Gönderen: adalarpostasi | 22 Mayıs 2007

ADALAR POSTASI-9: neveser…

ADALAR POSTASI / 19 NİSAN 2005

NEVESER

ZIYA OSMAN SABA

Şimdi Neveser diyorum ama, onu ilk defa, Feneryolu’na taşındığımız bir bahar, uzun Kalamış iskelesine yanaşmış, yolcularını beklerken gördüğüm gün, burnuna Arap harfleriyle yazılmış ismini -nev ile eser biraz bitişik mi neydi?- Nevasır diye okumuşum. Okuyabilirdim de; ben o zamanlar kaç yaşındaydım, böyle bir cariye, bir halayık, sanki bir Çerkez ismi taşıyan o kaç yaşındaydı.

Yeniköy’deki eniştemin Çiftehavuzlar’da oturan teyzesinin Yeniköy’e her misafir gelişinde ilk “nasılsınız?”, “iyisiniz inşallah”lardan sonra, sanki bu sözlerin devamı imişçesine, “Kalamış’la mi geldiniz?” cümlesiyle sorduğu ve benim henüz görmediğim için hayalleştirdiğim Kalamış demek burası, bu, Boğaziçi’ne benzemeyen kıyıları, içinde balıkların oraya buraya gidip geldikleri görünen berrak denizi, meğer ne de uzun iskelesiyle su koy ve “Kalamış’la mı?” derken herhalde “tahtında müstetir” olarak söylenen vapur da, bu, Boğaziçi vapurlarına benzemeyen, uskurlu değil de yandan çarklı vapurdu.
O gün, Neveser’in her yeri, narin teknesinin parlak siyah, karşımdaki davlumbazının güneşle pırıl pırıl yanan bembeyaz boyası, salonunun, yan kamarasının iki yana intizamla ayrılmış eflatun rengi, püsküllü perdeleri, güvertesinin yeni gerilmiş ak tentesi, al bayrağı, her yeri, her şeyi, tamirden yeni çıktığını belli ediyordu. Kanarya sarisi bacası, gökyüzünün tüm maviliğini, kisin bütün yağmurlu, karlarıyla yıkanıp arınmış su bahar gününü kirletmemek istermiş gibi, -bir güzellik karşısında biz nasıl susarsak- dumanını tutuyordu. Bembeyaz davlumbazın üstüne yelpaze seklinde açılmış delikler, muntazam sualarıyla oraya oyulmuş bir doğan güneş resmiydi de sanki. Sürme iskeleden geçerken, o deliklerden daha iyi gördüğüm kırmızı sülüğen boyalı çarkı, kayıkhanelerdeki gibi serin ve yeşil bir boşluk içinde, hareketsiz bekliyordu. Girdiğim orta salonun tavanında, yaldızlı süslerinde, püsküllü perdelerinde, geçmiş bir devri hatırlatan o eski zaman zarafeti vardı. Yeni vapurlarınki gibi çifter çifter karşılıklı değil de bütün salonu çepeçevre dolanan, ayrıca ortada da bir kısım bulunan, üzerlerine tertemiz kılıf geçirilmiş kerevetimsi oturma yerlerinin en diptekine iyice gömülerek oturduğum zaman, çok iyi hatırlıyorum, ayaklarım yere değmemişti.
O şimdiki vapurlar gibi, iskelelere ateş alırcasına yanaşıp kalkmıyor, hareket saatçiden daha evvel gelip, içindekileri İstanbul’a indirmek hizmetini gördüğü su sahile serpiştirilmiş köşklerden çıkacak yolcularını, o gün bir is bahanesiyle veya havayı güzel görüp şehre inmeye niyetlenmiş olanları sanki evvelden bilip bir bir bekliyor, kimseyi koşturmuyor, kimseye vapur kaçırtmıyordu. O, şimdiki gibi, etrafa telaş veren zil sesiyle değil, yolcuların arkası kesildikten sonra, iskele memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının sürme iskeleyi geri alıp halatı geri vermesi, kaptan köprüsü üzerine kondurulmuş o bir çift kameriyenin birinden tatlı bir çıngırak sesi halinde gelecek emirle nihayet çarkların sulara söyle bir dalıp çıkması, yemyeşil sulara bir daha dalıp çıkmasıyla, sanki her şey kendi marifetlerini göstermek istermiş, çarkla sulara öyle dalıp çıkmak, dümen öyle eda ile kıvrılmak ve o ince burnu sedef rengi köpüğünü hasıl etmek istermiş gibi, harekete geçiyor, artık vazifelerin bitirmiş, düdüğünü öttürüp cebine koymuş iskele memurunun, sürme iskelesini yine geri almış çımacının selametleyici bakışları altında iskeleden ayrılıyor, Moda’ya doğru öyle sessiz süzülüyordu. Moda’dan binen İngilizleri de aldıktan sonra, kah bir sisli sabah içindeki, kah tek bulutsuz, çividi bir gök altındaki İstanbul’u bir an evvel göz önüne sermek ister gibi, ağaçları sanki denizi seyretmek üzere eğilmiş Moda burnunu dönüyor, tenha bir sayfiye iskelesinden, yari yıkık surları hala ayakta bir tarih şehri karsısına çıkarıveriyordu. Aksam döndüğümüz zamansa, o burnunu bütün gün denizi seyretmekten bıkmamış, denize daha da doyamamış bulunduğumuz ağaçları altında şimdi dolaşanlar, çiftler, dadılarıyla çocuklar oluyor, onlar bizi biz onları seyrediyorduk.
Bense Neveser’le İstanbul’a her inip dönüşümde onun her yerinin, her kösesinin zevkine ayrı ayrı varıyordum. Bir sabah, beyaz yağlıboya tavanında güneş vurmuş bir deniz parçasını titrer, ürperir bulduğum salonunu bırakamıyor, orada, çocukluğumun yalı tavanlarını anarak, yeşil sularla yıkanan lomboz camlarında bir akvaryum hayal ederek hep tenha bir serinlikte seyahat ediyor, bir başka sabah, orta salonun mustatilleşmiş, perdeli bir penceresi önünde, -uskursuz pupamız denizde hiç sarsılmaz süzülürken- ağırbaşlı yolcuların konuşmalarına kulak misafiri oluyor, çoğu zaman, hep yeni yıkanmış, hep temiz, yine temiz tentelerin gölgelediği güverteye çıkıyor, bayrak direğine en yakın sıralardan başlayıp çarkların bembeyaz köpük ettiği suların, iki yanımdan, o köpük fısıltılarıyle karışık akışını dinliyor, orta sıralarda, bu sefer çarkların denize dalıp çıkışları, makinenin gürültüsüyle birlikte, istesem, bana bir ninni oluyor, daha uçta, birinci mevki güvertenin, denizin üstüne çıkan bir balkon halinde nihayetlendiği kısmın en ön sırasında ise, artık, incecik burnumuzun denize değivermesiyle suların ikiye bölünüşünün doyum olmaz seyrine dalıyordum. Ve bütün Neveser, suların yalnız bir kısmını, burnundan başlayıp ortasına, ortadan dümene, arkasında bıraktığı dümen suyuna kadar bir duru mavi dalga, bir beyaz köpük cümbüşü haline getirip ama yalnız kendinin beğenip çizdiği bir huduttan dışarı çıkmayarak, fazla fazla o hudut dışına köpük damlaları serpip öteleri dümdüz, kırışıksız bırakarak Marmara’da yol alıyor, Mühürdar’ın köşkleri, koca Haydarpaşa garı, derken Selimiye kışlası, harem, Salacak sırtları, bayrak direğinin alemi pırıl pırıl, beyaz Kızkulesi önünden geçiyordu.
Bir sabah Moda burnunu dönünce eski aşinalarım Hamidiye’yi, Mecidiye’yi, Berk-i Satvet, Peyk-i Şevket ile beraber, Cumhuriyet’in ilanından sonra tekrar tamir edilmiş, Haydarpaşa önlerine demirlenmiş buluyordum. Ben, çocukluk hatırlarıma karışmış o kruvazörlerin Birinci Dünya Harbi sıralarında, Karadeniz’deki bir akın dönüsü Dolmabahçe Sarayı önünden geçerlerken, zamanın padişahını kara yağız bordalarından birden fışkırıvermiş salvolarla selamlayışlarını düşünürken, hepsi deniz meraklısı İngilizlerden kalkıp donanmayı yakından seyredenler, aralarında İngilizce konuşanlar oluyordu. Bir sabah Moda burnunu dönünce, İstanbul limanına dostluk ziyaretleri yapmaya yeni yeni başlamış yabancı harp gemilerinden biriyle karsılaşıyorduk. Bir sabah orta salonun aynalarında her zamanki yüzüm, başımda bir mektep kasketiyle görünüyor, şapka kanunu çıkmış oluyordu. Aylar geçiyor, birgün vapurumun burnuna adi -artık her türlü yanlış okumayı önleyerekten- Latin harfleri yazıyorlar ve yeni NEVESER yine eski nisan sabahlarına benzer bir nisan sabahı, yine eski haziran öğlelerini andırır bir haziran öğlesi, yine eski eylül akşamlarından farksız durgun bir eylül akşamı beni Kalamış’tan Köprü’ye, Köprü’den Kalamış’a götürüp getirmekte yine eskisi gibi devam ediyordu. Neveser, kah sevinçli bir imtihan dönüşümün vapuru olmuş, Sarayburnu’nu dolanıp sanki daha şevkle Marmara’ya açılıyor, Neveser kah mektep tatili günlerimin beni, yeni çıkmış bir kitabi Babıali’den veya senesi tamamlanıp cilde verilmiş bir mecmua koleksiyonunu mücellitten -acaba güzel ciltlenmiş mi? Cilt istediğim gibi olmuş mu?- almak için İstanbul’a indiren vapur oluyordu. Kisin onun güvertesinin tentesini kaldırıyorlar, “Bu lodosta acaba Kalamış’a vapur iner mi?” diye şüphe ile Köprü’ye indiğim bir akşamüstü kaptan Neveser’ini hareket ettiriyor, ben güvertede paltoma sarılmış, simdi tente kalktığı için o kadar iyi görünen bacasından, bulutlu gökyüzüne artık salıvermeye çekinmediği dumanların boğum boğum fışkırışını, sonra gür bir saç demeti halinde uzayıp rüzgarla dağılışını seyrediyorum. Üzerine hücum eden dalgaları her yenisinde vapurumuz bacasını gururla kaldırıyordu. Böyle lodos fırtınalarında Kalamış iskelesinin ucuna değil de yanına yanaşıyorduk. Çımacımız kolumuza girerek iskeleye, su “sahil-i selamet”e ayak basmamıza yardim ediyordu. Poyraz fırtınalarında bu sefer karadan esen rüzgarın şiddetiyle suların, iskelenin bir babasına takabildiğimiz halatı kopardığı oluyordu. Fırtınasız, yağışsız, ama yine soğuk kış günlerinde Moda’dan binen İngilizler salona girmiyor, güvertede sert adımlarla bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlar, aşağı salondaki bizlerden, yaslılar, tepelerinde bu gidip gelen tok toklardan sinirlenerek lahavle çekiyorlardı.
Derken birgün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul’a ilk geldiği zamanlarda denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla -çocukken yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalağa ile kabarttığım sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar üzerinde adeta bir futa gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına rastlıyor, kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir zamanlar ne şirin, ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyordum. Zaten isminden de belli değil miydi? O, bir zamanlar sahiden “nev”, sahiden yeni olmamış miydi? O fotoğrafın çekildiği günden beri günler, aylar, yıllar geçmişti besbelli!
Daha günler, aylar, yıllar geçiyor, Neveser’in benim tanıyabildiğim kardeşlerinden “Fenerbahçe”, “Haydarpaşa” çürüğe çıkıyor, Neveser onlardan daha dayanıklı çıkıyor, Neveser yine çalışıyor, Marmara’da bayrağını yine dalgalandırıyordu. O zamanlar başka vapurların da güvertelerini örten tenteler kaldırılmaya başlanıp şimdiki tahta tavanlar yeni yeni yapılıyor, gittikçe artan yolculara kisin salonlar yetmediğinden, bacaların etrafı kapatılıp eski güverteler sigara dumanına boğuluyor ama, Neveser’e kimse ilişmiyor, Neveser, Marmara’nın rüzgarıyla yine tentesini çırpındırıyordu.
Neveser’in kaptanı, biletçisi, tayfaları, yolcuları değişiyor, her akşam önünden geçtiğimiz Moda burnunda gezinen çiftler, dadılarıyla dolaşan çocuklar, yine eski sevgililer, yine eski dadılar, eski çocuklar olarak kalıyorlar mıydı, bilmem. Onları hep uzaktan seyrettiğim için rol değişiminin farkında olamıyordum ama, Kalamış iskelesinde görüyordum ki, yolcuları karşılamaya gelenler değişiyor, daha dünkü sevgili bir aksam akşamüstü bir çocuk arabasıyla çıkageliyor, dünkü çocuklar delikanlılaşıyor, koyun gediklisi sandalcılar her yaz biraz daha ihtiyarlamış oluyor, o koyda yeni yeni yapılan köşklere yeni yeni ev sahipleri, kiracılar, yeni yeni evliler yerleşiyor, eksikliklerini nedense geç farkettiğimiz eksilenlerden çok yeniler geliyor, Neveser artık talebelik günlerimin vapuru olmaktan çıkmış, beni artık isime götürüp getiriyor, Neveser artık eksilenlerin arasına karışmış anneannemin “Vapurda üşürsün diye elime zorla verdiği kolumda bir pardösü ile bindiğim vapur olmaktan çıkıp, artık tasarruf maksadıyla ikinci mevki bileti alarak bindiğim, ama bu sefer de ikinci mevki yolcularına mahsus, burundaki o güvertesinin zevkini çıkardığım, halden anlar vapur oluyor, şehrin Anadolu yak asiyle ilişiğim kesildikten sonra, sıcak yaz günleri, boğucu sigara dumanları içindeki is masamın başında Neveser artık iskeleye halat atışını, bir gıcırtıyla alınışını hayalen yaşadığım, su daireden, su isten, su zalim insanlardan kurtulup kendimi içine atabilsem, iyi ölüvereceğini sandığım, su telefona sarılıp: “Neveser bu aksam saat kaçta hangi iskeleden kalkacak? diye sormak istediğim, hasretini çektiğim, hayaliyle avunduğum vapur oluyordu. Neveser nihayet arada sırada bir tatil günü kavuşup binebildiğimde beni artık bir hatıralar sahiline, tamir edilmiş, çımacısı değişmiş, o da çok ihtiyarlamış olacağı için daha doğrusu değiştirilmiş bir Kalamış iskelesine bırakıp uzaklaşan vapur oluyordu.
Neveser artık günün çoğu zamanını limanda bir şamandıraya bağlı geçirip sabah aksam söyle birer sefer yapabiliyor, bazen bütün bir kış Haliç’te kalıp, yazları daha fazla vapura ihtiyaç görüldüğünden olacak, tekrar vazifeye başlıyor, başka vapurların arkalarında lüks mevkiler ayrıldığı halde o yine bütün üst kat birinci, alt kat ikinci mevki olarak eski güvertesiyle kalıyor, hatta ilk ve sonbahar o güvertelerdeki kanepeler bir kenara üst üste yığılıp Adalara yük seferleri bile yaptığı oluyordu. Bir yandan Avrupa’ya vapur ısmarlanıyor, Avrupa’dan yeni vapurlar geliyor, yeni vapurlara yeni yeni isimler veriliyor, ama o yine Neveser olarak isliyordu.
Son defa Hollanda’dan gelen vapurlardan birine de onun kardeşlerinden birinin, “Haydarpaşa”nin ismini verdiler. Neveser bütün eski yoldaşlarına, bütün bu yeni yoldaşlarına her rastlayışta yol vererek bu yaz da Marmara’nın rüzgarıyla güvertelerinin tentelerini çırpındırdı, bayrağını dalgalandırdı. Bu yaz da Neveser’e, öleceğini anladığımız sevgili hasta ile, son görüşlerimizin biri olduğunu bile bile konuşmalarımız gibi, bu yaz da bir iki kere olsun, is dönüsü binebildim. O artık Köprü’den isteksiz isteksiz ayrılıyor, Sarayburnu’nu dolandıktan sonra, Hayırsız Adalar’ın arkasından doğru yaklaşan akşam içinde artık kaybolmak, artık tatlı bir sonla yok oluvermek ister gibi, önce Marmara’ya burnunu çeviriyor, fakat kaptan onu yine Moda’sına yanaştırıyor, o artık iskelelere “Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim” demek ister gibi yaşlanıyor, yanaştığı iskeleden güçbela, sanki dürtülmekle ayrılıyor, Neveser öylesine yorgun argın çalışıyordu. Bu yaz da kaç kere, başka vapurlardan, Neveser’in artık bir yana yatmış, yana yattığı tarafın davlumbazlarının yelpazemsi deliklerinden sular taşırarak, burnunun ucundaki köpük iyiden iyiye azalmış, sefer ettiğini içim burkularak seyrettim. Bindiğim vapurlar onu çabucak yakaladılar, birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada yolculardan onun eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur geldikten sonra artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler oldu. Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi. O artık mizah mecmualarına karikatür mevzuu olmaya başlamıştı bile. Onun resmini, ilk gençlik fotoğrafına hiç benzemeyen bir resmini yapıyorlar, Ağrı Dağında Nuh’un gemisini aramaya gelmiş Amerikalılar, onu İstanbul limanında görüp Nuh’un gemisini bulduk, diye seviniyorlardı. O artık gülünçleşmişti. Ona artık “patpat-i bahri” diyolardı. Gazetelerde hakkında röportajlar çıkıyor, “Neveser hırıltılı sesler çıkararak hala çalışıyor!” diye yazıyorlardı. Bazen de şehir haberleri sütununda söyle bir havadisini verdikleri oluyordu: “Dün aksam, Anadolu postasını yapmakta olan, Denizyollarının emektar Neveser vapurunun makinesi, Kalamış açıklarında arıza yaptığından, yolcular başka vapurla Köprü’ye getirilmişlerdir.” Bir aksam, Bostancı iskelesinden şehre vapurla dönmek istedim. Tarifeye göre vapurun o dakikalarda iskelede olması lazımken görünürde bir şeyler yoktu. Memura sordum: “Allah bilir, beyim, dedi, Neveser dönecek, zaten giderken yarım saate yakın bir gecikme ile gitti. Siz yine tramvaya binin.” Oradaki yolcular söylene söylene, tramvaya seğirttiler, ben bile Neveser’i beklemedim. O artık tarife saatlerini karıştıran bir vapur olmuştu.
Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar gibi karıştırdığı o seferleri yapmaktan besbelli affolunacak artık!.. Bir aksam en çok yoğun, insanlardan en çok fenalık görüp Neveser’i en çok özlediğim bir aksam onu yine Köprü’ye yanaşmış, bu son seferlerinin birinde beni son bir defa daha, bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş gibi bekler bulacağım. Eminönü’nden doğru koşa koşa bacasının hizasına geleceğim, o bana bakacak, onunla son defa göz göze geleceğiz, merdivenlerden koşa koşa inip, sürme iskelesini aşınca içi rahatlar gibi olacak. benim onu unutmadığım gibi, o da beni unutmamış vapura, çocukluğumun, gençliğimin, Feneryolu’nda oturduğumuz zamanların, üşüyüp soğuk almamdan o kadar korkan anneannemin sağ olduğu günlerin, başka devirlerin, başka alemlerin vapuru Neveser’e son defa bineceğim. Onu elbette eski kaptanı kaldırmayacak, elbette içinde, üzerinde dolasan İngilizlerin ayak seslerinden sinirlenip lahavle çeken eski yolcuları olmayacak ama, alt salonu bana yine bir akvaryumu düşündürecek, orta salonunda yine eski kösemi, orada ayaklarım yere değmeden oturduğum zamanı bulacağım, salonunun aynalarında saçları ağarmış yüzüm, mektep kasketli yüzüme bakacak. Yukarı güverteye çıkıp yandan çarklarının, değişmemiş Marmara’daki değişmemiş pat patlarını dinleyeceğim, güvertenin balkon gibi suya eğilen ön kısmına koşup orada oturanlara: Müsaade eder misiniz?” diyeceğim, orada beş dakika oturup oturmadan aklıma alt, ikinci mevki güvertesi gelecek, yanımdakilerin “Niye geldi, niye gidiyor?” diyen bakışları altında aşağıya koşacağım, orada bağdaş kurup oturanlar, yanlarındaki bir torbayı yere indirip “buyur” edecekler. Burnunun yine ikiye böldüğü sular iki yanından yine akacak, tentesinin rüzgarla çırpınışını son defa dinlemiş, birgün Neveser’e muhakkak son defa binmiş olacağım.
Tarifede yazılı saatlerini sorsak, bunak bir ihtiyar gibi karıştırmaya başlayan, tarifelerin intizamını bozan Neveser birgün muhakkak bu seferleri yapmaktan men olunacak. Birgün vapurum belki de yeni bir tamir, makinelerinde son defa vuku bulmuş bir arızanın bir kere daha giderilmesi için girdiğini ümit edeceği Haliç’e, bir daha çıkmamak üzere girmiş olacak. Gazeteler, bu sefer, şehir haberleri sütunlarında “emektar Neveser”in çürüğe çıkarıldığını bildirirken o, kendinden evvel oraya girmişlerin, bir zamanların hafif kruvazörü Mecidiye’nin simdi bacalarının ağzı bağlanmış, bir zamanlar bir beyaz sarayda oturan ak sakallı bir padişahı selamlayan topları sökülmüş, su kesimi yosun tutmuş, h(l( yattığı o sulara, bir zamanlar Atlantik’i asmış, iki bacalı, dört direkli Gülcemal’in bacasız, bayraksız, tek direksiz yıllarca yatıp nihayet başka bir milletin bayrağını taşıyan bir römorkörcük yediğinde, başka bir diyara sökülmek üzere götürülmesiyle bos kalan yere demirleyecek. Belki gazetelerin ilan sütunlarında, çürük olarak satılığa çıkarılmış vapurlar meydanında birkaç kere daha ismi geçecek, ona belki müşteri çıkacak, belki çıkmayacak. Ne olursa olsun, o, artık köprülerin gerisinde, ötelerine geçmesine izin verilmeyen, hatta istese de aşamayacağı besbelli bu çelik duvarlar arkasında, artık boyaları dökülmeye başlamış o bir çift kameriyenin birinden makinelere hareket emri verilecek bir “çın çın”i bos yere bekleyerek, artık eski 8.10’larin 18.30’larin manası onca çoktan kaybolmuş, ama yine kah durgun bir yaz sabahına bürünmüş uzun Kalamış iskelesini kah pembe bulutlu bir akşam içindeki Suadiye iskelesini, kaç yıl vakit vakit pat patlariyle akislendirdiği bütün o kıyıları anmadan edemeyecek, simdi salonunun yalnız, hiç değişmez bulanık sular gören küflü aynalarında kalabilmiş eski hayalleri her gün biraz daha birbirine karıştırarak, her gün ise yarar bir başka uzvu, birgün ciğerleri sökülürcesine ta içinden bir makine parçası, birgün direkçiği, bir başka gün bir fırtına ile devrilip kaza çıkarması ihtimaline karsı bacası alınıp götürülecek, burnunda o eski zaman adini yazan harfler kendiliklerinden birer birer kopup, artık adi da hafızlardan silindiği gibi, burnundan da büsbütün silinene kadar, yazların güneşi, kışların yağmurları, karların altında bekleyecek. Bir zamanların genç, dinç, acar Neveser’i, bir zamanlar dilimli tentesini öylesine bir sevinçle çırpındırdığına, burnuyla yarıp köpüklendirdiği suları ta adinin hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnamesindeki fotoğrafı şahadet eden vapur, orada, insanların yattığı büyük bir mezarlığa baka baka, insanların kaderine benzeyen bir kaderle çürüyüp gidecek.


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: