Gönderen: adalarpostasi | 22 Nisan 2009

ADALAR POSTASI-2266: "ali nizami bey’in nizam caddesi’ndeki köşkü" neredeydi?

ADALAR POSTASI
22 Nisan 2009


http://urun.gittigidiyor.com/BIR-ROCHAT-KARTPOSTALI-HEYBELI-VE-BUYUKADA_W0QQidZZ1658846

* * *
ADALAR’da TARIHTE O GUN:

24 Temmuz 1893 Pazartesi gunlu vefat etmis olan Musir Ali Nizami Pasa’nin naasinin Buyukada’da Sultan Mahmud’un haziresine gomulmesi…

* * *
ADALAR’da BIR GUN:


Buyukada, 22/04/2005 04:02

* * *
http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=BUYUKADA uyarinca
22 Nisan 2009 Carsamba gunu Buyukada’da HAVA DURUMU:
kuvvetli saganak yagis
10/16ºC
% 51-84 nem
KD 26km/sa

* * *

Cicely Mary Barker, The Colt’s-Foot Fairy.

* * *
1- Buyukada Postasi: “Durustluk ve seffaflik sozu ne de cabuk unutuldu?”

2- “Bir Gecmis Zaman Hikayesi”ndeki alafrangaligiyla meshur Ali Nizami Bey, Musir Ali Nizami Pasa miydi?

Peki ya “Ali Nizami Bey’in Nizam caddesindeki kosku” neredeydi?

ADALAR POSTASI’nin 2266. sayisinda…

)O(

………………………………………………….1
From: Buyukada Postasi
Subject: DÜRÜSTLÜK VE ŞEFFAFLIK
Date: April 21, 2009 7:32:13 AM EEST
To: adalar.postasi@gmail.com

Sayin Adalar Belediye Baskani Dr. Mustafa Farsakoglu,
Sayın Adalar Belediye Baskan Yardimcisi Ercan Akpolat,
Sayın Adalar Vakfi Baskani ve CHP Adalar Belediye Meclisi uyesi Aykut Mutlu,

Adalar Muzesi’yle ilgili [ADALAR POSTASI-2263 (17 Nisan 2009)’da yayimlanan] uc sorumuza henuz cevap gelmedi.
Acaba yangindan mal kacirir gibi gizli sakli imzalanan protokolun
kamuoyuyla paylasilmasinin onunde engeller mi var? Acaba birileri bu projeyle haksiz kazanc mi elde edecek?
Lutfen sorularimizi en kisa zamanda cevaplayiniz.

DURUSTLUK VE SEFFAFLIK SOZU NE DE CABUK UNUTULDU?

Saygilar,

Buyukada Postasi

………………………………………………….2
“Bir Gecmis Zaman Hikayesi”ndeki
alafrangaligiyla meshur Ali Nizami Bey,
Musir Ali Nizami Pasa miydi?

Viyana’da aldigi egitim pesi sira 1856’da Paris’teki Mekteb-i Osmani mudurlugu, 1873’te Ders nazirligi, 1877’de Mekteb-i Sultani mudurlugu, 1879’da Mekteb-i Mulkiye mudur muavinligi, 1881’de Misir’a yollanan Heyet-i Islahiyye, Teftis-i Askeri Komisyonu azaligi, Berlin sefirligi (?), 1887/89’da Prens Bismarck’a gonderilen elci gorevlerinde bulunmus…
En nihayetinde 1893 senesinde Buyukada mezarligindaki Sultan Mahmud’un haziresinde yer bulmus!

Her ne kadar ‘Ali Nizami Bey’in Alafrangaligi ve Seyligi’ kitabinin yayimlandigi gunlerde (13.12.1952) Kenan Harun’un kendisiyle yaptigi bir roportajda Abdulhak Sinasi Hisar:
“Ebedi kiymeti olan bir romanin sadece hayatta yasayan bir adamin hikayesinden ibaret olamayacagini anlatmak icin,” pek cok dil dokmusse de…

“Alafrangaligiyla meshur Ali Nizami Bey, az biraz da Buyukada mezarliginda medfun Ali Nizami Pasa miydi?” merakiyla…

)O(

Ali Nizami Pasa askerlik mesleginde feriklige kadar yukseldikten sonra Paris’te acilmis olan Mekteb-i Osmani mudurlugune, sonralari Mekteb-i Mulkiye nazirligina getirilmisti. Bu sirada Ali Suavi’nin idaresine ait tahkikata memur edilmis, bu hususta uzun bir rapor uzerine 1 Aralik 1877’de Mekteb-i Sultani mudurlugune atanmisti. 4 ay kadar sonra “ogretmen maaslarinin altin yerine kagit para olarak verilmesi”ne cesaretle karsi koyarak 31 Mart 1878’de gorevinden istifa etmisti. Okulda dikkate deger bir calismasi gorulmemisti. Mudurlukten ayrildiktan sonra ise askeri gorevlerde musirlige kadar yukselmisti.

Sultan II. Abdulhamid’in Meclis-i Mebusan’i kapattigini ogrenen Prens Bismarck, Almanya imparatoruna nisan goturen Musir Ali Nizami Pasa’ya hitaben, “Bir devlet millet-i vahideden murekkep olmadikca parlamentosunun faidesinden cok zarar verdigi gorulur,” (Iyi ettiniz meclisi kapatmakla. Cunku milli birligin kurulmamis oldugu bir devlette parlamento faydadan cok zarar verir…) demisti.

? Berlin Sefiri Ali Nizami Pasa denizcilige merakliydi ve Alman Bahriye Nezareti mustesari Buyuk Amiral Alfred von Tripitz’le (1849-1939) arkadaslik kurmustu. Muhriplerden olusan bir bagimsiz filo kurup Georgios Averof’u avlama fikri von Tirpritz’den gelmis; Ali Nizami Pasa bunu Nazim Pasa’ya yazmis, o da heyecanla hemen filoyu kurmaya girismisti…

Lugat-i tefeyyuz: Osmanlica’dan Fransizca’ya lugat=Dictionnaire tefeyuz ottoman-Francais’in yazari da Ali Nizami Bey’dir.

* * *

Abdulhak Sinasi Hisar, Ali Nizami Bey’in Alafrangaligi ve Seyhligi, Istanbul (2005)67:

[…] Nereye gomuldugunu ise bilmiyorduk. […] Uskudar’daki hastahanede olunce, yegane ortada kalan Huseyin Aga’nin delaletiyle, zaten pek yakinina kadar sokulmus bulundugu ve bütün omru boyunca sevmedigi, urkerek baktigi, korktugu Karacaahmet mezarligina gomuvermis olacaklardir.

* * *

http://www.aruz.com/roportaj/ropahsinasihi.htm

Abdulhak Sinasi Hisar ile son eseri uzerine bir roportaj

Biyografi


(1888-1963) Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Paris’te Siyasal Bilgiler Fakultesi’nde okudu (1905-1908). Yurda donunce ozel sirketlerde, devlet gorevlerinde, banka yonetim kurullarinda calisti. Beyin kanamasindan öldü. Merkezefendi mezarliginda gomulu. Ilk yazilari elestiri turundedir (Dergah dergisi, 1921). Yarin dergisinde (1921) pek cok siir de yayinladi. Sonralari mensur siir ve ani turlerinde eserler verdi. “Fahim Bey ve Biz” romaninin CHP Hikaye ve Roman mukafatinda (1942) ucunculuk kazanmasiyla ünü genisledi. Eserlerinin agirlik noktasini mutluluklarla gecmis gencligi ve 20. yuzyil baslarindaki rahat Istanbul yasamlari olusturdu. Romanlari: Fahim Bey ve Biz (1941), Camlicadaki Enistemiz (1944), Ali Nizami Beyin Alafrangaligi ve Seyhligi (1952). Anilari: Bogazici Mehtaplari (1943), Bogazici Yalilari (1954), Gecmis Zaman Koskleri (1956), Gecmis Zaman Fikralari (1958), Istanbul ve Pierre Loti (1958), Yahya Kemal’e Veda (1959), Ahmet Hasim/Siiri ve Hayati (1963). Kitaplarinin yeni baskilarini Baglam Yayinevi yapiyor. Hakkinda tek kitabi Sermet Sami Uysal cikarmisti: Abdulhak Sinasi (1961). Yazar hakkinda Abdullah Ucman’in genis bir incelemesi Otuken Yayinevi’nde yayimlanan Fahim Bey ve Biz (1978) romaninin basinda yer almaktadir.

Abdulhak Sinasi Hisar ile son eseri uzerine bir roportaj:
Eski Istanbul’u Konusturan Adam…

Birkac gun evvel, bir eser daha yayimladi. Ali Nizami Bey’in Alafrangaligi ve Seyhligi adini tasiyan bu uzun hikaye kitabi da sanat ve edebiyat muhitinde layik oldugu alakayi bulacak.
    
Bu eser hakkinda kendisiyle gorusmeyi dusunduk. Abdulhak Sinasi Hisar, ziyaretimizi sempati ile karsiladi. Mevzumuz edebiyat ve sanat meselelerine intikal edince konusmamiz gitgide artan bir kiymet ve orijinalite kazanmaya basladi. Ilk sualimi sordum:

—Son eserinizin kahramani hakkinda okuyucularimiza biraz malumat vermek lutfunda bulunmaz misiniz?
    
—Bir romandaki sahsiyet canli goruldu mu, kariler, her zaman oldugu gibi, hikayedeki bu isimle de bir cocuk zihniyetiyle alakadar olur, bu sahis kimdir, asil ismi nedir, diye merak ederler.
    
Halbuki romanci, eger ciddi bir sanatkar ise, bilhassa romandaki kahramanin hayattaki hakiki sahsiyetiyle alakadar olmaz. Romanci, kahramanini tam ve canli bir model uzerine vucuda getirmek isteseydi, yalniz anlatmak istedigi adami tamamiyla bilemeyecegi ve tamamiyla anlayamayacagi icin, gerektigi gibi canlandiramaz, bir adani hakkinda ustunkoru bildiklerini soylemis olmaktan baska bir sey yapmis bulunmazdi. Bu itibarla romanci, daima tekmil hatiralarini, hulyalarini, hayalini ve istidadini calistiracak, daima gordugu, tanidigi, bildigi baska bircok insanlari birbirine karistiracak, yani, Arapcasi halledecektir. Boylelikle onun yaptigi, bircok insanlardan karisma, bir insan yaratmaktir. Bu da cidden dunyada yeni bir adani demektir.
    
Cervantes’in Don Kisot’u dogdugu zaman “Don Kisot kimdir?” diye sormuslardir. Halbuki Cervantes olmasaydi Don Kisot olur muydu?

 “Madame Bovary kimdir?” diye soruldugu zaman “Madame Bovary benim!…” diye cevap veren Flaubert olmasaydi bugun hala bir Madame Bovary yasar miydi?
    
Bir takim kariler, Fransiz romancisi Francois Mauriac’in bazi romanlarinda bir vak’anin cereyan ettigi evlerin, odalarin kendi evlerine ve odalarina cok benzedigini gorerek kendi hayatlarinin anlatildigi zanniyla “Ama sunu yapmamistim, bunu soylememistim” dedikleri zaman Mauriac; “Mademki size ait olan seyler yok ve size ait olmayan seyler var, o halde bunlari ne diye kendinize mal ediyorsunuz?” diye cevap verirmis.

Marcel Proust’un sahislari senelerden beri, muhtelif isimlerle guya ikmal edilir, fakat hala tam bir liste haline gelmemesi de gosteriyor ki butun bu sahislarda biraz baskalari ve biraz da kendisi vardir. Bir roman sahsinin, birbirine ne kadar aykiri hakiki sahislardan hasil oldugunu karilere gosterebilmek mumkun olsaydi, onlar bu icat karsisinda hayretler icinde kalacaklardi. Cunku roman sahislari, dunyadaki hayatin hususi sartlarina gore dogmamislardir. Bir romancinin kafasinda bircok zamanlar ve hatiralar karismis ve romanin sahsiyeti de butun bunlarin bir halitasi olmustur.
   
Abdulhak Sinasi Hisar, bu umumi dusuncelerinden sonra, sozu kendi roman kahramanlarina intikal ettirerek devam etti:

—Benim meydana getirdigimi zannettigim bir roman kahramanindan kariler bahsettikleri zaman ben bilhassa susar ve beklerim. Bazi yerde bakarim ki, o kahramana hic dusunmedigim biri model farzedilmis olur.
  
Hatta bir keresinde, sonunda pek memnun kaldigim bir sey olmustu:
 
Evvelce hic tanimadigim ve isminden maada kendisinden bahsedildigini hic isitmedigim bu zat: “Ben Fahim Bey’im.. Vak’a benim basimdan gecen vak’a; fikirler, benim fikirlerim, hatta bir ruyadan bahsediliyor ki onu bile ben gormustum. Muhakkak; ama kim bunlari anlatmis ve o da yazabilmis,” dermis. Senelerden sonra bu zat ile konusarak gorusebildim. Benim bu eski personajim simdi yeni bir dostum oldu.
  
Bazi muharrirler “ben” diye baslayinca daha kolaylikla yazarlar. Kendi hatiralarinin havasina daha kolaylikla girerler. Ben de bunlardan biriyim. Biraz hatirladigim bir zamani, biraz istirak ettigim bir hadiseyi anlatmayi tercih ederim. Nasil ki baskalarinin da tercih ettikleri hususiyetleri vardir. Mesela Nedim, sevgililerine, “seni”, “sana” diye hitap ettigi zaman en guzel misralarini yazmistir. Onun da ilhaminin yardimcisi bu candan hitabidir.
  
Zavalli bir romancinin halk etmek istedigi bir sahsiyet yerine hayattaki muayyen bir adamin hikayesini anlatmak bir cocuk oyuncagi gibi kalirdi. Butun bunlari, edebi kiymeti olan bir romanin sadece hayatta yasayan bir adamin hikayesinden ibaret olamayacagini anlatmak icin soyluyorum. Bu kisa mutalaalara daha bircok ilaveler de yapilabilir…”

—Nasil yazarsiniz? Yazarken gucluk ceker misiniz?”

—Itiraf etmeliyim ki muskulatla yazarim. Size bir misal vereyim: Simdi nesrettigim Ali Nizami Bey’in Alafrangaligi ve Seyhligi isimli hikayem 1936 senesinde Varlik mecmuasinin iki nushasinda Bir Gecmis Zaman Hikayesi adi ile kucuk bir hikaye olarak nesredilmisti. Fakat o zaman bu hikayenin bircok noktalarini istedigim gibi tafsilatli yazamamis bulundugumu, bunlarin kifayetsiz kaldigini, tekrar yazmamin lazim geldigini hissediyordum. Bu kucuk hikaye sonradan hikaye antolojisine de alinmis bulunmasina ragmen bana hala yazilmamis geliyordu. Nihayet 1950 senesinde bu hikayeyi istedigim gibi butun tafsilatli ilaveleriyle yeni bastan yazarak Yeni Istanbul gazetesinde tefrika etmistim. O zaman beni tatmin ediyordu. Fakat simdi, 1952 senesinde kitap halinde cikan seklinde de bircok yeni ilavelerim vardir. Diyebilirim ki bu kucuk hikaye, tabii devamli bu calismanin degil, fakat arada sirada bir hatirlayis, dusunus ve tashih edisin, 16 senelik bir alakanin neticesidir.

Butun bunlari, ayni olarak degil, fakat benzerlikleri itibariyla diger kitaplarim icin de soyleyebilirim. Mesela Fahim Bey ve Biz’in ikinci tab’i birincisine nazaran bircok ilavelerle doludur; dolayisiyla farkli ve daha uzundur.

—Simdi mesgul oldugunuz yeni eserleriniz, projeleriniz var mi?

—Senelerce evvelinden baslamis bulundugum bircok kitaplarim var. Fakat bunlardan kacini tamamlayabilecegimi Allah bilir.

Yeni kitabimin ic kapagindaki listede iki kitap adi “yakinda nesredilecek” kaydi ile verilmis bulunuyor. Bunlar simdilik en ziyade yakinda cikabileceklerini umit ettiklerimdir. Biri Gecmis Zaman Adam/art isimli bir kucuk hikayeler mecmuasidir. Oteki de yine seneler boyunca intihap etmis bulundugum misra ve beyitleri bir araya getirecek bir antolojidir.

—Abdulhak Sinasi Hisar’dan, bugunku edebiyatimiz hakkindaki, dusuncelerini de ogrenmek istedim. Bu sualimi de, o kendisine has nezaket ve samimiyet havasi icinde soyle cevaplandirdi:

—Bugunku muharrirlerimizin cogu yalniz tanidiklarinin eserlerini veya sirf sahsi alakalarini ceken kitaplari okumakta, dolayisiyla birer edebiyat amatoru vaziyetinde kalmaktadirlar. Muharrirlerimizin cogu nesriyatimizin muhim bir kismindan haberdar degillerdir. Itiraf etmeliyiz ki, maatteessuf, istedigimiz kadar yazmaya vaktimiz kalmadigi gibi, kafi derecede okumaya da imkan bulamiyoruz. Zaten muharririn asil vazifesi okumaktan ziyade yazmaktir. Bu bakimdan onlari kismen olsun mazur addedebiliriz. Fakat mademki yeni kitaplarimizi bulamiyoruz ve bulsak da okumaya vaktimiz olmuyor, nasil oluyor da bazilarimiz okumamis bulunduklari kitaplari begenmediklerini soyleyebiliyorlar, hatta begendikleri icin de nasil oluyor da “en ziyade begeniyorum” diyebiliyorlar, sasiyorum. Zira bunlar da tesadufen bildikleri, okuduklari veya kendilerine gonderilmis bulunanlardir. Mesela butun sairleri okumus olsalardi, simdi methettikleri sair belki de baska biri olacakti. Bu suallerinizi nesriyatimizi okumaya vakit bularak edebiyatimiz hakkinda ciddi ve samimi gorus sahibi olmus munekkitlere sormak daha dogru olur. Muharrirlerin bu suale verecekleri cevap kismen nisbi bir alaka uyandirmalidir, zira alinacak cevaplar da kismen tesadufi olacaktir.

13 Aralik 1952    Kenan Harun

* * *

Peki ya “Ali Nizami Bey’in Nizam Caddesi’ndeki kosku” neredeydi?


Abdulhak Sinasi Hisar, Ali Nizami Bey’in Alafrangaligi ve Seyhligi, Istanbul (2005)7-8, 18-19, 22-23, 48, 52:

[…]

Caddenin saginda ve solunda siralanmis hepsi canli ve hepsi birer sahsiyet sahibi gozuken bu kosklerden cogunun kimlere ait oldugunu bilirdik. Iste, Naki Pasa biraderi Adem Bey’in —sonra bir otel olan— kosku. Elhamra sarayini taklit eden ve kisin sogugunda usumesin diye ustune musambalardan bir kilif gecirilen kosk, Mosyo Rallys’ninki. Bir ucunda guya gazeteci gozuyle afaki seyredebilmesi icin yapilmis bir kulesi bulunan, yarisi Fransizca, yarisi Ingilizce olarak cikan gundelik Levant Herald gazetesi sahibi Doktor Mizzi’ninki. Onunde bir peri masalindan cikip gelerek sevdaliyi bekler duran bitmez bir merdiven bulunan, Altinci Daire-i Belediye Muduru Blacque Beyinki. Bahce icinde, sahile yakin bir noktada saklanarak bu yola kuskunmus gibi, ancak denize bakan ve yoldan ancak kulelerinin kirmizi damlari gorunen, Tophane-i Amire Musiri Zeki Pasaninki. Dortbir yanindan havaya yukselen dort kulesiyle guya ustune takilacak cibinligi bekler gibi bir karyolayi andiran, Idare-i Mahsusa Muduru John Pasaninki. Ardinda cam ormaninin basladigi bir set ustune kurulmus fistiki renklisi, Paris Sefir-i Kebiri Ziya Pasaninki. Nihayet, yuksek agacli bahcesinin ortasinda, arkasindaki, yavrusu gibi kalan alcarak binayi gizleyen ve her nedense insanda ayakta durdugu hissini veren de, kendisinden bahsedilirken herkesle beraber bizim de, guya bir cinas yapar gibi, su cumle ile yadettigimiz: “Ali Nizami Beyin Nizam caddesindeki kosku!”

[…]

Nizam caddesi boyle bir nizam ve intizam hissi vererek basladigi gibi devam ederdi.
Butun bu alafranga muhit icinde yasayanlarin en alafranga olanlarindan biri sayilan Ali Nizami Beyle annem ancak uzaktan akraba olduklari halde bu uzak munasebet o zaman icin tam bir akrabalik sayilir ve kismen de bu yuzdendir ki, cocukken, ben de, hemen her gun, buyukbabaminkine yakin olan bu koskte ve etrafindaki bahcede Ali Nizami Beyin hemen yasitlarim olan cocuklariyla bulusarak kosar, oynardim.

[…]

Kosk bahcesinin arka tarafinda, denize dogru inen, fakat, sahile varmadan, buradan gecen kor bir arka sokak yuzunden, bahce duvariyla kesilen bakimsiz, agacsiz, gunes yanigi bir yer vardi ki bizim buraya, gunes carpmasin diye, genis kenarli bahce sapkalarimizi giymeden, gitmemize mani olurlardi.
Burada, meshur cicek serleriyle basik tavanli iki odadan ibaret kargir bir binanin yakininda tel orgulerle ayrilmis bir yerde gezinen ve ayaklari kadar sesleri de cirkin olan sekiz on tavus kusunun bir nevi aksirmaya, kisnemeye benzeyen bana ne kadar dokundugunu hala hatirlarim.

[…]

Ali Nizami Bey, dusunun, bir gece de “meshur piyanist Profesor Hegyei’yi bile getirtmis!” Bu geceler alafranga musikisinin cevik, kuvvetli, cercezebeli ve calak sesleri, Ada’nin butun bu Nizam semtini doldururmus. Hatta Adalilar’in bazilari “Ali Nizami Bey’in koskunde yine konser var!” diye gelirler, calgiyi sokaktan, yolun karsi tarafinda bulunan setteki camlarin altindan dinlerlermis.

[…]

Bahcede ciceklerin daha tesirli bir koku yaymaya basladiklari aksam saatlerinde bu araba, kosk bahcesinin Nizam Caddesi’ne acilan demir parmaklikli kapisinin onune yanasmis olurdu.

[…]

Nizam Caddesi’ndeki kosk, arka tarafindaki arsalar, serler, kuslar, atlar, arabalar, tablolar, koleksiyonlar, her sey hemen yok pahasina “harac mezat” satilmis!

[…]

Ali Nizami Bey’in Nizam koskundeki —bu civar komsularinin hic bilmedikleri, hatta farzedemeyecekleri ve ancak Huseyin Aga ile benim gibi onun mazisini gormus olanlarin, hatirlayabilecekleri— ihtisamindan hicbir eser, hicbir iz kalmamisti.

* * *
“Adalarda Tarihte O Gun”de sira Ali Nizami Pasa’ya* geldigi, gecen aksam gecenin hayli gec bir vakti ertesi sabah Istanbul’a da inmem luzum ettiginden, Abdulhak Sinasi Hisar’in Ali Nizami Bey’in Alafrangaligi ve Seyligi eserinde gecen “Ali Nizami Beyin Nizam caddesindeki kosku”nun nicedir merak ettigim ve eserin yukarida alintilanan ilgili bolumlerindeki ipuclarindan Con Pasa koskunden hemen sonra Degirmen’e dogru deniz tarafinda da Asaf Dervis Cikmazi’na cephesi bulunan olasilikla bugun yerinde yeller esen ya da bir veya bir kac betonkondu bulunan 3 (? veya 4) parselden birinde bulundugunu tahminle ancak yerinde incelemeye firsat bulamadan sanal alemde kusbakisi Google gozuyle bir tahminde bulundum sadece! Bir kac gun kalacagim Pera sirtlarindan Ada sahillerine donuste ilk firsatta yerinde incelemek merak ve hevesiyle… Hangi parsel olduguna dair bir ipucu bulundugu takdirde bilahare haber havadisle bildirecegim sizlere… Bu konuda malumati olanlarin ADALAR POSTASI’ndan esirgememesini ricasiyla,
6. Daire sirtlarindan 7. Daire sahillerine hasretle selam ederim,
)O(
____
* 24 Temmuz 1893 Pazartesi gunlu vefat etmis olan Musir Ali Nizami Pasa’nin naasinin Buyukada’da Sultan Mahmud’un haziresine gomulmesi…



Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: