımı 14 kat artmıştır.(3) Bu nedenle genetiği değiştirilmiş tohumla ürün yetiştirilmesi, kullanımı ve satışının ülkemiz genelinde yasak olarak kalması önemlidir.

b) Peki, genetiği değiştirilmiş tohumlar ve kullanılan ilaçlar ucuz mudur, bir de buna bakalım isterseniz. Şirketler bir kez genetiği değiştirilmiş tohumla üretimi yaygınlaştırdıktan sonra çiftçiler, tohum şirketinin tohumuna, üretim modeline ve fiyat belirlemesine teslim olur. Her yıl tohumu daha yüksek fiyatla almak zorunda kalır. Yani elini bir kez veren çiftçi bir daha kolunu tohum şirketlerinden kurtaramaz. Örnekler: • ABD’deki genetiği değiştirilmiş tohumların başını çeken soya tohumunun ortalama fiyatı 2006-2008 yılları arası iki yıllık süreçte % 50′den daha fazla arttı. • Roundup herbisitin perakende fiyatı Aralık 2006′dan Haziran 2008′e iki yıldan daha az bir sürede % 134 artış gösterdi.(4) Biz çiftçiler biliyoruz ki, doğal denge korunabildiği oranda daha az, doğanın bozulduğu oranda daha fazla girdi (ilaç, gübre v.s.) kullanmak zorunda kalırız. Demek ki, genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapıldığında hem ilaç kullanımı hem de ilaç fiyatı sürekli artıyor. Yani ilaç ve ecza şirketleri zenginleşiyor, çiftçiler yoksullaşıyor!

4- GDO Verimliliği Arttır mı?

Şirketler, genetiği değiştirilmiş ürünler “açlığa çare, çiftçiye bol kazanç getirir” diyorlar. Bu kocaman bir kuyruklu yalandır! Kanıtlar:

4.1 ABD üniversiteleri tarafından yapılan testlerde genetiği değiştirilmiş soyanın diğer soyalara göre % 5,3 daha az verimli olduğu tespit edilmiştir. Nebraska Üniversitesi agroministlerinin (bitki bilimcilerinin) 2001 yılında yaptıkları çalışmalarda da veriler aynı sonuç elde edilmiştir. Kansas Devlet Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalarda ise genetiği değiştirilmiş soyanın verimliliğinin % 9 oranında daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır.(5)

4.2 ABD’de pamuk ekim alanlarının % 86’sında genetiği değiştirilmiş pamuk ekimi yapılmaktadır. ABD’de genetiği değiştirilmiş tohumla üretilen pamuğun verimi ise 933 kg/ha civarındadır. Çin’de pamuk ekim alanlarının % 68′i, Hindistan’da % 76’sı, Arjantin’de % 95′i genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılmaktadır. Çin’de verim 1.313 kg/ha., Hindistan’da 553 kg/ ha, Arjantin’de 483 kg/ha’dır.(6) Türkiye’de ise genetiği değiştirilmemiş tohumlarla yapılan pamuk üretimindeki verimlilik hektara 1.334 kg/ha‘dır. Dünya pamuk verim ortalaması ise 775kg/ha’dır.

4.3 Genetiği değiştirilmiş Roundup Ready’li kanola mahsulünde % 40 oranında artış iddialarına karşı Avustralya, “yapılan denemeler bizim ulusal ortalamamızın % 17 altında olmuştur” diye açıklamalarda bulunmuştur.(7) Bu sonuçlardan da anlaşılacağı gibi genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılacak üretim, verimliliği arttırmayacağı ve biz çiftçilere kazandırmayacağı gibi açlığa da çare olmayacaktır.

5- Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar Yoksulluğa Çare midir?

Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar üreten şirketlerin bir başka propagandası “genetiği değiştirilmiş tohumlar yoksulluğa çaredir” söylemidir. Bu da doğru değildir! Kanıtlar: Paraguay, genetiği değiştirilmiş soya ekim alanı bakımından dünyada yedinci sıradadır. Fakat Paraguay köylülerinin % 40′ı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Güney Afrika’da 2000 yılından bu yana genetiği değiştirilmiş pamuk eken çiftçi sayısında 4 kata yakın bir azalma görülmüştür(8). Arjantin’in bitkisel üretiminin%75′igenetiği değiştirilmiş tohumlarla gerçekleşmektedir. Arjantin, 1970′lerde Latin Amerika’nın refah düzeyi en yüksek, fakirlik oranı % 5 olan bir ülkesiydi. Genetik tohumla üretimi artan Arjantin 2002′lere geldiğinde fakirlik oranı % 51‘e yükselmiştir.(9) Genetiği değiştirilmiş tohumla üretim öncesinde Arjantinli çiftçiler ve tüketiciler zor zamanlarda kendi yiyeceklerini kendileri ekerek/üreterek karınlarını doyurabilmişti. Ancak genetiği değiştirilmiş tohumla üretimin yaygınlaşmasından sonra kendilerine ait yerel tohumları, yerel tohumla üretim yapma bilgilerini ve araçlarını yitirdiklerinden dolayı bu mümkün olmamıştır.(10) Hint tarımına genetiği değiştirilmiş tohum şirketleri egemen olmaya başladığından bu yana artık çiftçilerin hangi ürünleri yetiştireceğine şirketler karar veriyorlar. Şirketlerin burada uyguladığı sömürü sistemi dayanılmaz bir hal almış durumda. Hindistan’da genetiği değiştirilmiş tohumlarla pamuk yetiştiren çiftçilerden ipoteğini ödeyemeyen çiftçiler canlarına kıymaya başladılar. Hindistan’da 1997-2007 arasında intihar eden çiftçilerin sayısı İçişleri Bakanlığı verilerine göre 182 bin 936. 2008 rakamlarının 16 bine yaklaştığı belirtiliyor. Sadece 2009′da hayatına son veren çiftçi sayısı 2000′i geçmiş.(11) Büyük tarım ve ilaç tekelleri ürün ve pazar denetimini ele geçirdiği oranda yoksullaşmanın oranı da artıyor. Tarımsal üretim endüstrileştikçe, kimyasal kullanımı artıyor. Genetiği değiştirilmiş tohum kullanıldıkça önce toprak yoksullaşıyor, ardından da çiftçiler. Çiftçiler ya canlarına kıymak zorunda bırakılıyor, ya da kendi toprakları üzerinde köle durumuna düşürülüyor.

6- Genetiği değiştirilmiş tohum üretimi toprağa zarar verir mi?

Toprak üretimin beşiğidir. Tohum iyi bir toprak ile buluştuğunda sağlıklı gelişebilir. Ancak tohumumuzu saçacağımız toprak özelliğini kaybetmişse normal tarımsal yöntemlerle ürün yetiştiremeyiz. Bilindiği gibi bir hektar toprağın içerisinde 2 tondan fazla canlı yaşamaktadır. Bu canlıların sürdürdüğü yaşam ve faaliyet topraktaki ham gıdaları parçalar, bitkilerin alabileceği besin şekline dönüştürür. Toprağı dönüştüren canlılar, fareler, solucanlar, böcekler ve diğer canlılar ile faydalı mikroorganizmalardır. Bu canlıların dönüştürdüğü besinleri alabilen bitkiler gelişir ve bize ürün verirler. Biz de bu ürünleri satarak geçimimizi, tüketerek de yaşamımızı sürdürürüz. Ancak bitkiye verdiğimiz ilaç, toprağa saçtığımız sentetik gübre, toprakta dönüştürücü görev gören bu canlıları zehirler ve öldürür. Bitkiler için gıda hazırlama faaliyeti toprakta yavaşlar ve toprak bitki besini açısından yoksullaşır. Bitkiyi besleyemez olur. Kimyasal girdilerin yanında genetiği değiştirilmiş tohumların da toprağın yapısını bozduğu belirlenmiştir. Şöyle ki; Bacillusthurigiensisin (Bt) toksinleri genetiği değiştirilmiş ürünlerin örneğin mısırın içinde % 25 oranında bulunmaktadır. Bunlar toprağı zehirler. Bitki artıklarını parçalamaya kalkan toprak canlıları (mikro organizmalar dahil) bu bitkileri ısırınca zehirden etkilenir. Bu yolla toprak içinde yaşayan canlılar da zarar görür. Topraktaki canlıların zarar görmesiyle verimlilik düşer.(12) Bu nedenle, dikkat! GDO’lu tohumlar topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bombadır!

7- Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar Biyolojik çeşitliliğe Zarar Verir mi?

Bizler, arı olmazsa ağaçlarımızın ve sebzelerimizin meyveye yatmayacağını, solucanlar olmazsa toprağın bitkilerimizin büyüyüp serpilmesi ve ürün vermesi için gerekli besini sağlayamayacağını, fareler olmazsa toprağın havalanamayacağını, yılan olmazsa her tarafı farelerin basacağını, leylekler olmazsa yılanların ve buğdaya zararlı haşerelerin daha da çoğalacağını v.s. bilir ve bu sonsuz zincirin tüm halkalarını sayabiliriz. Kısacası doğadaki her canlının yaşamı bir başka canlının yaşamı için, hepsinin varlığının da doğanın varlığının sürmesi için gerekli olduğuna inanırız. İşte biz çiftçiler yaşamı öyle anlarız. Ama bizim yaşam dediğimiz şeyi şirketler yaşam olarak görmüyor. “Bu çeşitlerin patentini alayım, ele geçireyim benim şirketimin malı olsun. Yalnız benim şirketimin sermayesi olsun, ondan yalnız ben kazanç elde edeyim” istiyor.

7.1. Genetiği değiştirilmiş tohumlar tarlada durduğu gibi durmuyor! Bitkilerin üremesini sağlayan polenler sınır tanımaz. Polenler tarladaki bitkinin üzerinde durduğu gibi durmaz. Bütün bitkilere ulaşır, soyunu sürdürmek için genetiği değiştirilmiş tohumlarla yetişen bitkilerin polenleri de rüzgâr, arı veya diğer böcekler yoluyla başka bitkilere bulaşır.(13) Normal organik yetiştirilen bitkiler ile kimyasallarla üretilen bitkilerin yanında yabani akrabalarına da bulaşır. Onu çeşit olarak ortadan kaldırır. Kendisine benzetir. Geçtiğimiz yıllara kadar kültür bitkilerinden yabani akrabalarına gen kaçışının mümkün olmadığını söyleyenler, 2007′de İngiltere’de genetiği değiştirilmiş kolzadan yabani akrabası olan Yabani Hardal’a gen geçişinin ispatlanması karşısında şaşırıp kaldılar.(14) Görüldüğü gibi genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim sonucunda yerli gen kaynakları zaman içinde azalır. Sadece şirketlerin patent yoluyla ele geçirdikleri çeşitlere muhtaç kalabiliriz. Şirketler bu yolla çiftçiler ile birlikte hem tüketicileri sömürür hem de biz çiftçileri kendilerine bağımlı kılıp köleleştirirler!

7.2. Genetiği değiştirilmiş tohumlara konulan ilaçlar yararlı canlıları da yok ediyor! Genetiği değiştirilmiş tohum ile yapılan üretimin sonucunda azalan sadece bitki türü olmaz. Tohumun içine konulan ilaç kurtçukları, böcekleri ve kuşları da öldürür. Mısırdaki Bt genleri sadece kurtçukları öldürmez, koçan kurtlarının yanı sıra başka yararlı böcekleri de öldürür. Zarar gören kuşlar ve böceklerin doğada yerine getirmesi gereken görevleri de aksamış olur. Böylece bütün canlıların yaşadığı doğa zarar görür.

7.3. Genetiği değiştirilmiş tohumla üretim biyolojik çeşitliliği azaltıyor! Biyolojik çeşitlilik tarımsal verimin yüksek olmasında etkili ve bir yere bağımlı olmadan üretimini devam ettirebilmesi için gereklidir. Türkiye biyolojik çeşitlilik konusunda zengin bir ülkedir. Biyolojik çeşitlilik açısından Avrupa’daki tüm ülkelerin biyolojik çeşitliliğinin üçte ikisinden daha fazla türe tek başımıza sahibiz. Türkiye’nin endemik tür (yalnız Türkiye’de yetişebilen tür) çeşitliliği 3000′in (3 bin) üzerinde. Ancak genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim biyolojik çeşitliliği hem azaltır hem de üretimin devamlılığını genetiği değiştirilmiş tohum şirketlerine bağımlı kılar.

7.4. Genetiği değiştirilmiş tohumla üretim daha fazla ilaç, gübre ve petrol gerektiriyor! Geniş alanlarda az çeşitle yapılan üretim daha fazla makine, dolayısıyla daha fazla petrol, daha fazla ilaç ve kimyasal gübre kullanmayı gerektirir. Bu da ülkeyi baştan başa yeşil çöl haline getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu arada mono (tek çeşit ürün) ekiminin yaygınlaşması geleneksel ürün çeşitlerinin ortadan kalkmasına, yok olmasına neden olur.

7.5. Genetiği değiştirilmiş tohumla üretim tarımda istihdamı azaltıyor! Şirketler kendi kârları için biyolojik çeşitliliği yok edecek olan mono kültüre (tek ürün ekimine) dayalı üretime zorluyorlar. Mono kültür üretimde fazla işgücü kullanılmadığı için çiftçiler toprağından işinden olur, işçileşir. Bütün bu topraksızlaşan ve işsiz kır işçilerine dönüşen çiftçiler ne olacak? Bu üretimin ve çiftçiliğin devamlılığı açısından önemli bir risk değil midir? Bu faktörler gözetilmezse, genetiği değiştirilmiş organizmalar orta dönemde tarımsal ve toplumsal bir cinayete dönüşecektir. Genetiği değiştirilmiş tohumla üretim tarzında çiftçiler toprağa bağımlı köle olacaktır. Tüketiciler seçeneksiz, önlerine konulan sağlıksız gıdaları tüketmeye mahkûm edilecektir. Doğa ise onarılamaz yaralar alacaktır. Bu nedenle bir kez daha diyoruz: Dikkat! GDO’lu tohumlar topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bombadır!

8- Gen Mühendisliği Hayvan Yetiştiriciliğinde Sağlıklı ve Başarılı Olmuş mudur?

Sadece bitkisel üretimde değil hayvan yetiştiriciliğinde kullanılan ve genetik yöntemlerle elde edilen hormonlar felaketlere neden oluyor. Şöyle ki: Gen mühendisliği yöntemleriyle üretilen BST veya bovin büyüme hormonu (BGH) hayvan yetiştiriciliğinde tüketiliyor. Kısa sürede bol paraya kavuşmayı arzulayan besiciler, hayvanlara aşırı kilo aldıran, yasa dışı ilaçlara yönelir. Hormon vazifesi gören Ralgro ve Synovex isimli ilaçlar, kiloyu yüzde 15-20 arası arttırıyor. Ancak hormonlu eti yiyen kişilerin hormonal yapısı bozuluyor. Hormonlu et kısırlık, cinsel güç kaybı ve kalp hastalıklarına sebep oluyor. Prof. Dr. İrfan Erol,(15) ilaçların hayvanın etinde bırakacağı kalıntı ile insanlara geçebileceğine dikkat çekiyor. Erol; “hormon çocukların erken buluğ çağına ulaşması, dişilik hormonu alan erkek çocuklarda göğüslerin büyümesi gibi etkiler gösteriyor. Erkek ve kadınlarda karşı cinse benzer fizyolojik değişiklikler görülebiliyor” diyor.19 Ayrıca bu yolla prostat ve meme kanserine davetiye çıkarmış oluyoruz. Adı geçen ilaçlar bu nedenle 17 yıl önce Avrupa’da yasaklanmıştır. Dişilik hormonu östrojen içeren Ralgro ve Synovex, ithalatı, imalatı ve kullanılması 1992 yılında yasaklanmasına karşın çok kolay bulunabiliyor.(16)

9- Gıda kriziyle genetik tohum üreticilerinin ilişkisi var mıdır?

Tarımsal ürünler artık gıda şirketleri tarafından dünya borsalarında alınıp satılıyor. Gelecek üç yılın temel besin maddelerinin gıda şirketleritarafından dünya borsalarındaki işlemlerle satın alındığı söyleniyor. Tohuma sahip olup üretime yön veren aynı şirketler borsa yoluyla besin maddelerinin de sahibi olmuş oluyor. Borsada tarımsal ürünleri ucuza alan bu şirketler satışta pahalı satıyorlar. Yoksullar bu yüksek fiyatlı gıdaları alamıyor. Dünyada herkese yetecek ve artacak kadar gıda varken insanlar açlıktan yaşamlarını kaybedebiliyor. Sonra da “dünyada gıda krizi var” deniliyor. Gıda krizinin bir başka etkeninin agro-yakıt (bitkisel yakıt) olduğu belirtiliyor. Enerjiyi kontrol altına almak isteyen şirketler tarımı enerji kaynağı olarak görüyor, o amaç doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Başka bir deyişle şirketler, tarımı “gaz istasyonu” haline getirmek istiyor. Geniş alanlarda enerji elde etmeye yönelik yapılan üretimde genetiği değiştirilmiş tohumların kullanıldığı biliniyor. Bu yanıyla da genetiği değiştirilmiş tohumların gıda kıtlığının nedeni olduğu, gıda fiyatlarının artmasında etkili olduğu ortadadır. 10- Genetiği Değiştirilmiş Ürünler Sağlıklı mıdır? Genetiği değiştirilmiş soyanın insanlarda alerji oluşturduğu kesinleşmiştir. Genetiği değiştirilmiş patatesleri yiyen farelerin bağışıklık sisteminin ciddi biçimde bozulduğu da tespit edilmiştir. Bitkilere aktarılan genlerin çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı sırasında genetiği değiştirilmiş bitkilerin seçilebilmesi için antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadır. Antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçer. Bu da insan ve hayvan bünyesindeki genleri antibiyotiğe dayanıklı hale dönüştürür. Bu dönüşüm sağlık açısından büyük risk oluşturur ve bağışıklık sistemini çökertir. Kısacası, GDO’lu ürünlerden işlenmiş gıda ürünlerinin sofralarımıza ulaşması, halkımızı daha da ağırlaşan alerjik reaksiyon, antibiyotik dayanıklılık, toksik etki, artan doğum anormalleri ve kısırlık gibi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakacaktır. Kanıtlar: İskoçya Rowett Enstitüsü’nden Dr. Arpad Pusztai’ın genetiği değiştirilmiş patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görüldü. Rus Bilim İnsanı İrina Ermakova’nın genetiği değiştirilmiş soyayla beslediği farelerin yavrularının % 55,6’sı doğumdan üç hafta sonra öldü. Normal soyayla beslediği yavruların ise sadece % 6,8′i öldü. Genetiği değiştirilmiş soyayla beslediği fare yavrularının % 36’sının normal doğum ağırlığının altında doğduğu belirlendi. Bu deneme üç kez tekrarlanıp aynı sonuçlara ulaşılınca, Ekim 2005′te bilimsel bir panelde kamuoyu ile paylaşıldı. Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanıyla Viyana Üniversitesi’nce 2008 yılında yapılan bir çalışmada, genetiği değiştirilmiş gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi. Caen Üniversitesi’ndeki CRIIGEN’den Prof. Seralini’nin(17) Grubu: Rounduop herbisid seksüel hormonları bozuyor. Caen Universitesi’deki CRIIGEN’den Prof. Seralini’nin grubu, Dijon Universitesi’nden Prof. Chagnon’un grubuyla beraber, yeni doğan bebeklerin göbek bağı hücrelerinde çok az derecede Roundup toksini olduğunu gösterdikten sonra yeni bulgularını açıkladı. Örneğin Birleşik Devletlerde GDOlu gıdalarda izin verilen Roundup kalıntısından (çok az) 800 kez az olan herbisid erkekleşme hormonu androjenin hareketini engelliyor.

Evet, 1980′lerde kendi kendine yeten bir ülkeyi teslim alan hükümetler bu emaneti bırakın geliştirmeyi, koruyamadılar bile. Koruma niyetinde olmadıkları, çıkarmayı düşündükleri Ulusal Biyogüvenlik Yasası taslağında GDO’lu tohumlarla üretimi serbest bırakmak istemelerinden de net bir biçimde anlaşılıyor. Bu gidişat hem biz çiftçiler hem tüketiciler hem de ülkemiz ekonomisi için onarılamaz sonuçlara yol açacaktır. Bu nedenle gelin biz çiftçileri, tüketicileri bu hükümetler ekmeğe muhtaç etmeden, büyük tarım, gıda, tohum ve ilaç şirketlerine köle yapmadan haklarımıza sahip çıkalım. Hükümetin şirket yanlısı çiftçi karşıtı tohum politikasına karşı haklarımızı ortaya koyalım, koruyalım.

Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak diyoruz ki;

1. Kaynakların zenginliğinden doğan genetik ya da biyolojik çeşitliliği korumak amacıyla bakım, değişim ve koruma amaçlı olarak şirketler değil, üretici köylüler her türlü yasal korumaya kavuşturulmalı.

2. Tarımsal üretimde asla genetiği değiştirilmiş tohum kullanılmamalı. Yerel tohum türlerinin korunmasını ve çeşitliliğin artmasını sağlayıcı üretim tarzı temel alınmalı.

3. Şirketlerin patent adı altında doğadaki bitkilere sahip olma amaçlı biyolojik korsanlığa izin verecek yasal düzenlemeler yapılmamalı. Genetiği değiştirilmiş tohum üreticisi şirketlere serbestlik sağlayacak yasalar hazırlayarak şirketlerin çiftçilerden, topraktan ve sudan “hırsızlık” yapmalarına Meclis alet olmamalı.

4. Gıda önemlidir. Yurttaşlarımızı beslemek için gıda üretmeye öncelik vermeliyiz. Üreteceğimiz gıdalar mutlaka sağlıklı üretilmeli doğaya zarar vermeyecek yöntemlerle üretilmeli. Bu amaçla üretici köylülerin yerel bilgiyi koruma ve geliştirme haklarına saygı gösterilmeli. Biyolojik çeşitlilik doğrultusunda ekim geliştirme ve koruma amaçlı üretim yapabilmeleri için üreticilere bilgi ve özendirme destekleri verilmeli.

5. Gıda ürünlerinin sunumundaki zincirde saydamlık sağlanmalı. Vatandaşların gıdanın nasıl üretildiğine, nereden geldiğine, üretim sürecinde neler kullanıldığına dair bilgi sahibi olmaları sağlanmalı. Bu amaçla sağlıklı üretim ve beslenme modelleri desteklenmeli. Sağlıklı beslenme için ürünler tarlaya tohum atıldığı andan itibaren izlenmeli. Üretimden hasada kadar geçen süreçte kimyasalsız ve doğayla barışık bir üretim tarzı esas alınmalı.

6. Gıdalar üreticiden tüketiciye en kısa yoldan ulaştırılmalı. Yerelde yetiştirilmiş ürünler yerel pazarlarda satışa sunulabilmeli. Yerel pazarlarda, mevsiminde ve yerel tohumla üretilen ürünlerin önceliği olmalı, desteklenmeli. Bu konuda tüketicilere bilgi desteği verilmeli.

7. Etimizde, sütümüzde, yumurtamızda, beyaz etimizde, balığımızda GDO’lu ürün kullanılmasına ve bu yolla üretilmiş ürünlerin satılmasına izin verilmemeli.

8. Sağlıklı gıda tüketim bilinci edinmeleri için yurttaşlar eğitilmeli. Eğitime çocuklardan başlanmalı. Çocuklara sağlıklı ve besleyici gıdanın üretimi, hazırlanması konusunda beceriler kazandıracak, alışkanlık edindirtecek temel bilgiler verilmeli. Bilinçlendirme yoluyla tüketiciler, tüketicilikten yarı üretici (bilinçli tüketici) seviyesine ulaştırılmalı.

9. Gıda işlemede ve perakende sektöründeki fazla enerji kullanımı ve üretici ile tüketici arasındaki mesafeyi kısaltan gıda sistemleri, zincirleri desteklenmeli. Üretimden pazarla-maya üretici çiftçiler ile tüketicilerin egemen kılınması için yasal düzenlemeler yapılmalı. 10. Çiftçiler hem üretici hem tüketicidir. Tüketilen gıdaların etiketlendirme yöntemlerinde bilgiler açık ve net olarak yazılmalı, biz halk olarak ne yediğimizi bilmeli ve tercihimizi yapma özgürlüğüne sahip olmalıyız.

KAYNAKÇA

1- Doktor Stephane McLachlan ve Rene Van Aker, doktor Lan Mauro; Çevre Bilimleri ve Kirlenmesi Araştırma Dergisi

2- Douthwaite, B. (2002) Enabiling Innovation-A Practical Guide to Understanding and Fostering Technological Change, Zeed Boks, London. Aktaran: Tayfun Özkaya; “Türkiye Tohumculuğu ve İşletmelerinin Tasfiyesi” s. 255. Mülkiye Dergisi, Bahar 2009/262

3- Kaynak: ABD Tarım Bakanlığı Raporları-2006 Aktaran: Ahmet Atalık 4- Veriler; Friends of the Earth Europe (FOEE), Who Benefits from GM Crops, issue 1 16, February 2009′dan derlenmiştir.

5- Veriler: Ahmet Atalık; “Sofralarımızdaki Tehlikeye Dikkat! ‘GDO’lar’, makalesinden derlenmiştir.

6- Kaynak: USDA Foreign Agricultural Services http://www.gmo-compass. org

7- http://www.non-gm-farmers.com Kasım 2004

8- Veriler: Ahmet Atalık; “Sofralarımızdaki Tehlikeye Dikkat! ‘GDO’lar”, makalesinden derlenmiştir.

9- F.William Engdahl; “Ölüm Tohumları”, s. 195

10- F.Wıllıam Engdahl; “Ölüm Tohumları”, s. 192

11- Bilgiler: “Gıda soykırımdır”, http://www.gidahare keti.org/ Gdo- Soykirimdir- -64-haberi. aspx derlenmiştir.

12- Bu bilgi, F. William Engdahl; “Ölüm Tohumları”, s. 246′dan alınmıştır.

13- Yapılan denemeler genetiği değiştirilmiş mısırın polenlerini rüzgârın 35 km mesafeye kadar taşıdığı belirlenmiştir. Arıların ise bir seferde 5 km uzağa gidebildiği bilinmektedir.

14- Arca Atay; “GDO’ların Tarımsal Etkileri” Genetik Yıkıma Karşı Ekolojik Devrim, Ekoloji Kolektifi Broşürü, 2009

15- Prof. Dr. İrfan Erol; Veteriner Fakültesi Gıda Hijyeni ve Teknolojileri Bölüm Başkanı

16- Kaynak: Ali Rıza Karasu, Murat Yüksel; “Kurbanlık hayvanları hormon ilacıyla besliyorlar” Zaman Gazetesi, 17 Kasım 2007 20 Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla

Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Suçlar Büro Amirliği ekipleri Ankara’da bir çiftlikte büyükbaş hayvanlara Ralgro ve Synovex adlı ilaçları suçüstü yakalandı. Yapılan aramalarda 750 doz

Synovex ve Ralgro marka ilaçlar ve bu ilaçların enjeksiyonunda kullanılan 6 adet aparat ele geçirildi. Zanlılar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Zaman Gazetesi-13 Kasım

2007

17- Kaynak: Press Release CRIIGEN – July 2nd 2009*

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: